Tekil Mesaj gösterimi
Alt 11.Mayıs.2018, 19:14   #13
 
Ararat1917 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ararat1917
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 07.Mayıs.2018
Üye No: 55419
Mesajlar: 17
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
6 Mesajına 11 Teşekkür Aldı
Standart

ÖzgürToplumsallık yoldaş, aslında tartışmamızın şimdilik bize ufak görünen ayrılık noktası, sanıyorum ki giderek daha büyük bir teorik açı farkına tekabül ediyor. Elbette ki bugün KSDF için aynı noktadayız lakin gelecek tahmini konusunda temelde ayrımlarımız var. Öncelikle şöyle başlamalıyım sanırım;
"temel problem bu şiddet sürecinin-sarmalının illaki karşı tarafın tümden imhası şeklinde son bulup-bulmayacağı meselesidir..." tam bu noktada büyük bir ayrımın izleğini bulabiliriz aslında. Bana kalırsa bu süreç daimi olarak kendini daha üst ve daha şiddetli bir çelişkide yeniden örgütlemekte ve konumlandırmaktadır. Bundan iki sene önceki konumlanışlar ile bugünün konumlanışları arasındaki büyük fark da buradandır aslında. Baas Rejimi ile KSDF çatışması her geçen an daha da büyük bir çatışma üzerinden yeni konumlarını ortaya koyuyorlar. Aslen bu şiddet sorunu antagonist çelişkiler söz konusu olduğunda bir sınıf olarak proleteryanın, burjuvaziyi tam anlamıyla alt etmesiyle çözüme kavuşabilecektir. Ancak burjuva devletin tasfiye olduğu koşullarda, toplumsal öznelerle müzakere zemini bulunabilir. Verdiğin Arap aşiretleri örneği aslında bunu doğrulamakta. Aşiretlere sunulan anlaşmaların -hepimiz biliyoruz ki- içeriği KSDF sistemini kabul etmesi eksenine dayalıdır. Ancak burada aşiretler, toplusal gruplardır ve bence de toplumsal gruplarla müzakere birincil yol olmalıdır. Fakat ayrımımızın başladığı nokta; geçici, kısmi denge durumları içerisinde egemenlerin bu dengeyi devrim aleyhine bozup bozmayacağı ve bunun varacağı son noktadır. Senin bahsettiğin nokta yani, egemenler için savaşın sürdürülemez hale gelmesinin ön koşulu nedir? Burada ütopik sosyalistlerin savlarına benzer bir sav görüyorum;
"misal geniş ayaklanmaların olduğu...silahlı mücadelenin egemen sınıflara binbir türlü zarar verdiği...sömürüyü devam ettirmek adına daha çok harcama,daha çok bedel ödeme ve daha çok kayıpla işin içinden çıkılamıyor...ve üstelik artık kitleler bu şekilde yönetilmek istemiyor...yöneticiler de bu şekilde yönetemiyorlarsa...bu süreç derinleşmeden karşı taraf hemen müzakere sürecine gelecek..."

Burjuva üretim ilişkilerinin büyük ölçüde baltalandığı ikili iktidar koşullarında elbette burjuvazinin böylesi taktik suskunluk hamleleri olacaktır. Ancak burada bu suskunluk evresi ve denge durumu, burjuvazi tarafından daima, devrimci iktidar aleyhine bozulmak istenecektir. Bunu şöyle açıklamak gerekli aslında, neoliberalizm koşullarında sermaye, kendi sömürü alanında bir alan bırakmak istememektedir. Keza emperyalist kapitalizmin yaşadığı varoluş krizi de sermayenin işgal saldırılarını hem genişleme hem de derinleşme biçiminde var etmektedir. Açıklamak gerekirse genişleme, kapitalistleşmemiş ilişkilerin kapitalize edilmesi, derinleme ise sömürüyü arttırma yolunda, emekgücünün ucuzlaması, kamu mülkiyetlerinin piyasalaşması vesaire. Peki bu koşullarda sermaye sahipleri, böylesi bir devrimci iktidarın varlık koşullarını nasıl kabul edebilir? Savaşın belirli bir anında üstünlük sağlayamayacağını anlayıp geri çekilebilir. Ancak bu onların (ve kapitalizmin temel yasasının) bir çelişkisi olacaktır. Keza her fırsatta bunun aleyhine hücum edecek ya da içeriden, ilişkileri ve üretim ilişkilerini kapitalize etmek yoluyla sisteme çevirmeye çalışacaktır. Burada karşıt gücün yok edilmemiş olduğu koşullar tekrar bir savaşın farklı konumlanışlardan başlatılması ve bir üst çelişkiye sıçratılması anlamına gelmektedir. Hele burada örneğimiz Kuzey Suriye olduğu için durum çok daha komplike bir hal almaktadır. Keza ortadoğuda yükselen bir devrimci dalganın etkisinin hiç de azımsanmayacak kadar büyük olacağını tahmin ediyoruz. Bu noktada temel ayrımımız şudur; ben ikili iktidarın, burjuvazi aleyhine tekrar bir hücum ya da teslim alma yoluyla tek ve devrimci iktidara yöneltilmesi kanaatindeyim. Bu merkezi, burjuva devlet aygıtının yok edilmesi anlamına gelecektir. Yani müzakere koşulları, bir sonraki savaşın hazırlanmasının koşullarıdır. Elbette rejimin nasıl ki Kuzey Suriye'yi içten çürütme saldırıları varsa taktiksel olarak devrimimiz de Rejim içindeki ilerici güçlerle ittifak yapabilir ve onları kendisi lehine ilişkilere çevirebilir. Bu taktik ilişkiler devrim stratejisinin ögesidir. Lakin ilk ayrımımızı burada ortaya koymak gerekli; devrimci zor, düşman kuvvetini ortadan kaldırıncaya ya da teslim alıncaya kadar geçerli tek nihai çözümdür. Elbette siyaset ve müzakere alanları açık bırakılabilir ancak nihai sonuç için -bence- geçerli tek çözüm devrimci zorun, egemen gücü teslim alması ya da imhasıdır. Bu ufak bir ayrım gibi görünse de büyük bir teorik açı farkı doğuruyor.

Sınıf mücadelesi konusunda, parantezle belirttiğin konu da aslında bir açı farkı oluşturmakta Ben bu noktada antagonist iki çelişkiden bahsedebilirim. Birincisi proleterya-burjuvazi çelişkisi ve ikincisi de kadın-patriyarka çelişkisi. Bu noktada bana kalırsa bu iki çelişki dışında bütün çelişkiler uzlaşıya evrilebilecek, belli ön koşullar sağlandığı sürece, müzakere ile çözülebilecek sorunlardır. Bu sebeple örnek vermek gerekirse ulusal sorun, sistem içi bir çözüme doğru gidebilir ve ulusal hakların sistem içi çözümü kabul edilebilir. (Türkiye'de devletin yapısı ve rejimin köklü bir değişimini ön şart koşsa da teorik açıdan mümkündür.) Ekoloji sorunu da aynı şekilde. Lakin Proleterya-Burjuvazi ve Kadın-Patriyarka çelişkisi uzlaşabilir ve müzakere edilebilir çelişkiler ortaya koymamaktadır. Bu noktada aslında olumlu bir eleştiri olarak Rojava pratiği ve YPJ tekrar ortaya konabilir. Kadın Özgürlük Mücadelesinin tek müzakere koşulu (uzlaşı demiyorum) örgütlü erkeklerin, silahlı kadınlar karşısında teslim olup, müzakereyi kabul etmesidir. Müzakere süresince de kadınların silahlı bir biçimde, erkeklik üzerinde tam hegomonya sağlamasıdır. Bu Kuzey Suriye'de gördüğümüz önemli olumlu, devrimci pratiklerden birisidir.

Bu iki temel fark bence büyük bir teorik açı farkı doğurmakla birlikte, seni iyi anladığımı düşünüyorum. Maalesef Polisario hareketi hakkında pek bir bilgim yok. Bu sebeple, açığımı kapatmak için bunu araştıracağım. Efrin konusunda Esad Rejiminin bir kaç göstermelik adımını bir kenara bırakarak egemen tavırdan bahsettiğimi belirtme sebebim de, aslında bizim "sol"umuzun bu durumu çok büyüttüğünü düşünmemden. Esad, en nihayetinde, belirli bir savaşlar ve güçler dengesinin değiştiği koşullarda "Kürt varlığını" yeni tanımış bir diktatördür. Bu sebeple de tavırlarında bir samimiyet görmüyorum. Bu sebeple de egemen tavrı genel tavır kabul ediyorum esad için.

Ben yararlı bir tartışma olduğunu düşünüyorum. Samimi eleştirilerin ve cevapların için teşekkürler yoldaş bu iki nokta bizim anlaşamadığımız ve sanırım teorik konumlanışımız gereği şimdilik anlaşamayacağımız noktalar. Ancak pratik bize her şeyin doğrusunu ve gerçekliğini net olarak gösterecektir. Devrimci selam ve saygılar slav û rez
Ararat1917 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla