Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SOSYALİZM OKULU > DEVLET KAVRAMI

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Abdullah Öcalan: Devletin Tanımlanması
Cevaplar
0
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
1085
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 15.Mayıs.2014, 21:59   #1
 
Azadiya Welat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Azadiya Welat
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 10.Nisan.2014
Üye No: 49866
Mesajlar: 386
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1,134
299 Mesajına 931 Teşekkür Aldı
Standart Abdullah Öcalan: Devletin Tanımlanması

Devleti Tanımlamak

Devlet tarihte ve günümüzde en çok kullanılan kavramdır. Fakat en az tanınan ve tanımlanan, büyük karanlıklar içinde bırakılmış bir kavramdır. Devletin ne olduğu konusunda korkunç bir cehalet söz konusudur. Tarihi olduğu kadar günümüzü çözmek ve krizli toplum halini aşmak için devleti doğru tanımlamak, yorumlamak halen en temel mesele olma hüviyetini korumaktadır. En vahimi, kendini devlette sananların bindikleri aracın ne türden olduğunu bilememeleri kadar, devletin dışında kalmış olanların (kalmışlarsa tabii) da devleti yanlış tanımaları (Bunun somut örneği özellikle reel-sosyalizm faciasıdır) tam bir körler ve sağırlar diyalogunu andırmakta; Babil Kulesinin yetmiş iki ayrı dil konuşan toplulukların üzerine düşmesinden sonra oluşan karmaşa haline benzemektedir. Devlet çoğunlukça sorunların çözüm alanı olarak düşünülür. Devlette olmak bütün sorunlardan kurtulmakla özdeş sayılır. Bir adım ötesi, devletin tanrı-devlet olarak düşlenmesi halidir.

Derinliğine sosyolojik kavrayış, uygarlık tarihi boyunca geliştirilen tanrısallıkla devletleşmenin iç içe geçtiğini gösterecektir. Rahibin devletleşmedeki katkısı, devlet-tanrı iç içeliğinin gelişmesinin temel nedenidir. Rahiplerin devleti inşa ederken, özellikle Sümer tapınak kimliğinde ideolojik öğe olarak yer bulan tanrılar panteonunu siyasi yöneticinin ideolojik maskesi olarak kullandıkları kesindir. Rahip-kralın bir adım ötesi tanrı-kraldır. Roma İmparatorluğu’na kadar Sümer tapınak kökenli bu tanrı-kral veya imparator kavramı kullanılmıştır. İbrahimî dinler bu kavramı tanrı-peygamber veya tanrı-elçi platformuna çekerek biraz insani figür katmak istemişler ve bunda başarılı da olmuşlardır.

Çok ilginç bir durum, Yunan mitolojisindeki (Sümer mitolojisinin üçüncü versiyonu) tanrısallık ve insanlık ayrımıdır. Hesiodos bilinç düzeyiyle orantılı geliştirdiği panteon sisteminde tanrının insanla bağlantılandırılmasını yasaklar gibidir, ayıp sayar. Israrla tanrılar ve tanrıçalar ilişkisini bir kast gibi tutar. Tanrı-kral imgesinin silik bir hali olan Hintlilerdeki Brahmanlar kastı bu konuda çok daha katıdır. Tanrının insanlaşmasını, insanla ilişkilenmesini kolay kabul etmiyorlar. Bilim diline çevirirsek, devletin insanlarca inşa edilmiş bir olgu olduğunu ideoloji düzeyinde (mitoloji ve dinlerde bariz, felsefede kısmen) kabul etmeye asla yanaşmıyorlar. Devletin kendisini kat kat perdelemesini ve tanrısal kalmasını büyük bir inanç katılığı içinde muhafaza etmeye çalışıyorlar. Devlet yücedir, kutsaldır, temel kurtuluş aracıdır vb. kavramsallaştırmalar, kökenini gerçekten ilk devlet inşacıları olan Sümerli rahiplerden alır. Devlet daha önce kapsamlıca çözümlemeye çalıştığım tapınağın döl yatağında inşa edilmiştir.

Hegel’in Napolyon’la başlattığı ulus-devleti ‘tanrının yeryüzüne inmesi’ biçiminde değerlendirmesi, yine Napolyon’un şahsında ‘tanrının yürüyüşü’ olarak sembolize etmesi ideası yukarıdaki açıklama ışığında son derece öğreticidir. Ulus-devlet tanrı-devletin en son, aynı zamanda en tehlikeli biçimidir.

Bilimsel sosyolojik yorum ise, bu ilişki yumağını (devleti) yeni yeni tanımlamaya çalışmaktadır. Uzun süredir üzerinde yoğunlaştığım bu konuyu tartışmayla paylaşmayı en temel görev bilmekteyim. Ufuk açıcı nitelikte olacağını umuyorum. Devleti iktidar bağlamında tanımlamak iyi bir başlangıç olabilir. İktidarın hukuki kurallara bağlanmış biçimlerinin tümüne devlet demek mümkündür. Çerçeveye alınmış, kuralları belirlenmiş kurumlar bütünlüğü içinde yoğunlaşmış iktidar, hukuki açıdan devleti iyi tanımlamaktadır. Fakat yeterli değildir. İçeriğini açıklayarak biçimle bütünlediği, kapsam ve biçimi birlikte ele aldığı için daha tamamlayıcı bir bakış sunmaktadır. Bu yaklaşımı tarihsel-toplumsal gelişmeyle birleştirdiğimizde, anlam ve anlatım değeri yüksek kapsamlı bir tanımlamaya erişebiliriz.

Devletin birçok tanımının farkındayım. Hem liberal hem de sosyalist kampta uzun süre ezberlenen klişeleri tekrarlamak öğretici değildir. Önce devletin ne olmadığını belirtmem gerekir.

a- Sınıf çatışmasını ya susturmak ya da dengede (Status) tutmak değildir. Ağır basan yanı olarak dile getirilen ‘sınıfsal baskı aracı’ kavramı da pek geliştirici değildir.

b- Kaos halinin ortadan kaldırılması hiç değildir. Güvenlik, düzen ideaları gerçeği ifade etmekten uzaktır.

c- Sorunların, hedeflerin çözüm alanı ise hiç değildir. Tersine sorunları kangrene, krize sokma ve sürdürme platformudur.

d- Tanrısallıklarla, kutsallıklarla ilişkisi ise sadece mitolojiktir, ideolojiktir.

e- Ulusun, dinin, kültürün oluşturucu ve yönetici gücü olarak da hiçbir şey ifade etmez.

Daha da arttırabileceğimiz bu şıklarda ifade edilen devlet tanımlamalarının hepsi ağırlıklı olarak birer propagandadır. Devlet bahsedilen durumlarla uğraşır. Ama tarih gösteriyor ki, tüm devletler ortalığı mezbahaya çevirmekten, asimilasyondan, tembel toplum yaratmaktan, insanı spekülatif aklın aptalı kılmaktan öteye asli olarak pek fazla rol icra etmemiştir. Devletin toplumu yönetmedeki konumunu inkâr etmiyorum. Anarşistlerinki gibi bir devlet tanımlamasını ve devletsiz olma biçimini anlamlı ve uygulanabilir bulmuyorum. Sosyalistler gibi onların da açığa çıkan gerçeği, yüz elli yıllık pratikleriyle başarılı olmadıklarını göstermiştir. Devlet konusunda bazı doğruları dillendirmeleri temel yaklaşım hatalarını ortadan kaldırmaz. Liberallerin ‘en az devlet’ dedikleri durum ise bir açıdan anlamlıdır. Liberaller devletin ekonomik tekelci dayatma olduğunu fark etmişlerdir. Ama kapitalizmin en verimli ekonomi olduğunu hararetle savunmaları, onların devleti yanlış tanımlayan tüm güçleri geride bırakan en büyük yalancı olduklarını göstermekten kurtarmaz.

Devleti dar anlamda artık-ürün ve artık-değer üzerine kurulu ekonomik tekel olarak tanımlamak daha açıklayıcıdır. Artık-ürün ve değeri toplumdan sızdırmak isteyen devlet, kendini toplum üzerinde ideolojik araçlardan zor araçlarına kadar bir üstyapı kurumu olarak örgütleyip tekelleştirir. Devletin bu dar tanımı ışığında bakarsak, siyasetin, devlet politikacılığının son tahlilde artık-ürün ve değerleri gerçekleştirmeyi koordine eden bir yönetim sanatı olduğunu görürüz. En kaba bir formülleştirmeye bağlarsak, DEVLET = ARTIK ÜRÜN-DEĞER + İDEOLOJİK ARAÇLAR + ZOR AYGITLARI + YÖNETİM SANATI diyebiliriz. Tüm tarihsel gelişimi içinde değerlendirirsek, devlet deyince bu faktörlerin devrede olduğunu görürüz. Bu unsurlar veya faktörler dışında ne bir bütünsellik olarak ne de tek tek her araçsallığı devlet olarak tanımlamak, devlet adlı ilişkisel yumaklığı çözümlemeye imkân tanımaz.

1- Devlet artık-değer gaspıdır demek doğru ama çok eksik bir tanımlamadır.

2- Devleti ideolojik olarak bir tanrısallık, kutsallık görmek veya yeryüzüne inmiş tanrı gölgesi (zıllullah), tanrının somutlaşmış hali olarak tanımlamak, her türlü zorbalığa ideolojik kılıf hazırlamaktan başka sonuç vermez.

3- Devlet zorbalıktır tanımlaması diğer unsurları dışladığı için, bilimsel değeri en zayıf bir ahlâki yargı olmaktan öteye gitmez.

4- Devleti yönetim sanatı, idarecilik olarak yorumlayan anlayışlar en az ahlâki yorumlar kadar diğer vazgeçilmez unsurları göz da ardı ettikleri için, devletin içyüzünü örtbas etmek gibi önemli bir sakınca taşırlar.

Şüphesiz belirtilen her unsurun devletin varlığında kaçınılmaz bir yeri vardır, ama tek başına devlet olarak tanımlanamaz. Yapılan tanımların çoğu her unsuru öne çıkarmasına göre farklılık arz edip eksik değerlendirmelere yol açmaktan kurtulamaz.

Devleti tarih boyunca görülen çeşitli bölünmeler halinde tasnif etmek mümkündür.

a- Artık-değer ve ürününün sızdırıldığı sosyal sınıflar açısından:

1- Köleci Devlet: İnsanların karın tokluğu karşılığında, devlete ve devletli özel efendilere sadece emeğiyle değil, tüm varlığıyla ait olduğu devlet biçimidir. İlkçağ uygarlığının temel sömürü biçimidir. Köleler temel üretim aracıdır.

2- Feodal Devlet: Köleliğin sınırlı ölçüde yumuşatılmış biçimidir. Serfin eski köleden farkı aile kurma hakkıdır. Pratikte gerçekleşmesi zor ve epey şartlara bağlı bulunsa da, artık-ürün ve değere daha çok imkân verdiği için ortaçağ uygarlığında denenen devlet biçimidir.

3- Kapitalist Devlet: İşçi adı verilen, sadece emeğini emek pazarında mal gibi satan sosyal sınıfı esas alan devlet biçimidir. Biçimden çok bölüm veya yapı demek daha uygun düşer. Kapitalist uygarlık çağının devletidir.

b- Başka bir bölünme tarzı, yönetici kesimin etnik varlığına ilişkin olarak yapılanıdır.

1- Rahip Devleti: İlk inşa ediciler olan rahip grubunun damgasını taşıdığı için bu ad verilir. Tapınak, kutsal devlet veya tanrı-devlet gibi kavramlar hep bu kategoriye aittir.

2- Hanedan Devleti: Yönetimlerinde yer alan hanedana göre tanımlanır. Sülale devleti demek mümkündür. Bütün uygarlık çağlarında, hatta günümüz devletlerinde bile yaygın etkisi bulunan bir yönetici devlet tarzıdır. Bir aile veya hanedanın esas yönetici grubu oluşturduğu devlettir.

3- Aşiret veya Kavim Devleti: Daha çok bir aşiret veya kavmin etkisi altında bulunan devlettir. Özellikle ortaçağda aşiret veya kavim bilincinin geliştiği dönemde kendini hissettirir. Hıristiyan, İslâm, Yahudi, Hint, Çin vb. birçok din ve kavimde devletin durumu böyle bir tanıma imkân sunabilir. Din burada kavimleşme etkeni rolü görür.

4- Ulusal Devlet: Temelinde uluslaşmış toplumların yer aldığı devlettir. Yeniçağın (dar anlamda kapitalist çağ) devletidir. Sadece kapitalist çağın değil, demokratik çağın da temel aldığı devlettir; daha doğrusu uzlaşarak (devlet + demokrasi) yönetimde rol üstlendiği devlet durumudur. İkisi birlikte olduklarında, yani devlet + demokrasi rejimi geçerli olduğunda da ulusal devlet demek mümkündür. Ulusal devlet ulus-devletten farklıdır. Çünkü bir ulusal devlette birçok ulus bulunabilir.

5- Ulus-Devlet: Bünyesinde tek bir ulusun bulunduğu ve tüm ulus üyelerinin milliyetçilik dini temelinde devletle bütünleştiği devlettir. Ulusla devlet âdeta tekleşmiştir. Kapitalist uygarlığın esas devlet biçimidir. Faşist denen devlet de ulus-devletin karşıdevrim veya sürekli kriz rejimi olarak kapitalizmde aldığı biçimi olduğundan, ikisini birbirinden ayırt etmek mümkün değildir.

c- Bir bölünme tarzı da seçilmek veya atanmak, babadan oğla geçiş yoluyla ya da zorla yönetime gelmek bakımından yapılabilir.

1- Monarşik Devlet: Yönetici olarak bir kişinin sembolize ettiği devlettir. Burada devlet-yönetici tekleşmesi vardır. Bu yönetici bir monark, kral veya imparator olabilir. Babadan geçme biçiminde veya zor gücü de kullanılarak monarşik idareye geçilebilir. Tüm uygarlık çağlarında görülmüştür. Devlet kurumlaşmasının zayıflığını yansıtır.

2- Cumhuriyet: Yönetimin ana grubunun seçimle işbaşına gelmesi halidir. Bir kişi de seçilebilir bin kişi de, pek fark etmez. Etse de özü değiştirmez. Bazen cumhuriyetle demokrasi karıştırılır. Bu vahim bir yanlışlıktır. Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Seçim çok güçlü bir tarzda oluşturulmuş devlet kurumlarının yönetimi için yapılır, yoksa halkın yönetimi olarak demokrasi için değil. Demokrasi bambaşka bir sistemdir; devlet tarzında olmayan bir yönetim biçimidir. Elbette demokrasinin de kurumları vardır. Bu kurumlar için de seçim yapılır. Fakat demokrasi ve devlet öz olarak birbirinden ayrılır. Marksistler de dahil, tüm aydınlanmacı entelektüeller bu durumu karıştırmışlardır. Lenin’de bile karıştırma vardır. Demokrasi durumuyla devletin çekirdeğini oluşturduğu resmi uygarlıklar arasında niteliksel bir farklılık hali bulunmaktadır.

Dolayısıyla demokratik yönetimle devlet yönetimini (seçimli olsun veya olmasın, her ikisi açısından da) birbirine karıştırmamak büyük önem taşır. Kaldı ki, devlet esas olarak bir yönetim geleneğidir. Bin yıllara dayanan kurumsal yönetimdir. Seçimlerin yönetimdeki işlevi son derece sınırlıdır. Seçimlerle gerçekleşen, esas olarak DEVLET İÇİNDEKİ ÇEŞİTLİ TEKELCİ KLİKLERİN (tarım tekelci kliği, ticaret tekelci kliği, endüstri veya finans kliği gibi) güç durumlarına göre birbirlerine karşı üstünlük sağlamalarıdır. Daha güçlü olan seçilir. Yoksa ortada demokrasi veya demokrasinin kazanması diye bir durum söz konusu değildir.

Her demokraside de herkesin mutlaka seçimle görevlendirilmesi diye bir durum yoktur. Demokrasilerde seçilmemişler de yönetimde rol oynayabilirler. Fakat esas olan, farklı gelişme ve verimliliklere, yaratıcılıklara, haklara, özgürlüklere, eşitliklere gerçekleşme şansı vermek için demokratik toplumun kendi yönetimini kısa aralıklar içinde seçimle belirlemesidir.

d- Bir diğer bölünme biçimi artık-değeri sızdıran gruplara dayalı olanıdır.

1- Tarımcı Devlet: İlk kurulduğu dönemdeki devlet esas olarak tarımsal artık-ürünü ele geçirme yönetimi olarak örgütlendiğinden, böyle tanımlanması oldukça açıklayıcıdır. Tarih boyunca birçok devlet veya devlet içindeki tarımcı kliğin gücüyle orantılı olarak tarım devletinden bahsetmek mümkündür.

2- Ticaret Devleti (Merkantilist Devlet): Artık-değer ve ürün sızdırma yöntemini ticari örgütlenmeye dayandıran devlettir. Örneğin tarihte Asur ve Fenike devletleri böyledir. Günümüzde halen ticaret kliği çok güçlü olan devletler vardır.

3- Finans Devleti: Para gücüne dayalı devlet durumudur. Örnek olarak İsviçre’yi gösterebiliriz. Daha da önemlisi, kapitalizmin son küresel çağı finans çağı olarak da değerlendirilebileceği için, günümüzde mali finans kliği ya da tekelinin tüm devletlerde çok güçlendiği ve yönetim üzerinde belirleyici ağırlık teşkil ettiği söylenebilir.

4- Endüstri Devleti: Özellikle endüstri devrimiyle birlikte ekonomide başat rol oynayan endüstriyel üretim nedeniyle bu nitelikte adlandırılan birçok devlet vardır. Endüstri devleti olmak 19. yüzyılda baş idealdi. Endüstrileşmek zenginleşmekle eşanlamlıydı. Kurulan tüm devletlerin gayesi bir an önce endüstrileşmekti. Dolayısıyla en güçlü devlet kliği endüstricilerden oluşuyordu. 18. yüzyılda büyük tüccarlar (merkantilizm), 19. yüzyılda sanayiciler (endüstriyalizm), 20. yüzyıldan günümüze kadar ağırlıklı olarak maliyeciler (finansçılar) devlet içinde yuvalanan temel tekelci kliklerdir. Devlet denen ilişkiler yumağını esas olarak bunlar idare eder.

e- Daha ilginç bir bölünme olarak kapitalist devlet tekellerini örtbas etmek, örtülemek için ideolojik aygıt rolünü öne çıkaran sahte devlet adlandırmaları vardır. Devlet kavramını tanımlanamaz hale getiren, bunun için ideolojik inşalardan ibaret olan devletin bu sözde modellerini de gözden geçirmek öğretici olabilir. Çünkü günlük ortam bu kavramların işgali altındadır.

1- Liberal Devlet: Politik-ekonomicilerin gözde ideolojik kavramıdır. Tercümesi‘özgür devlet’ demektir ki, özgürlükle devlet arasında örtüşme değil zıtlık esastır. Devlet öz itibariyle özgürlüklerin kısıtlanmasıdır. Tarih boyunca en büyük sorunlardan biri, kişi ve grup özgürlüklerini devlete karşı savunmaktır. Bu mücadele en temel siyasi ve hukuki savaşlardan başta geleni olmuştur. Ayrıca ekonomiye en az müdahale eden devlet olarak da tanımlanır. Hâlbuki devletin varlığı ancak ekonomik tekel olmakla mümkündür. Dolayısıyla ‘en az müdahale eden devlet’ bir safsatadan ibarettir. Devletin özüne, devlet olmanın kimliğine aykırıdır. Belki bu kavramla devlet olarak kapitalist ekonomik tekellerin önü açılmak ve payı çoğaltılmak istenmektedir.

2- Sosyalist Devlet: Özellikle reel-sosyalist kampta çok işlenen bu kavram en az liberal devlet kadar bir safsatadır. Bir defa gerçek sosyalizmin devletle alakası yoktur. Devlet sosyalizmle en az demokrasi ile olduğu kadar zıtlık içindedir. Tarihsel büyük ekonomik tekelci klikler toplamı olan devleti eşitlik rejimi olarak sosyalizmle karıştırmak oportünizmin en büyük günahıdır. ‘Firavun sosyalizmi’ biçiminde kavramlaştırılan olgunun günümüzdeki karşılığı olan sosyalist devlet, kapitalizmin en açık devlet şekli olması nedeniyle proto-faşizmle de çok alakalıdır: Ulus-devletin (faşizmin) reel sosyalizm karşılığıdır. Ulus-devlet hem liberalizmin hem de reel sosyalizm (devlet sosyalizmi) olarak sosyalizmin gerçek karakteridir ki, faşizmle ilişkisini (otoritarizm ve totalitarizm kapsamında) değerlendirmek büyük önem taşır. Liberal ve sosyal veya sosyalist devleti faşizme giden yolda pro-faşizm olarak değerlendirmek hayli öğretici olacaktır.

Sosyalizm yandaşı olanların çok iyi bilmesi gerekir ki, sadece dört yüzyıllık kapitalist geleneğin değil, beş bin yıllık uygarlık geleneğinin artık-ürün ve değer sızdırmasının temel kurumu olan devlet eliyle sosyalizm inşa etmek, bunu savunmak bilerek yapılıyorsa faşizmdir, bilmeyerek alet olunmuşsa gaflet ve ihanettir. Bu konuları Özgürlük Sosyolojisi adlı savunmamda kapsamlı biçimde tartışmayı umuyorum.

3- Faşist Devlet: Fazla anlamı olmayan bir kavramdır. Ulus-devlet ile faşizm özünde aynıdır. Faşizm sanki istisnai, kapitalizm dışında sisteme musallat olmuş bir şeymiş gibi tanımlama geliştirmek, liberal ve sosyalist geçinen entelektüellerin en büyük sefaletidir. Kapitalizm uygarlık ve devlet olarak ulus-devleti, dolayısıyla faşizmi her zaman kapıda tutmanın sistematik ifadesidir. Faşizm kuraldır, istisnai olan demokratik yapıyla uzlaşmasıdır.

4- Demokratik Devlet: Devletin neden demokratik olamayacağını defalarca belirttik. Devletle demokrasinin zihniyeti, toplum yapısı ve işleyiş tarzı öz itibariyle farklı olduğu için demokratik devlet olmaz. Fakat çok esaslı bir etken olarak, tarih boyunca ama daha çok da günümüzde kapitalist uygarlığın gittikçe ağırlaşan krizsel yapısı nedeniyle devletin demokratik uygarlık sistemiyle uzlaşma zorunluluğu doğmuştur. Yani devlet tek başına yönetememektedir; demokratik güçlerle ortak yönetmeye mecbur bir konuma gelmiştir. Dolayısıyla uzlaşmaları mümkündür. Tarihte de bunun birçok örneği yaşanmıştır. Biçimi ne olursa olursun, eğer devlet demokratik ilke ve yapılarla ortaklık arar ve kurarsa, demokrasiye açık olma anlamında demokratik devlet kavramı anlamlı olabilir. Bana göre bunun en doğru tanımı ‘devlet + demokrasi’dir. Devlet biçimleri üzerinde durmanın siyaset felsefesinin en güncel (acil) görevi olduğunu daha önce belirtmiştim. Çünkü günümüz toplumlarını klasik devlet mantığıyla yönetmek artık mümkün olamamaktadır. Sivil toplum örgütleri bu nedenle devreye girmiştir, ama çok yetersizdirler. Bu örgütlerin yönetim boşluğunu doldurmaları ve yönetimi paylaşmaları mevcut durumlarıyla mümkün görünmemektedir.

Daha radikal örgütlenmiş demokratik toplum yapılanmalarıyla daha verimli kılınmış devlet kurumları arasındaki uzlaşma tek çıkış yolu gibi görünmektedir. Mevcut tarihsel aşamada (Kimse kaç yıl süreceğini tahmin edemez) ya tek başına kapitalist uygarlık, ya tek başına demokratik uygarlık veya sosyalist sistem, vücut bulmuş pratikler tarafından feci trajik sonuçlar vererek iflas etmiştir. Kaybedilen insan toplumu oluyor. Sadece acı, kan dökücülük ve sömürünün ömrü uzatılıyor. (Bu konular Özgürlük Sosyolojisi’nde genişçe işlenecektir.)

Devlete ilişkin diğer bazı kavramlar daha vardır, bunlardan başta geleni hukuk devletidir. Ekonomik tekel olarak devlet zaten artık-ürüne el koyarak yaşadığı için, özünde adil veya hukuki olamaz. Fakat inşa ettiği kurallar gereği kendi mensuplarına ve vatandaşlarına eşit ve önceden belirlenmiş kanunlara göre davranmasına kurallı devlet veya hukuk devleti denmiştir. Şüphesiz her gün kural uyduran veya her sözü ferman olan despot ve padişah devletlerine göre bu bir olumluluk olabilir. Ama özü itibariyle farklı bir devlet tanımı teşkil etmez. Örneğin din devleti tanımı fazla anlamlı değildir. Rahip devleti nedeniyle devlet tarih boyunca hep kutsallık kisvesi altında sunulmuştur. Devletin ideolojik araçları olarak din, mitoloji, felsefe, hatta ‘bilimcilik’ kaynaklı adlandırmalar daha çok propaganda kapsamına girer. Laik devlet zaten din devletinin zıddı olarak düşünülmüştür ki, aynı anlama sahiptir. İdeolojik amaçlı laik veya dinsel devlet izahları propaganda değeri dışında ciddi bir içeriğe sahip değildir.

Sonuç olarak devlet uygarlığın ve uygarlık tarihinin çekirdeği olup, günümüze doğru hep çoğalarak gelmiştir. Sayısız biçimlenmelerle kesişerek kendini sürekli kamufle etmeye özen göstermiştir. İlk defa kapitalist uygarlık çağında tüm ideolojik saptırmalara rağmen gerçek işlevi içinde devleti tanımlama şansına kavuşulmuştur. Büyük zihinsel ve eylemsel çabaların sonucu olan bu tanımlama imkânına kavuşmak kapitalizme karşı mücadelenin en anlamlı kazanımıdır. Yakıcı sorun, bu tanımlama ışığında demokratik uygarlığın gelişim ve başarısını anlamlı içerik ve biçimlenmelerle (örgüt ve eylemlilikle) daha da yükseltmek ve kalıcı kılmaktır.

Abdullah ÖCALAN
Azadiya Welat isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Azadiya Welat Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 7 Kisi:
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com