Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SOSYALİZM OKULU > Sosyalizm Nedir > Teorik Yardım

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi ÖNDERLİK - Devrimci Halk Savaşı
Cevaplar
13
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
598
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 21.Nisan.2018, 17:41   #1
 
Cizire Botan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Cizire Botan
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 25.Aralık.2015
Üye No: 54509
Mesajlar: 338
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 511
180 Mesajına 399 Teşekkür Aldı
Standart ÖNDERLİK - Devrimci Halk Savaşı

Türk hegemonik güçlerinin KCK’ye karşı tasfiyeci özel savaşının önümüzdeki dönemde stratejik, politik ve toplumsal açıdan önemi büyük olan gelişmelere yol açacağı kesindir. Stratejik barış kararı verilmezse, Kürdistan somutunda ve giderek komşu coğrafyalarda gelişecek olan en önemli bir olasılık da demokratik modernite perspektifli devrimci halk savaşının üst boyutlarda gelişimidir; özsavunma savaşıyla iç içe demokratik özerk yönetimlerin ekonomik, sosyal, kültürel, hukuksal ve diplomatik boyutlarda geliştirilmesidir.

Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü.
Cizire Botan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27.Nisan.2018, 04:20   #2
 
Cizire Botan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Cizire Botan
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 25.Aralık.2015
Üye No: 54509
Mesajlar: 338
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 511
180 Mesajına 399 Teşekkür Aldı
Standart

Devrimci halk savaşının gerekliliğinden kuşku duymuyorduk. Böylesi bir süreç yaşanmadan ne kimlik ne de özgürlük söz konusu olabilirdi. Bu amaçla daha ilk başlarda tarihsel toplumda zorun işlevi üzerinde yoğunlaşmaya çalışıyorduk. Kaldı ki her gün, her saat iliklerimize kadar kendini hissettiren çıplak zor güçleri meydandaydı. Zorla fetih sadece bir egemenlik hakkı olarak değil, Allah’ın emrinin gereği de sayılıyordu. Genelde olduğu gibi Kürdistan üzerinde egemenlik kuran güçlerin geleneksel olduğu kadar moderniteye dayalı ideaları da bu yönlüydü. Kürdistan geçmişten beri fethedilmiş bir ülke veya toprak parçasıydı. Tanrının emrinin gerekleri yerine getirilmişti. Modernite unsurları söz konusu olduğunda, ilave gerekçelerle egemenlik hakkı asla tartışılmazdı. Azamî kâr kanunu ve sanayileşme ihtiyaçları geniş toprakları ve pazarları zorunlu kılıyordu. Ulus-devletçi egemenlik anlayışı asla bölünmez ve başkalarıyla paylaşılmaz güç teorisine dayanıyordu. Sınırların bir karışıyla dahi oynanamazdı. Bir çakıl taşı bile verilemezdi. Âdeta ol deyince olduran bir tanrısallık, daha doğrusu ulus-devlet tanrısallığı kendisini eski tanrısallıklardan bin kat daha fazla güçlendirilmiş egemenlik, merkezi güç, homojen toplum, mutlak köle vatandaş ve her konudaki tekçi (‘tek vatan’, ‘tek dil’, ‘tek kültür’, ‘tek bayrak’, ‘tek marş’ vb.) anlayışlar ve emrindeki güçlerle tartışılmaz kılıyordu. En ufak bir tartışma ve karşı tez, ‘vatanın birlik ve bütünlüğü’ne yönelik en tehlikeli suç olarak yargılanıyor ve en ağır cezayla cezalandırılıyordu. Böylesi koşulların bütün söylem ve eylemleriyle kendisini konuşturduğu ve geçerli kıldığı bir ortamda en ufak bir karşı ideada bulunmak, ancak kendini zor yöntemleriyle savunmakla mümkün olabilirdi. Tartışılan bu değil, bunun stratejik ve taktik gerekleriydi. Nitekim PKK’nin çıkış döneminde meşru savunma araçları tereddütsüz kullanılmıştı. PKK bir nevi milis güç olarak kendisini örgütlemek zorundaydı. Aksi halde bir gün bile ayakta duramazdı. Dursa bile diğer güçlerden farkı kalmaz ve tasfiye olmaktan kurtulamazdı.

Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü.
Cizire Botan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 29.Nisan.2018, 03:57   #3
 
Cizire Botan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Cizire Botan
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 25.Aralık.2015
Üye No: 54509
Mesajlar: 338
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 511
180 Mesajına 399 Teşekkür Aldı
Standart

Dönemin devrimci halk savaşları incelenmişti. Özellikle Vietnam ve Afrika deneyimleri en çok incelenen örneklerdi. Reel sosyalizm ve hegemonik güçler arasında şiddetli çatışmaların gündemde olduğu koşullarda, ulusal kurtuluş hareketleri büyük başarı sağlamışlardı. Çok sayıda örnek ulusal kurtuluş teorisini doğruluyordu. O halde kendisi de bir sömürge olan Kürdistan için bu tür ulusal kurtuluş savaşı modelini esas almak kaçınılmazdı. Grup aşamasından Ortadoğu’daki hazırlıklara kadar sürece damgasını vuran bu tür bir savaş modeliydi. Tüm eğitim toplantıları, konferans ve kongre belgelerinde devrimci halk savaşı incelenen, tartışılan ve karar altına alınan konuların başında geli-yordu. Pratik hazırlıklar da bu yönlüydü.

Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü.
Cizire Botan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.Mayıs.2018, 06:26   #4
 
Cizire Botan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Cizire Botan
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 25.Aralık.2015
Üye No: 54509
Mesajlar: 338
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 511
180 Mesajına 399 Teşekkür Aldı
Standart

Tehlikeye ilk defa Mahsum Korkmaz dikkat çekmişti. Kendisiyle hamle sonrasında sıkı konuşmuş ve sorumluluğun gereklerini hatırlatarak yeniden ülkeye göndermiştim. Kemal Pir’in talihsiz yakalanması gibi Mahsum’un da bana göre hâlâ aydınlatılmayı bekleyen şahadeti hamlenin başarı şansını zayıflatıyordu. Bunun üzerine pratik önderlik konumunda olanları yanımıza çağırdık. Kendilerine o kadar öfkeliydim ki, tamamına katılma gereği duymadığım 1986 Kongresi’ni yaptırarak birçoğunu Avrupa’ya yolladım. 1987’den 1998 yılının 9 Ekim’inde Suriye’den ayrılana kadar, müthiş ve ardı arkası kesilmeyen hamleleri bizzat hazırlayıp harekete geçirerek, dayatılan oportünizmi ve bunu çok iyi kullanan JİTEM ve kontrgerillayı boşa çıkarmaya çalıştım. Mücadelede süreklilik ve güç büyümesi sağlanmıştı. Bu çabalar kendi başına zaferi sağlayamazdı; ancak oportünizmin olumsuz etkilerini ve kontrgerillanın tasfiye planlarını boşa çıkarabilirdi. Öyle de oldu. 1998’in sonlarına geldiğimizde, tarihsel devrimci halk savaşı hamlemiz tasfiye edilememişti. Ama beklenen zaferin de çok gerisindeydik. Bunun iç nedenleri üzerinde kısaca durursak şunları belirtebiliriz:

a- Devrimci halk savaşı stratejisi ve taktik özellikleri daha ilk adımda bir tarafa bırakılmıştı. Benim Ortadoğu’da üslenmem, çağdaş Kürdistan tarihinde belki de ilk defa devrimci halk savaşının stratejik bir gereksinimini karşılar nitelikteydi. Üstlendiğim denge durumu üzerimde herhangi bir dayatmaya imkân tanımıyor; halk savaşından taviz vermeye değil bu savaşı desteklemeye elverişli konum ve koşulları taşıyordu. Çok önemli stratejik bir konum sağlanmıştı. Halk savaşının geliştirilmesi için hem stratejik ilişkilerin kurulması, hem de özellikle eğitim ve lojistik alanında taktik desteklerin sağlanması açısından koşullar çok uygundu. Bu koşulların sonuna kadar değerlendirilmesi doğru bir yaklaşım olacak ve tarihsel anlam taşıyacaktı. Ülke içindeki ister eski ister yeni taşınmış grupların yapmaları gereken şey, aynı rolü üstlenecek bir karargâh geliştirmek değildi. Boşuna ve hazırlıkları boşa çıkaran bir çaba olacaktı bu. Lolan, Xakûrke, Gare, Zap, Metina vb. alanlardaki kamplar Bekaa’nın rolünü oynayamazlardı; ancak taktik destek rolünü oynayabilirlerdi. Buna ne güçleri ne de gereksinimleri vardı. Ayrıca İran ile Irak arasındaki savaştan yararlanılabilirdi. Aynı şekilde YNK ile KDP arasındaki çatışmalar da doğru temelde ele alınabilir, devrimci savaşın strateji ve taktiklerine uygun olarak değerlendirilip yararlanılabilirdi. Oportünizm kendisini öncelikle bu ilişkilerde gösterdi. Bekaa’daki pozisyonu taklit etmekten, hem de çok geriden ve çok yetersizce taklit etmekten başka bir şey yapmadı. Güçlerimiz objektif olarak İran’ın, Irak’ın, YNK ve KDP’nin yedeğine sokuldu.

Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü.
Cizire Botan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07.Mayıs.2018, 22:13   #5
 
Ararat1917 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ararat1917
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 07.Mayıs.2018
Üye No: 55419
Mesajlar: 11
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
4 Mesajına 6 Teşekkür Aldı
Standart

Merhaba. Aslında bu konuya nereden başlanması gerektiği konusunda kararsızım. geniş ve dağınık bir eleştiri yazısı yapmam umarım sorun olmaz. Marksist teoride savaşın,zorun ve şiddetin yeri üzerinde detaylı bir inceleme gerektirmekle birlikte bence burada temel tartışma konumuz bu anlayışın marksist olup olmadığı olmalıdır. A. Öcalan kürt halkının önderi olabilir. Lakin A. Öcalan'ın tutarlı bir marksist olmadığını söyleyerek başlamak gerekli. Tarihte zorun rolü hakkındaki düşüncelerinde bütünsel bir tutarsızlık göze çarpıyor. O, diyalektik materyalist yöntemin üzerinden atlayarak, nispeten Bookchin'ci Negri'ci bir avrupai post-marksizme kayıyor. Açıklamak gerekirse tarihte zorun rolü kaçınılmaz bir gerçeklikken A.Öcalan bu yöntemi müzakereye giden bir yol olarak okumakta. Yani o asıl değişkenin müzakere ve eş güdüm olduğu kanaatinde. halbu ki Marksistler bunun tam zıttında konumlanıyor. Yani biz tarihte değiştirici olanın zor olduğunu düşünüyoruz. Bir devrim müzakere sorunuyla değil bir devrim şiddet sorunuyla ortaya çıkıyor. Sınıf savaşımının antagonist karakteri de bu teorinin temelini oluşturuyor. Eşitlenmiş hak iddiaları (İşçinin meta olarak emeği üzerindeki kontrol hakkı iddiası ve kapitalistin satın aldığı meta olarak emek üzerindeki hak iddiası) ancak ve ancak zorun yöntemiyle nihai bir çözüme erişiyor. bu noktada A. Öcalan'ın sınıfı tam anlamıyla atladığını ve bahsettiği modelin bütünen Bookchin'in ekolojik toplum modeliyle örtüştüğünü söylemek mümkün. Elbette Kürdistan'da devrimci halk savaşı yürütüldü. Lakin bu noktada temelden bir eleştiri de tarihin bugünden yazılarak PKK'nin siyasi çizgisinin daima post marksist bir çizgi olduğunun iddiası. Bu tarihi bugünden yazma ve sınıfı atlama olgusu A.Öcalan'ın görüşünde büyük bir açı farkıyla marksizmden sapmaya yol açmakta ve bir çözümsüzlük örgütlemektedir. Elbette UKKTH gereği Kürdistan halkının iradesi her şeyden önce gelmektedir lakin sosyalist teoriye bir katkı yapılacaksa bunun A.Öcalan'ın köklü bir eleştirisiyle yapılabileceği kanaatindeyim.
Öte yandan demokratik ulus çözümünün ve rojava modelinin yetersizliklerinden ve artılarından da bahsedebiliriz. Artılarından bahsetmeyi başka bir tartışmaya bırakarak başlamak istiyorum. (Çünkü artıları eleştiriyi yumuşatmamalı )
Öncelikle bu modelin temel olarak varacağı nokta kapitalizmdir. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin tam anlamıyla yok edilmediği hiç bir koşulda kapitalizmden tam anlamıyla kurtuluş söz konusu olmamaktadır. Keza göreli kısıtlamalar da rekabet piyasasının açılması da tekelleşme yasasının önüne geçemeyecektir. Böylesi bir sistemin yani "kapitalist olmayan yol"un ekonomik olarak ayakta durması da pek mümkün değildir. Kendinden menkul bir mahalle olmayan devrim en nihayetinde emperyalist küreselleşme aşamasında dünyayla ilişki halindedir. Ekonomik ambargolar ve siyasi hamleler devrimi boğmaya yöneliktir. Buna karşı geliştirilmeyen bir sosyalist model ve çevresine yayılmayan devrim yok olmaya mahkumdur. Bu sebeple bir model olarak demokratik ulus ya da ekolojik toplum, daha doğrusu sınıfı ve üretim araçları üzerindeki mülkiyet biçimini atlayan bütün modeller son kertede kapitalizme evrilmektedir. Burada bunları yazmamın sebebi sosyalist teori bölümünde bulunması. Aksi taktirde bir hareketin tarihi hakkında bilgi birikimimizin olması muhakkak olumlu bir şeydir.
Ararat1917 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08.Mayıs.2018, 00:59   #6
 
ÖzgürToplumsallık - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ÖzgürToplumsallık
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 11.Ocak.2016
Üye No: 54673
Mesajlar: 362
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 86
146 Mesajına 233 Teşekkür Aldı
Standart

sevgili Ararat1917...sizin sözlerinizden alıntılarla başlayacağım....

Lakin A. Öcalan'ın tutarlı bir marksist olmadığını söyleyerek başlamak gerekli.

Abdullah Öcalan Marksist olmadığını zaten kabul ediyor...Marksizmi eleştiriyor...bu konuda Marksizmde tutarlı olup-olmamasını beklemeniz anlamsız...zaten Marksist değil...

Post-Marksist olduğu iddiası ise tartışmalı...temel olarak Post-Marksistler Post modern dönemin Marksizmini savunurlar...yani Marksizmin paradigmasına ve temel söylemlerine karşı değildirler...fakat post-modern döneme göre Marksizmi "revize" ederler...Abdullah Öcalan Marksizmi revize etmiyor...onu eleştiriyor...temel düşünce yapısını eleştiriyor...bu kısım ne diye sorulursa açıklarım...sizin Öcalan dan yaptığınız çıkarımlarla devam edeceğim...

Açıklamak gerekirse tarihte zorun rolü kaçınılmaz bir gerçeklikken A.Öcalan bu yöntemi müzakereye giden bir yol olarak okumakta. Yani o asıl değişkenin müzakere ve eş güdüm olduğu kanaatinde.

Öcalan öz-savunma ve meşru savunma olgularını açıklarken aslında tarihte şiddetin rolünden yola çıkarak bunu söylüyor...Öz-Savunmanın kaçınılmaz-gerekli ve yaşamsal olduğundan bahsediyor...bu noktada sana şiddet uygulayana ve sana karşı örgütlenene karşı sen de kendini savunursun diyor...bu genel-zorunlu bir olgudur...

Fakat Devrimci Halk Savaşının her an geçerli bir olgu olmadığını ifade ediyor...aslında bu şu anlamda söyleniyor...

ya demokratik temellerde ilişkilenmeyi ve mücadeleyi kabul edersin...ya da ben sana karşı topyekün mücadele ederim...

bu noktada müzakere ve çözüm sürecinde eğer ki Öcalan değerlendirmelerini okuduysan görmüşsündür...kendisi Sivil Savunma Güçlerinden de bahsediyor...yani Kürtler gerilla olarak örgütlenmeyecekse...ya Gerilla bir konferans yapacak ve HPG örgütlenmesi biçim değiştirecek...ya da HPG nin dışında halkı koruyan sivil savunma güçleri örgütlenecek...farkındaysa YPS bunun bir ürünü olarak doğdu...Demokratik Özerkliğin boyutlartından bir tanesi Öz-Savunma...ve bu boyut hem silahlı hem silahsız örgütlenmeyi içeriyor...

genelde karıştırılıyor...Çözüm ve Müzakere ile Öz-Yönetim gelmeyecek...Öz-yönetim anayasal bir hal alacak...yani devlet öz-yönetim ve öz-savunma örgütlenmelerine karşı saldırmayacak onu tanıyacak...buna karşı savaş sona erecek...gerilla çekilecek ve mücadele toplumsal örgütlenme ve demokratik siyaset ile devam edecek...


Kısacası Öcalan tarihte devrimci şiddetin rolünü küçümsemiyor...zaten bunun gerekli ve zorunlu bir olgu olduğunu fakat iktidarı ele geçirme amaçlı değil...halkın örgütlenmesini korumak amaçlı olduğunu söylüyor...

Öcalan ın asıl değişkenin "müzakere" gibi bir iddiası yok...Diyalektik gereği iki zıttın mücadelesinin temel olduğu fakat arada uzlaşmaların olabileceğini de söylüyor...fakat bu gerçeğin zıtların mücadelesinin önüne geçmez diye de ekliyor...

Rojava hakkında yaptığın yorumlara da gelebilirim...fakat şunu söyleyeyim...Özel mülkiyetin tam olarak bitirilmediği fakat sonradan yok edilmeye doğru gittiği sistemler her zaman oldu...

Çin,Vietnam.Küba vb devrimler demokratik halk devrimleri olacak gelişti...bazılarında küçük ya da büyük özel mülkiyet mevcuttu...bunlar zamanla kollektifleştirildi...fakat kimse özel mülkiyetin olduğu bir sistem illaki kapitalizme varacaktır diye bir iddiası olmadı...

Ekonomik ambargolar ve siyasi hamleler devrimi boğmaya yöneliktir. Buna karşı geliştirilmeyen bir sosyalist model ve çevresine yayılmayan devrim yok olmaya mahkumdur.

bu sürecin aynısı Sovyet süreci içinde geçerliydi...her devrimci-değişim için geçerlidir...fakat devrimin ilk baştaki amacı zaten bu...tutunabilmek ve yayılabilmek...bu her devrim için geçerlidir...


şimdilik bu kısa açıklamaları yapmak istedim...
ÖzgürToplumsallık isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08.Mayıs.2018, 04:29   #7
 
Ararat1917 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ararat1917
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 07.Mayıs.2018
Üye No: 55419
Mesajlar: 11
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
4 Mesajına 6 Teşekkür Aldı
Standart

Ya iki kere yazdım, ama gönderemedim silindi. Son kez tekrar yazıyorum. Link kullanamıyormuşum, bir kaç link paylaşmam gerekliydi kaynak açısından ancak isimlerini yazarsam bulabileceğiniz ümit ediyorum.

Öncelikle A.Öcalan'ın post-marksizme yakınlığı ile başlamak istedim. A. Öcalan'ın post-marksizme yakınlığıyla ilgili iddiamı temel olarak Murray Bookchin ile olan ilişkisine dayandırmaktayım. Keza A. Öcalan avukatları aracılığıyla mektuplaştığı Bookchin'e; "Sayın Öcalan sizin düşüncelerinizi iyi anladığını düşündüğünü vurguladı ve hatta kendinden, sizin iyi bir öğrenciniz olarak bahsetti." Burada Bookchin'in post-marksist teorinin hatrı sayılır teorisyenlerinden birisi olduğunu söylememe sanırım gerek yok. Öte yandan hem tarihi okuma yöntemi hem de kavramsallaştırmaları okuduğumuzda post marksizme daha yakın durduğunu söylememiz mümkün. Lakin burada bunu söyleme sebebim de sosyalist teori başlığı altında tartışmamızdır.

Öte yandan tarihte zorun rolü ve zorun biçimiyle ilgili tartışmaya da gelecek olursak. A. Öcalan'ın marksizme yönelttiği ciddi eleştirilerden bir kısmı bu noktadadır. Ancak burada ben tersinden bir yol izleyerek tarihte zorun rolünün savunmacı bir çizgiye indirgenemeyeceğini söylüyorum. Yani tarihte zorun rolü sadece savunma üzerinden anlaşılabilir değildir. Zorun rolü daha ziyade çözüme yöneliktir. Yukarıda açıkladığım işçi-kapitalist örneğindeki antagonist çelişki bir hak iddiası ya da demokratik zeminde değil ancak ve ancak güç zemininde çözülebilir. Burada zorun rolü devreye girmekte ve kapitaliste karşı bir sınıf olarak örgütlenmiş işçi sınıfının zor yoluyla iktidarı ele geçirmesine olanak sağlamakta. Keza verdiğimiz örnekte demokratik siyasetin ya da müzakerenin bir çözüm biçimi olamayacağı bir gerçek. antagonist çelişkiler ancak zor yoluyla çözülür. (ya da bir diğer ifadeyle daha üst bir çelişkide toplumsallaşır.) Bu noktada zorun rolünü savunmacı yaklaşıma indrigemek bir diyalektik materyalistin işi olmamaktadır.
Keza demokratik özerklik modeliyle ilgili temel problem de tam olarak buradan başlamaktadır. Merkezi devlet aygıtını doğrudan hedeflemeden, ona paralel bir toplum biçimi ortaya çıkartmaya çalışmak iyi bir çabadır ancak nafiledir. Çünkü neoliberalizm çağında sermayenin sınırsız dolaşımının engellenmesi pek mümkün değildir. Keza sermaye bir kez böylesi bir engelle karşılaştığında bunu pek hoş karşılamayacaktır. Bu noktada devreye giren öz savunma yine merkezi devlet aygıtını hedef almadığı taktirde bu savaş değişken yoğunluklarda süreklilik kazanacaktır. Bu da istikrarlı bir modelin ortaya çıkmasına büyük bir engel oluşturacaktır. Demokratik özerklik sistemi, kendi başına bir ekonomik model öngörmez. Onun karakterini belirleyecek olan şey iktidarın sınıfsal yapısı ve bununla girilen ilişkilerdir. Örneğin Demokratik Özerk Bölge'nin ekonomik açıdan bağımsız bir sermayeye sahip olması ve bu sermayeye el koyabilme ve bölüştürme özgürlüğüne sahip olması ve aynı zamanda sınırları içerisinde kapitalist sermayeye el koyabilmesi gerekmektedir. Yani Demokratik Özerklik, iktidarın sınıfsal yapısı, üretim araçları üzerindeki tasarruf vb. konular üzerinden tasnif edilebilecek bir sistemdir.
Öneri olarak "kapitalist olmayan yol" önerisi de günümüz şartlarında pek makul değildir. Çünkü bunun için belli başlı ön şartlar gereklidir; güçlü bir sosyalist devlet ve uluslararası dayanışma. Günümüzde herhangi bir sistemin emperyalist-kapitalist sermayeden özerk, bir sermaye birikim biçimi geliştiremeyeceğini de göz önünde bulundurursak demokratik özerklik kısa vadede ilerici olsa bile uzun vadede sistemle uzlaşma eğilimindedir.
Demokratik halk devrimleri örneğine değinmeden edemeyeceğim. Bu örnekle ilgili ise kısaca şunu söyleyebilirim ki demokratik halk devrimleri fiilen komünist partilerin önderliğinde ya da komünist partilerin ulusal kurtuluşçu cephedeki özgül ağırlığıyla gerçekleşmiştir. Sosyalist devrime ilerleme iradesi de buradan gelmektedir.

Müzakere konusunda A.Öcalan'ın HDP kongresine gönderdiği mesajı paylaşmak istiyorum. "40 yıllık isyandan sonra artık devletle müzakere önemlidir. Zira devrimci mücadeleler ancak nitelikli bir müzakere süreci ile kalıcı bir insanlık kazanımına dönüşebilir” Burada müzakereye biçilen önem açık biçimde ortadadır. Uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin müzakereye açık bir yönü olmadığı kanaatindeyim.

Son alıntınıza da tamamen katılıyorum. Ben de tam olarak onu söylemiştim. Bu arada son bir tekrarla söylüyorum bunu tartışmamın temel sebebi sosyalist teori başlığı altında olmasıdır. surçu lisan ettiysek affola. Devrimci selamlar
Ararat1917 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Ararat1917 Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 09.Mayıs.2018, 02:51   #8
 
ÖzgürToplumsallık - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ÖzgürToplumsallık
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 11.Ocak.2016
Üye No: 54673
Mesajlar: 362
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 86
146 Mesajına 233 Teşekkür Aldı
Standart

sevgili Ararat1917 yoldaş...çok geniş ölçekte eleştiri sunuyorsun...tabii ki cevap vermek istiyorum...fakat hepsi Öcalan nezdinde alıntılar da gerektirebiliyor...o yüzden zor...tam anlamıyla cevaplayamıyorsam kusura bakma...

Öncelikle A.Öcalan'ın post-marksizme yakınlığı ile başlamak istedim. A. Öcalan'ın post-marksizme yakınlığıyla ilgili iddiamı temel olarak Murray Bookchin ile olan ilişkisine dayandırmaktayım. Keza A. Öcalan avukatları aracılığıyla mektuplaştığı Bookchin'e; "Sayın Öcalan sizin düşüncelerinizi iyi anladığını düşündüğünü vurguladı ve hatta kendinden, sizin iyi bir öğrenciniz olarak bahsetti." Burada Bookchin'in post-marksist teorinin hatrı sayılır teorisyenlerinden birisi olduğunu söylememe sanırım gerek yok. Öte yandan hem tarihi okuma yöntemi hem de kavramsallaştırmaları okuduğumuzda post marksizme daha yakın durduğunu söylememiz mümkün. Lakin burada bunu söyleme sebebim de sosyalist teori başlığı altında tartışmamızdır.


Bookchin Post-Marksist ya da post-modernist değildir...Bookchin ünlü bir anarşist teorisyendir...Anarşizme de yaşamının sonlarına doğru eleştirmeye başlamıştır...ama hiçbir zaman "post modernist" olmamıştır...hatta Anarşist düşünce içindeki post-anarşist görüşlerin en büyük muhalifi Bookchindir...bu konuda Öcalan Bookchin den etkilenmiştir doğrudur...fakat bu Post-Marksizm değil de Anarşizm temelli bir etkilenme olarak ele alınabilir...Post Marksizm başkadır...Negri başkadır Bookchin başkadır ve tabii ki de Bookchinden etkilenmiş olsa da Öcalan da başkadır...Kısacası Post-Marksist değerlendirmesi çok doğru değil...etkilenmediği anlamında demiyorum Öcalan eleştirileri ile Post-MNarksistlerin eleştirileri arasında seviye farkı var...Post-Marksistler Öcalanı sahipleniyorlar diye de bu eleştirilerin Post Marksizm olduğunu göstermez...

Öte yandan tarihte zorun rolü ve zorun biçimiyle ilgili tartışmaya da gelecek olursak. A. Öcalan'ın marksizme yönelttiği ciddi eleştirilerden bir kısmı bu noktadadır. Ancak burada ben tersinden bir yol izleyerek tarihte zorun rolünün savunmacı bir çizgiye indirgenemeyeceğini söylüyorum. Yani tarihte zorun rolü sadece savunma üzerinden anlaşılabilir değildir. Zorun rolü daha ziyade çözüme yöneliktir. Yukarıda açıkladığım işçi-kapitalist örneğindeki antagonist çelişki bir hak iddiası ya da demokratik zeminde değil ancak ve ancak güç zemininde çözülebilir. Burada zorun rolü devreye girmekte ve kapitaliste karşı bir sınıf olarak örgütlenmiş işçi sınıfının zor yoluyla iktidarı ele geçirmesine olanak sağlamakta. Keza verdiğimiz örnekte demokratik siyasetin ya da müzakerenin bir çözüm biçimi olamayacağı bir gerçek. antagonist çelişkiler ancak zor yoluyla çözülür. (ya da bir diğer ifadeyle daha üst bir çelişkide toplumsallaşır.) Bu noktada zorun rolünü savunmacı yaklaşıma indrigemek bir diyalektik materyalistin işi olmamaktadır.

Öcalan aslında şiddet konusunda Marksizme temelden bir eleştiri sunmuyor...Diyalektik anlayışını eleştiriyor ve iktidar algısını eleştiriyor...şiddet bağlamında temel olarak bunları eleştiriyor...

1-Şiddet iktidar-devlet hedeflememeli...KCK programını gerçekleştirmeyi amaçlamalı
2-Şiddet demokratik siyasetin devre dışı bırakıldı koşullarda ortaya çıkar...çözüm yoksa devrimci şiddet devreye girer...

tabii ki bunlar derinlemesine tartışılacak konular...çözüm olunca ne olacak? Öcalan ın meselesi KCK yapısının legalleşmesi...haliyle bu durumda demokratik siyaset üzerinden mücadele imkanları olacak...

tabii ki çözüm ve müzakere süreci bir çatışma ve mücadelenin sonucudur...Öcalan ne diyor? Çözüm gelişmezse Devrimci Halk Savaşı ile Demokratik Konfederalizm programı inşa edilir....Çözüm gelişirse Demokratik Konfederalizm demokratik-siyasal araçlar üzerinden inşa edilir...

hatırlayın...Şubat Devrimi sonrası Rusya da "barışçıl geçiş" koşulları var deniyordu...Bolşevikler bu süreçte kitleler içinde faaliyet yürütüp sovyetler üzerinden barışçıl geçiş amacı güdüyorlardı...ne zaman Menşevik-SR hükümeti sovyetleri bastırma yönüne gitti..."barışçıl geçiş" tartışmaları sona erdi...

buradaki öneride bu temelde...demokratik çözüm ve müzakere ile aslında ikili bir iktidar-yapının kabul edilmesi tartışılıyor...hem devlet hem de KCK yapısı bir arada bulunacak...anayasal bir zemini olacak...bunun üzerinden demokratik-siyaseti örgütleyip KCK programını örgütleyebiliriz diye ifade ediyor hareket...

devam edelim...

Öz-Savunma meselesinde Öcalan kesinlikle "hak mücadelesi" sınırlamasını eleştiriyor...ve hatta sınıf mücadelesinin temelindeki hak mücadelesinin
aşmak gerektiğini ifade ediyor...burada dikkat edersen savunma ne için ve nasıl açıklanıyor fakat alıntılayan yok...

mesela kapitalizmin ekonomik işgaline karşı ekonomik öz-savunma deniliyor...deniyor ki toprak su ve enerji komünleri kurulsun bunlar kollektifleştirilsin...keza kapitalist işletmeler kollektifleştirilsin...özel mülkiyet Demokratik Özerk ekonomi de olsun ama hegemonik-tekelci değil küçük burjuva temelde olsun deniyor...Demokratik Özerklik zaten devletin azaltılması devlet dışı örgütlenmenin güçlendirilmesi demek...bir geçiş aşaması ve örgütlenmesi oluyor...devletle birlikte ama ona karşı bir örgütlenme oluyor...

Demokratik halk devrimleri örneğine değinmeden edemeyeceğim. Bu örnekle ilgili ise kısaca şunu söyleyebilirim ki demokratik halk devrimleri fiilen komünist partilerin önderliğinde ya da komünist partilerin ulusal kurtuluşçu cephedeki özgül ağırlığıyla gerçekleşmiştir. Sosyalist devrime ilerleme iradesi de buradan gelmektedir.

güzel bir savunma...ama ben zaten Rojava Devrimine M-L anlamda bir DHD ya da MDD demedim...senin sözüne karşılık o sistemlerde de özel mülkiyet vardı ama sosyalizme geçebildiler demekki buradaki mesele öncülük ile ilgili dedim...bu konuda demokratik komünalizmi hedefleyen bir hareketin öncülüğü olsa bu sistem kapitalizme döner mi dönmez mi bu tartışmaya girmeyeceğim...yaşanılır ve görülür...sistem eleştirisi yapmak daha doğru bu konuda...

. "40 yıllık isyandan sonra artık devletle müzakere önemlidir. Zira devrimci mücadeleler ancak nitelikli bir müzakere süreci ile kalıcı bir insanlık kazanımına dönüşebilir”

aslında doğru bir söz...devrimci süreçler elbette illaki bir müzakereyle sonuçlanmaz...fakat nitelikle bir müzakere süreciyle kalıcı kazanımlara dönüşebilecekleri de bir gerçektir...bu noktada müzakere önemli...

ama Öcalan...sınıf çelişkilerini uzlaştıralım ya da bunu müzakere edelim demiyor...silahlı mücadeleyi ve savaşı müzakere edelim diyor...bu noktada siz bizim örgütlenmemize ve mücadelemize karşı çıkmayın(ikili iktidar-halkın tabandan örgütlenmesi)...bizde size isyan etmeyelim...Müzakere bu temelde oluyor...uzlaşmaz çelişkiler üzerinden değil...

yani Öcalan sınıf çelişkilerini red etmiyor...bunlar uzlaşacak da demiyor...bunlar belli başlı temellerde uzlaşabilirler demek istiyor...çelişki devam eder...yöntemler değişir...savaş değil siyaset ön plana geçer demek istiyor...

bu gerçekleşmez,devlet buna izin vermez diyorsan evet bu tartışılır...fakat savaş bazen öyle bir sürece yayılabilir ki uzlaşma olmazsa devlet belki elindeki her şeyi kaybedebilecek bir dönemece gelebilir...bu temelde kendi etkileyeceği kitlelere güvenerek bu çelişkiyi sineye çekebilir ve mücadeleyi siyasal zeminlere çekebilir...bu olmayacak bir şey değildir geçmişte örnekleri var

cümlenin devamında ne demiş...

Söz, yetki ve karar mekanizmalarını sokak, mahalle ve kent meclislerine evrileceği yeni bir deneyimi yaygınlaştırmak ve demokratik katılımcılığı temel alacak bir partileşmenin Türkiye gerçeğinde büyük bir rol üstleneceği aşikardır.

yani mesele bu...mesele kendi sistemini tabandan inşa etmek...devrimci mücadele ve isyan bir çözüm-müzakereye dönüşecekse...bu söz-yetki-karar mekanizmalarımızı kurup-işletmemizin önündeki engelleri kaldıracaksa elbette biz de isyanı bırakır siyasete geçeriz...yoksa isyan edip tek taraflı bu süreci inşa ederiz..


buna "barışçıl geçiş" denebilir mi...40 yıllık bir savaş ve isyan devrimciliği,Kart-Kurt seviyesinden milyonlarca insanın örgütlü hale geldiği bir halk,binlerce şehit ve gazi,bir sürü katliam-soykırım ve demografya değişimleri vb...kesinlikle burada bahsi geçen sosyalist sistemin inşası "barışçıl geçiş" ve "müzakere" ile değil bunca yıllık verilen mücadelenin bir ürünüdür...müzakere ve barış ise bunun geldiği son seviye olacaktır...yapılan tespit bu...


Derdimi anlatabildiğimi zannediyorum...teşekkürler cevap verdiğin için...
ÖzgürToplumsallık isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
ÖzgürToplumsallık Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 10.Mayıs.2018, 01:36   #9
 
Ararat1917 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ararat1917
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 07.Mayıs.2018
Üye No: 55419
Mesajlar: 11
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
4 Mesajına 6 Teşekkür Aldı
Standart

Sevgili ÖzgürToplumsallık yoldaş, samimi eleştirilerin ve cevabın için teşekkür ederim. Elbette konu çok geniş ve de dağınık. Bu sebeple toparlaya toparlaya gidiyoruz. Burada tam anlamıyla cevaplamak ve birbirimizi tam anlamıyla ikna etmemiz pek mümkün değil. Aslında farklı noktalarda konumlanıyoruz teorik açıdan. Fakat birbirimizi daha iyi anlıyor ve eleştirilerde yapıcı olmaya çalışıyoruz

Bookchin'in deleuze, derrida ve foucault ekolüyle avrupada ortaya çıkan post-marksist, post-anarşist teorinin devamcısı olduğunu düşünüyorum. Elbette bu noktada benim bulunduğum noktanın da önemi var. Post-Marksistler ve post-anarşistlerin yöntemlerini ve söylemlerini ben birbirine yakın görüyor ve ayırmadan konuşuyorum bu iki ekibi. Bu sanırım bizim ilk karışıklığımız ve çözdüğümüzü düşünüyorum. elbette A.Öcalan Bookchin ve Negri'den etkilenmiştir ve A. Öcalan bu iki teorisyenden farklı olarak bunun pratiğini de net bir biçimde işlemektedir. Bu fark teorik bir açı farkı da doğurmaktadır. Fakat benim bulunduğum konumdan A.Öcalan bu çizgiye, Marksist çizgidense, daha yakındır. Bu arada şöyle bir açıklama yapma ihtiyacı da duydum, ben tek elden bir akıl ve bilgi üretmek niyetinde değilim. Devrimciliği sorgulayacak kişi de değilim. Yalnızca kendi açımdan havada kalan yönleri dostane bir biçimde eleştirme ihtiyacı duyuyorum. Bunu da devrimci eleştiri temelinde oturtmaya çalışıyorum. Post-Marksist'i de bir suçlama ya da eleştiri aracı olarak değil bulunduğum konumdan bir soyutlama yapabilmek adına söylüyorum. Elbette A. Öcalan'ın teorisinin gerek bookchin'i aşan gerekse de Negri'yle örtüşmeyen bir çok yönü var. Dediğinde haklı olabilirsin, post marksizmdense post anarşizme yakın olabilir lakin ben bir fark görmüyorum bu ikisi arasında. Ve de göz önüne almamız gereken nokta da A. Öcalan'ın salt bir teorisyen olmadığı ve pratikler üzerinden güçlü bir yapı ortaya çıkarttığıdır. Sanırım burada hem fikir olabiliriz...

Aslında bana kalırsa tartışmamızın özü sanırım şiddet sorunu ve zorun rolü üzerine. Bu sebeple bunun üzerinde özellikle duracağım. İlk olarak başlamam gereken nokta;
"Öcalan aslında şiddet konusunda Marksizme temelden bir eleştiri sunmuyor...Diyalektik anlayışını eleştiriyor ve iktidar algısını eleştiriyor...şiddet bağlamında temel olarak bunları eleştiriyor..." Burada temel bir eleştiri olduğu kanaatindeyim. Keza diyalektik yöntemin eleştirisi doğrudan marksizmin temel eleştirisi olmaktadır. Keza diyalektik yoksa ortada marksizm de yoktur. Devamı için ilk söyleyeceğim şey ise temel bir ayrıma tekabül ediyor. Zorun rolü bir marksist açısından sınıf savaşımının uzlaşmaz çelişkilerinin en nihayetinde varacağı noktadır. Bir marksist için sınıf savaşımının demokratik zeminde doğru hareketi yoktur. Sınıf savaşımı ilerledikçe son tahlilde burjuvazi iktidarını teslim etmeyeceği için, iktidarı alaşağı edecek örgütlü zor hamlesi gereklidir. Örgütlü zor bir çok biçimde hayata geçirilebileceği gibi temel hedefi merkezi devlet iktidarını bertaraf etmektir. Buradan çok temel bir ayrıma gidiyoruz, demokratik konfederalizm kurumları devlete paralel bir biçimde (nasıl olacağı konusunda derin kaygılarım var.) varlığını sürdürebilir teorik olarak. Ancak sosyalist kurumlar devletle paralel olarak ilerleyememektedir. Onun temel hedefi merkezi devlet aygıtını bertaraf etmek ve yerine proleteryanın devlet aygıtını -geçici bir biçimde- yerleştirmektir. Bu konuda zaten hemfikiriz. Şimdi asıl eleştiri noktama gelecek olursam, şiddetin sadece demokratik koşullar ortadan kalktığında var olacağını düşünmüyorum. En burjuva demokratik ülkelerde bile devrim sorunu bir şiddet sorunudur. Bu noktada sınıfı atlayıp siyaset zeminiyle alakalı sorunlara değinildiği için bir yanılsamaya gidiliyor. Elbette Kürdistan'ın statüsü zor ve müzakerenin taktik kullanımlarıyla çözüme kavuşabilir, ancak sınıf savaşımının böylesi bir yöntemle çözüme kavuşması mümkün değildir. Keza bana kalırsa bölgemiz koşullarında da demokratik konfederalizm yine merkezi devlet iktidarını bertaraf etmeden ayakta duramayacaktır. Çünkü bölgemizdeki durum göz önüne alındığı taktirde sermayenin serbest dolaşımını baltalayacak bir durum, mülkiyet ilişkilerini burjuvazi aleyhine düzenleyecek bir durum bir savaş sorunu olmaktadır. Neoliberalizm koşullarında burjuvazi aleyhine mülkiyete el koymak bir yana onun sınırsız koşullarını kısmi kısıtlamak bile artık bir savaş sorunudur. Bu noktada demokratik konfederalizm sınıfsal konumlanışlarını ve kendi sınıfsal konumunu atlamaktadır. Küçük burjuva mülkiyet biçiminin egemen olacağı bir sistem ise sanırım bir ütopya olmaktadır. Yani temel eleştirim demokratik konfederalizmin, merkezi devlet iktidarı yanında gelişmesi iddiasının gerçekçi olmadığıdır. Keza başlı başına PKK pratiği de bunun gerçeğidir. Merkezi devlet iktidarını ve burjuva üretim ilişkilerini hedeflemeyen bir siyasetin en son aşamada varacağı -rehabilite edilmiş- bir kapitalizmdir. Tekrarlamakta fayda var, bu pratik henüz yaşayan bir pratik olduğu için teorik varsayımlar üzerinden konuşuyoruz. En nihayetinde pratik bize bunun net yanıtını verecektir. Burada bahsim de mücadele kaçkınlığı değildir. Türkiyeli komünistler Kürdistan'ın iradesini tanımalı ve bu yönde mücadele vermelidir. En nihyetinde her devrim bir çok eksikle başlar ancak onu ilerletecek olan yine devrimci iradedir. Rojava devrimi ile ilgili tartışmayı da bir kenara bırakmak istiyorum. Onu ayrı bir başlıkta tartışmalıyız bence. Devrimin kaderi çok geniş kapsamlı bir konu çünkü.

Taban inisiyatifine dayalı, demokratik kurumların gelişip serpilmesi ile ilgili kaygımı da yukarıda yine belirttim. Toparlayacak olursam temeldeki kaygım, birincisi demokratik konfederalizm kurumlarının, merkezi devlet iktidarını dağıtmadan hayata geçiremeyeceğidir. Eğer ki burjuvazi aleyhine mülkiyete el koyacaksa bu kurumların muhakkak burada bir savaş biçimini geliştireceğini ve tekrar zorun belirleyici rolünün ortay çıkacağını düşünüyorum. Tarihte devrimlerin kalıcılaşması benim alıntıladığım cümlenin devamında verdiğin cümleyle alakalıdır. Müzakere ve yasallaşma bu açıdan bence mümkün değildir. Keza emperyalist küreselleşme çağında sermayenin serbest dolaşımını, hele ki burjuvazi aleyhine el konulmuş mülkiyetin bulunduğu, bir alanın kesmesi bir savaş sorunu olmaktadır. Burada bahsettiğim savunmacı mantık ise şöyle bir durumdan kaynaklanmaktadır; senin de söylediğin gibi demokratik siyaset koşullarının yokluğunu ön koşul olarak koyuyor zor sorununda. Ancak benim söylediğim ise bunun zıttına sınıf çelişkilerinin çözümü son kertede şiddet sorunuyla çözülmektedir. Zorun ilerlemeci rolünü kabul etmemek ve öz savunma ekseninde (gerek sana bir vurana sen bin vur mentalitesinde) değerlendirmek savunmacı bir çizgidir. Zorun belirleyici rolünü es geçmektir. Zorun varlığı koşulları sınıflı toplumlarda daima vardır ve olgundur. Bolşeviklerin örneği ile ilgili ise barışçıl çalışma koşullarının varlığı, onun silahlı örgüt ve kapalı parti örgütlenmesini baltalamamıştır. Bolşeviklerin en net bildiği şey ise iktidar sorunun bir devrim sorunu olduğu ve devrim sorunun net çözümünün ise şiddet olduğudur. Lenin'in Bernstein ve Kautsky'ye yönelttiği eleştirilerin temelinde de bu vardır. Bu örneği kısa geçeceğim.

Küçük burjuva mülkiyet biçiminin egemen olduğu mantık ise net bir biçimde sınıf çelişkilerinin üzerinden atlamak ve ütopik bir toplum örneğidir. Kapitalist mülkiyetin bir biçimi olan küçük burjuva mülkiyet de en nihayetinde kapitalizmin gelişmesinin bir ayağı ve biçimidir. Keza bunun egemen olduğu bir toplum biçimi de bulunmamaktadır.

Bir diğer nokta ise devletin varlığı ile ilgili olan sorun. A.Öcalan'ın teorisinde ve sizin de belirttiğiniz üzere devlet demokratik konfederalizmin kurumlarına paralel biçimde var olabilir. (Bunun gerçekçi olmadığını düşünüyorum ama sanırım hemfikiriz bunda.) Savaşın belirli bir anında devletin bundan yılacağını ve kabul etmek zorunda olacağını belirtmişsin. Benim tartıştığım noktada burada, bu iktidar sınıfsal olarak burjuvazinin iktidarı değil midir? Burjvazi kendi aleyhine mülkiyete el koyan bir yapının varlığını hangi koşullarda kabul edebilir? Herhalde devlet aygıtının bertaraf olduğu koşullarda ancak kabul eder. Öte yandan sınıf çelişkilerinin şiddet ve siyaset arasındaki dengesini okumak için ise baştan başlamak gerekmektedir. Sınıf çelişkileri tarihin her döneminde antagonist çelişkilerdir. Ancak belirli dönemlerde komünistler taktik açıdan barışçıl koşulları yükseltebilir. Lakin bu yine çelişkilerin çözümünün şiddet olduğu gerçeğini değiştirmez. Sınıf çelişkilerinin tek çözüm biçimi örgütlü zordur.

Elbette ki Ulusal Demokratik Hareket, kendi biçimini devlete dayatarak kazanımlar elde etmiştir. Belki de haklı çıkarsın ve demokratik konfederalizmin kurumlarının kısmi inşası legalleşebilir. Lakin buradaki temel sorun ve benim itirazım bunun sınıfsal içeriğine. Devletin ve Hareket'in en nihayetinde müzakereye ve "demokratik siyasal" zemine geçmesi karşılıklı tavizleri gerektirecektir. Sanıyorum ki devletin PKK ile sorunu artık sadece kürt olması değil. Onun burjuva mülkiyet biçimini hala bir biçimde tehdit etmesi. Ben bu konuda ikna edici bir açıklama ve gelişim seyri görmediğim için temel bir eleştiri sunuyorum. Bunu en açık biçimde Rojava devrimi pratiğinde görebiliriz. Merkezi devletin geri çekildiği koşullarda bu içim inşa edildi. Lakin emperyalistleri rahatsız etmekte. Ve bunu boğmak için çeşitli yollar denemekteler. Sanıyorum ki boğana kadar da denemeyi sürdürecekler. Peki buradaki mesele üst-yapısal bir mesele mi? Yani burjuva mülkiyet biçimine, burjuvazi aleyhine kısmi el konulması değil mi mesele? Emperyalistlerin temel kaygısı bu değil mi? Benim ilgilendiğim mesele de temel olarak budur. Temel eleştirim de bu noktada, sosyalist devrime ilerlemeyen ve burjuva mülkiyet biçimini tamamıyla lağvetmeyen/ lağvetmeye istekli olmayan bütün devrimlerin sonuçta sisteme evrileceğidir. Bunun için Yugoslavya çok güzel bir örnek olabilir.
Ararat1917 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 10.Mayıs.2018, 19:51   #10
 
ÖzgürToplumsallık - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ÖzgürToplumsallık
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 11.Ocak.2016
Üye No: 54673
Mesajlar: 362
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 86
146 Mesajına 233 Teşekkür Aldı
Standart

Ararat1917 yoldaş...kendini çok iyi ifade edebiliyorsun...böyle olunca tartışmak daha güzel oluyor...başlamadan belirteyim istedim...

Bookchin in ne olduğu meselesi genel anlamda pek bir öneme sahip değil...yani Anarşistti ve Post-Anarşizmi eleştiriyordu...Post-Modernist hiç bir zaman olmadı...fakat Post-Marksistler son dönemlerde Anarşistlerin kavramlarını kullanmaya ve sahiplenmeye başlamışlarsa(Otonomistlerin yaptığı gibi) evet benzerlik kurulabilir...

Fakat mesele Post-Modern anlayış ile ilgili...Post-Marksist kavramına ititrazım bunun hakaret olduğu için falan değil...Öcalan ın eleştirisinin Marksizmin Post-Modern dönemini temsil etmediği içindi...

bu şöyle bir şeydir.Leninizm Emperyalizm döneminin Marksizmidir...bu yönüyle aslında "tekelci olmayan kapitalizm" döneminin Post-Marksizmidir...çünkü emperyalizm çağına göre Marksizme bir şeyler eklemiştir...bir bakıma onu revize etmiştir...

Post-Marksistler de kendilerinin Post-Modern çağın Marksistleri olarak görürler...ve sınıf içeriğinin değiştiğinden...proletarya diktatörlüğünün gereksizliğinden vs vs...bahsederler...işte Negri deki Çokluk kavramı gibi...sınıf antagonizmi yerine bu çelişki gelmiştir der...Marksizmin çelişkisinin değiştiğini "iddia" eder...

Öcalan bunu yapmıyor...o da bir antagonizma dan bahsediyor...Mülkiyetçi sistemler ile komünal-mülkiyetsiz sistemin çatışmasından bahsediyor...ve bunu her dönem için geçerli olduğundan bahsediyor...tabii ki sınıf çelişkisinin de özünde bu çelişkiden kaynaklandığını ifade ediyor...Bu ne demek denirse açıklarım fakat değişikliği göstermek için örnekledim...birisi sınıf içeriğinin döneme göre değiştiğini ya da döneme göre çelişkinin değiştiğini söylüyor...diğeri ise çelişkiyi kabul ediyor ama bunun temelinde sistem çatışması vardır diyor ve bunun bir döneminin olmadığını ifade ediyor...bu çağda da Köleci çağda da geçerli bir çelişki olduğunu ifade ediyor...

Marksın Diyalektik anlayışını eleştirir derken Öcalan diyalektiği red etmiyor...diyalektiğin neyden kaynaklandığını ifade ediyor...sınıf çelişkisinin de özünde sistem çatışmasının bir ürünü olduğundan bahsediyor...

Evet Öcalan Marksizmin temelden eleştirisini sunuyor...Paradigmasını(düşünme biçimini) eleştiriyor...fakat Post Modernistler öyle yapmıyorlar...onlar Marksizmin düşünce biçimini kabul edip onu döneme göre revize ediyorlar...bu yüzden Post-Modernizm iddiasına itiraz ettim...


evet tartışmamız devrimci-şiddet meselesi üzerine...burada belli başlı meselelere eklemeler yapamacağım..

öncelikle Öcalan devletin bir burjuva devleti olduğunu red etmiyor...onun silahlı güçlerinin de bu sınıfçı sistemin koruyucusu olduğu gerçeğini de red etmiyor...

bu konuda diyalektik anlayış gereği bir karşıtlık olduğu herkesin malumudur...ve şiddet de karşıtların iradesini diğerine kabul ettirmek için kullandığı bir araçtır...

bu konuda şiddet aracının kullanılması,karşı tarafın senin iradene doğrudan saldırıyor olması ve sana kendini kabul ettirmek istemesinden dolayı bir gerçeklik olarak ortaya çıkar...

zaten bu tespitten hareketle Devrimci Halk Savaşı kendi özgürlüğünü savunma açısından temel yöntemlerden birisi olarak bahsediliyor...Fakat kendi iradeni başkasına kabul ettirmek tek başına şiddet aracıyla gerçekleşmiyor...evet Şiddet en temel araçlardan birisi ve en etkilisi olmakla birlikte Siyaset de bu olgulardan birisidir...

yani meselemiz...devrimci şiddet ve zorun rolü üzerineyse...aslında biz burada Askeri-Politik bir olgudan bahsediyoruz demektir...Şiddet politikanın bir aracı...şiddetin amacı ise siyasal örgütlülük...Şiddetin geri plana çıktığı yerde işin içine Siyaset giriyor...Siyasetin sorunları çözemediği yerde Şiddet giriyor...

bu noktada burjuvazi tabii ki inşa ettiği devleti hem kendi şiddete dayanan zor hem de siyasete dayanan zoru ile birlikte yürütüyor...sen kendi siyasetini yürütemiyor ve örgütleyemiyorsan...şiddet ile siyasetin önünü açıp onu örgütlü hale getirmek durumundasın...

Şiddet ile Siyasetin diyalektik ilişkisi bu temelde önem arz ediyor...Egemen sınıflar bu ikisinin de tekeline sahip...kendi egemenliğine karşı olanın siyaset yapmasını şiddet kullanarak engelliyor...misal kafana göre mülkiyete dokunamıyorsun...halkı tabandan örgütleyip kendi sistemini kuramıyorsun...çünkü yasak...tek gerçek ve egemen sistem onunki...böyle bir durumda işin içine şiddet giriyor...ve kendini örgütleyebilmek,kendi siyasetini ortaya koyabilmek için şiddeti kullanman gerekiyor...tüm halkın katıldığı topyekün bir savaş stili olan Devrimci Halk Savaşı ise devrimci şiddetin vücut bulmuş halidir...


zaten şöyle bir durumdan bahsedilmiyor..Hareket devleti "çözüme" zorlayacak bunun için silahlı mücadele veriyor...aslında böyle bir şey yok...tam tersi kendi siyasetini ve programını örgütlemek amacıyla silahlı mücadele veriliyor...devlet şiddet gerçekliği öne çıkardığı ve şiddeti temel aldığı için karşı tarafta şiddet ile kendini örgütlüyor...devlet bu süreçte politikayı öne çıkarsa ve çözüme gelse demokratik siyaset olarak devam edilecek...


Kavramlara bakılarak bunlar söyleniyor...burada Öcalan şunu demiyor...en demokratik burjuva cumhuriyetlerde silahlı mücadeleye gerek yok...halk savaşına gerek yok demiyor...

Savaş kendi örgütlülüğümüzün önündeki engellerden dolayı ortaya çıkar...eğer devlet çözüme gelirse biz de siyaseti öne çıkarırız deniyor..

şu koşullarda hiçbir devlette demokratik siyaset ile demokratik konfederalizm inşa edilebilecek bir durumda değil...fakat bu olmayacağı anlamına gelmez...keza böyle bir hedef olsaydı yani ülkenin demokratikleşme seviyesi sistem-içi bir anlamda ele alınsaydı(demokratikleşme kavramına Öcalanın ve Hareketin yorumu başkadır) Türkiye de Demokratik Halk Devrimi savunulmazdı...Demokratik Türkiye Özgür Kürdistan birleşik devrimi savunulmazdı...Türkiye deki devrimci hareketlerle birlikte-ortak örgütlenme...yasal anlamda HDK/P ve illegal anlamda HBDH ye gerek kalmazdı...sistem içi bir anlaşma ile zaten KDP-YNK çizgisine gelinirdi...


fakat öyle olmadı..kendi tabirleriyle Soykırımın(bahsi geçen her türlü anlamda kölelik) Kürtçe yapılmasına karşı çıktılar...yani ekonomik-sosyal-siyasal anlamda iktidarın toplumu esir almasına kapitalizmin egemen olmasına karşı çıktılar...


zaten bunları ifade etmişim...sen ayrıetten demişsin ki devletin sınıfsal karakterinden dolayı söylediklerinin gerçekleşme imkanı olduğunu zannetmiyorum...

yani şiddetin geri plana atılıp siyaset olgusunun ön plana çıkarılabileceğini kabul etmiyorsun...zaten Teorik bir düzlemde konuşuyoruz...Askeri-Politik bir olgu olan irade ni hasmına karşı kabul ettirme olgusu...tek başına ne şiddet ne de siyaset ile inşa edilebilir...her ikisi birlikte kullanılır fakat birinin diğerine karşı üstün olması gerekir...

Devlet şiddeti değil de siyaseti ne zaman kabul eder...İkili İktidar koşullarında...yani KCK ve Devlet yapılanmasının birlikte var olduğu koşullarda...İkili İktidar nasıl gerçekleşir...şiddet kullanımıyla...hem ayaklanmayla hem de gerilla savaşıyla ya da bütünen(zaten Devrimci Halk Savaşı tabiri sadece gerilla için değil Serhildan örgütlülüğü için de kullanılır)...

bu noktada devlet şiddeti kesti ve siyaseti temel aldı ve çözüme gitti...sonrasında şiddeti temel alıp almayacağı bir bilinmezdir...bu nedenden dolayı zaten Özerkliğin bir Öz-Savunma boyutu vardır...

Şubat Devrimi örneğini vermemin nedeni bundandır...Şubat Devrimi sonucu Rusya da bir tür ikili iktidar mevcuttu...hükümet sovyet örgütlenmesini şiddet uygulayıp bastırmıyordu...bu koşullar özel koşullardır ve barışçıl geçiş imkanı olabilir deniyordu...Temmuz ayıyla birlikte Hükümet devreye girdi...Barışçıl geçiş imkanları tükendi...

evet Bolşevikler her zaman silahlı mücadele seçeneğini ellerinde bulundurdular ve diyalektik sürecin buna evrilme olasılığını her zaman dillendirdiler...biz de başka bir şey söylemiyoruz...Öz-Savunma boyutu olmadan yapılacak her türlü değişim her türlü teslimiyete sistemimizi açık hale getirmektir...

ayrı olarak belirtmek istiyorum...Venezuela,Bolivya gibi ülkelerde hem komün yapıları hem de mevcut hükümetler bir arada faaliyet yürütebiliyorlar...baştaki iktidar sol ya da ilerici vs diyebiliriz fakat eninde sonunda devlet bir burjuva-devleti ve hükümette farklı değil...üstelik Bolivarcılığın ne kadar sosyalist olduğu da tartışmalı...fakat bu yapılar özerk bir şekilde varlık gösterebiliyorlar,öyle bir hakları anayasa da mevcut...tabii ki bu süreci yaratan da Caracazo ayaklanması ve yarattığı toplumsal örgütlülüktür...yani gene şiddet olgusudur...

EZLN-Meksika süreci benzerdir...Hükümet EZLN ile barış anlaşması imzaladı fakat sonra red etti...aynı Çözüm Süreci gibi...ama Chiapas da hala özerk belediyeler var ve devlet saldıramıyor...


kısacası ikili iktidar gibi durumlar çoğunlukla iki tarafın yenişemediği ve şiddet olgusunun çözümü getiremediği durumlarda ortaya çıkarlar...bu olgu birinin diğerine saldırmayacağı anlamına gelmeyeceği gibi...Şiddetin yaratacağı sonuçlar yerine siyaset ile kitleler kandırılmaya çalışılabilir...

dediğimiz gibi şiddet siyasetin bir aracıdır...siyasetin işlemediği koşullarda onu hareket ettirmek için ortaya çıkar...kitleler nezdinde iradeni kabul ettirmenin iki yöntemidir aynı zamanda bunlar...şiddet ve siyaset...şiddet mevcut olanı yıkar...siyaset ise örgütler ve inşa eder...bunun ön plana çıkanının ne olduğunu ise belirleyen koşullardır...

fakat şu konuda hem fikiriz...şu süreçte genel anlamda burjuva-devletlerinde egemen olan ve kendi hasmına(işçi sınıfına) karşı uygulanan en etkili ve öne çıkan yöntem şiddettir...işçi sınıfının alternatif bir gücü ve kendi özgün şiddeti olmadığı için ona karşı koyacak ve asıl etkin olması gereken siyaset olgusunu geliştirecek bir örgütlülük durumu maalesef şuan yok...


Küçük burjuva mülkiyet meselesine ilişkin...ben temel geçerli olacak sınıf yapısının küçük burjuvazi olacağını söylemedim ve böyle bir şey imkansızdır...ben özel mülkiyet olacaksa küçük burjuva temellerde olacak egemen bir sınıf(burjuva) temelde olmayacak anlamında bunu söyledim...egemen üretim biçiminin kollektif mülkiyet olması gerektiğini savunuyoruz...Demokratik Özerklik süresince ve Demokratik Komünalizmi tam anlamıyla örgütlenme süresince kollektif mülkiyeti etkin kılmak ve mevcut sınıfçı-hiyerarşik örgütlenmeleri yok etmek istiyoruz...yani nihai amacımız mülkiyet olgusunun yok edilmesidir...

“Demokratik modernitedeki ekonomik birimlerde mülkiyet önemini yitirir ve ikinci planda kalır. Mülkiyet elbette ilkelere uygun tasarrufta bulunan topluluklara ait olacaktır. Ne aile ne de devlet mülkiyeti modern ekonomiye yanıt oluşturabilir. Hiyerarşik dönemden kalma devlete ve aileye özgü mülkiyet kapitalist modernitede bile varlığını sürdüremez durumdadır. Hatta şirketler bile ekonomik gerekçelerin zorlaması nedeniyle gittikçe çalışanların ortak mülkiyetine girmektedir. Fakat yine de mülkiyet normlarını birbirlerinden kalın çizgilerle ayırmamak gerekir. Tıpkı iki uygarlık sistemi iç içe yaşadıkları gibi, mülkiyet sistemleri de uzun süre iç içeliğini koruyacaktır.

http://www.komunar.net/tr/index.php?...=nivis&id=1365

Komunar dergisinden alıntıladığım bu yazıda da belirtildiği gibi bu bir süreçtir...uygarlık sistemleri iç içe varlık gösterecek fakat amacımız kollektif olanın nihai egemenliği ya da başatlığıdır..


tabii ki bu süreçlerin nasıl gerçekleşeceği meselesi tartışılabilir...ben bu işin teorik kısmındayım...pratikte bunun işler tarafları olduğunu da gördüğüm için elbette gerçekleşme imkanını sonuna kadar arayacağım...

yani burjuva devleti savaş yerine zamanla sosyal reformları ve hatta bazı bölgelerde toprak reformunu ve uzlaşmayı temel alabiliyorsa...bunu tümden KCK sistemine ilişkin de ele alabilir ve bu konuda taviz verebilir...dediğim gibi bir tarafta her şeyi kaybetmek var...hem mülkiyeti hem de siyasal iktidarı-askeri örgütlülüğü...bir tarafta ise kitleleri manüple ederek kazanma ihtimali var...bu durum hangi koşullarda ortaya çıkar dersen...savaşın kendilerine karşı döndüğü koşullarda ya da bu sürecin sonunu ufukta görebildiklerinde...onlar ufukta görüyorlarsa ne diye ilerlemiyorsun diye de sorulabilir...sen de siyaseti seçip daha çok kazanabilirsin de onun için...misal Kürtler için hem TC yi demokratikleştirebilir ve bütün halklar için kazandırabilirsin...hem de sen daha çok kitleselleşebilir ve belki kazanamayacağın sahaları kazanabilirsin...her ihtimalin üzerinde durulmalı ve buna göre mücadele edilmeli...benim düşüncem bu yönlü...


Yugoslavya örneğine ise katılıyorum...doğrusu şu şekilde olmalı ve bu eleştiriyi özellikle biz de yapıyoruz reel sosyalizme karşı...Sosyalizmi kapitalizmin yasalarıyla işletmeye kalkarsan...sonunda aynı onlara benzemek olur...bunu yapmayacaksın...

şimdilik bu kadar yazdım..
ÖzgürToplumsallık isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 10.Mayıs.2018, 22:46   #11
 
Ararat1917 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ararat1917
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 07.Mayıs.2018
Üye No: 55419
Mesajlar: 11
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
4 Mesajına 6 Teşekkür Aldı
Standart

ÖzgürToplumsallık yoldaş, cevabın için teşekkürler. Sanıyorum ki artık tartışmamıza net bir perspektif kazandırdık. Konuyu da yeterince daraltarak, ortak ön-kabüllerimizi belirledik. Post-Marksizm tartışmasını dışarıda bırakmayı yeğliyorum şimdilik. Çünkü bu da bizi bu alanın dışına doğru çıkarmakta. Üzerinde duracağımız son nokta sanıyorum ki şiddet-siyaset ilişkisi, devlet iktidarı ve buna karşı alınan tavır ve Zapatistalar örneği ile kurulan paralellik olacak.

Öncelikle ikili iktidarlar meselesinden başlayayım. İkili iktidarlar durumu elbette ki devrim süreçlerinin belirli anlarına tekabül edebilecek, ortaya çıkabilecek durumlardır. Bu durumlar karşısında alacağımız tavırları belirlemek de bizim önsel görevlerimizdir. İkili iktidar durumu ya da örneğinden yola çıkarak devletin KCK varlığını kabul ettiği koşulları ön koşul olarak alalım. Bu koşullarda burjuva devletin müzakereyi kabulü aynı zamanda bir güç toplama evresine tekabül etmektedir. Hakim konumdaki burjuva devlet aygıtı ve karşısındaki KCK kurumunun denge hali aynı zamanda yeni bir savaş pozisyonuna sıçramak anlamına gelmektedir. Ben bu örneği, belli başlı farkları olsa da, Rojava Devrimi örneğinden genişletebileceğimiz kanısındayım. Buradan Rojava Devrimimizi ve Suriye sahasını net bir örnek olarak ele almaya çalışacağım. Keza bu örnek Zapatistalarla net bir paralellik kurmamıza da olanak sağlayacaktır. Çünkü Bakur'daki pratiktense Kuzey Suriye devrimi EZLN ile net bir paralellik sunmaktadır.*

Merkezi Suriye Devleti ve Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu. Bunun koşullarını da şöyle ortaya koyabiliriz, tekçi-ulus devletçi bir sömürge devleti olarak Suriye Devleti ve onun "büyük abileri" olarak Rusya eksenli emperyalist sermaye ve irili ufaklı cihatçılar onların "büyük abileri" Emperyalist ABD ve sömürgeci TC ve de Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu (KSDF). Ortaya koyduğumuz bu önsel tablo bizim tartışmamıza net bir zemin kazandıracaktır. Ancak yine de belirtmekte fayda var bu zemin kaygan bir zemin olacaktır.

KSDF'de gerçekleşen yeni yönetim biçimi devrimci bir sürecin önünü açmakta ve mülkiyet ilişkileri konusunda devrimci dönüşümlere de sahne olmaktadır. Bu noktada zaten hemfikiriz. Benim için devrim sorunu üretim araçları üzerindeki mülkiyet sorunudur.** KSDF'deki mülkiyet ilişkilerini incelemek için bir kaç alıntı yapacağım. (Keza bu konuyla ilgili olarak Arzu Demir'in Abstrakt dergi'sinin son dosyasında güzel bir yazısı bulunmaktadır.) KSDF Kurucu Meclisi tarafından kabul edilen sözleşmenin 48. Maddesi; Komünler doğrudan demokrasinin temel örgütsel şeklidir. Örgütsel ve idari sistematik içinde, karar alma ve yönetme sistemidir. Karar alma sürecinin her aşamasında bağımsız bir konsey olarak işlerini yürütür." Bir diğer alıntı da 22 eylül 2017 yılında yapılan komün eşbaşkanları seçiminden;

"Cizîre bölgesinde 437 bin 142 kişi oy kullandı. 2 bin 551 komün için 7 bin 687 eş başkan adayı arasından 5 bin 102 aday seçildi.

Fırat Bölgesi’nde 135 bin 661 yurttaş ve 772 göçmen oy kullandır. 849 komün için 3 bin 192 kişi aday olurken, bin 698 eşbaşkan seçildi.

Efrîn Bölgesi’nde 155 bin 697 yurttaş ile 5 bin 395 göçmen oy kullandı. 415 komün için bin 440 kişi aday oldu. 830 eşbaşkan seçildi"


Yukarıdaki örneklerle hem kendi teorik zeminimi hazırladım hem de dışarıdan okuyan arkadaşlar için bunun neden bir devrim niteliğinde olduğunu açıklamaya çalıştım. Nihai olarak KSDF'de mülkiyet ilişkileri burjuvazi aleyhine bozulmuştur. Komün-kooperatifler ve bunların doğrudan yönetime katılmasının önü açılmıştır. Lakin bu durum KSDF ve Suriye Devleti'nin uzlaşısının değil savaşının ön koşulu olmuştur. Suriye'de mesele artık emperyalistlerin de tamamıyla burjuvazi lehine çalıştığı yeni bir savaş koşullarını öncellemiş ve bu sebeple de emperyalistler KSDF üzerinde hem politik baskı hem askeri operasyonlar başlatmıştır. Keza Suriye Devleti'nin işgalci tanımladığı TC'ye karşı net bir hamlesinin olmaması (göstermelik hamleleri kenara bırakıyorum) bu durumun net bir göstergesidir. Evet ikili iktidar vardır bu denge koşulları geçici olarak Devrimimizi, Suriye Devleti'nin savaş politikasından uzak tutmuştur. Ancak Devrimimizin son kertede hesaplaşması gereken şey yine bu ikili iktidar durumudur. (Bu noktada ayrı bir parantez olarak şunu da söylemem lazım KSDF'nin geleceği sorunu aynı zamanda Türkiye halklarının da devrim sorunuyla alakalıdır.) Bu noktada Suriye Devleti'nin (ya da herhangi bir "hegomonik devlet gücünün") temel güdüsü böylesi bir mülkiyet biçimini lağvetmek, onu kendine eklemlemek olacaktır. Keza ABD'nin bölgede böylesi hedefleri de vardır. Küçük bir ulusdevletçik kurmak, emperyalist sömürünün engellerini ortadan kaldırmak vs. Burada o zaman sorunumuzu tekrar ortaya koymamız gerekiyor. Merkezi Suriye Devleti ve Emperyalist Güçler, KSDF devrimi ile uzlaşacak mıdır? Ya da savaşsız bir biçimde varlığını sürdürmesini "mecburen" kabul mü edecektir? Yoksa her bulduğu fırsatta ona saldıracak, onun yönünü bir biçimiyle sisteme mi entegre etmeye uğraşacaktır? Elbette KDP-YNK çizgisinde bir hareket olsaydı, bu emperyalistler açısından bir problem çıkartmayacaktı. Ancak verili durumda problem büyüktür. Burjuva mülkiyet biçimiyle çatışık (her ne kadar belli başlı kararsızlıkları olsa da çatışık) bir yapının devamına göz mü yumacaktır? Doğal olarak varacağımız son perspektif bizim yine başlangıçtaki hareket noktamız olacak. Devrim, burjuva mülkiyet biçimini hedef aldığı sürece, sosyalist ekonomiye doğru ilerlemekle yükümlü olmaktadır. Keza bu noktada ara çıkış deneyimleri büyük zorluklarla karşı karşıya kalmaktadır. Elbetteki KSDF devrimi (bana kalırsa) bugüne kadar gördüğümüz demokratik halk devrimleri örneklerinden farklı bir örnektir ve bence daha ileri bir noktaya tekabül etmektedir. Ancak bu devrimin temelde artık iki sorunu vardır. Birincisi gideceği yön, ikincisi de merkezi devlet aygıtıyla ilişkileniş biçimi. Teorik ufuktan yoksun olsa idik, herhalde Hizbullah'ın Lübnan Ordusu'na katılması gibi ya da Haşdi Şabi'nin Irak Ordusu'na katılması gibi YPG'nin de SAA'ya katılabileceğini düşünebilirdik. Ancak bizim buradaki temel meselemiz belli güçlerin iş birliğinden ziyade iki ayrı sistemin, iki ayrı mülkiyet biçiminin çatışması olduğundan bunun bir gerçekçiliği olmadığını biliyoruz. Benim savım son tahlilde KSDF, Merkezi Suriye Devleti ile çatışmak ve onu bertaraf etmek zorundadır. Çünkü Merkezi Suriye Devletinin de şu andaki konumu yeni bir savaşı daha üst bir biçimde örgütleme konumudur. Bunun en bariz örneği Afrin'de işgalci bir gücün, işgaline seyirci kalmasıdır. Bu bütün burjuva siyasetinin durumunu ve konumunu ortaya koymuştur. Devrimin kaderi, son kertede, merkezi devlet aygıtı ile çatışma ve onu bertaraf etme sorununa doğru ilerlemektedir. Bu noktada bazı tartışmaları tekrar gündeme getirebiliriz. Taban inisiyatifinin gelişkin kurulması ve politikaya halkların katılış biçimi vesaire. Bunlarda uzlaşabiliriz ancak uzlaşamayacağımız bir diğer konu ise bence devrimin devamlılığı için gerekli olanın merkezi planlı ekonomi olduğudur. bu noktayı da bir kenara koyuyorum tekrar. Yani toparlayacak olursam bu kısmı, EZLN ile kurduğumuz paralellik ve Rojava Devriminden KSDF'ye gelişen süreç son kertede -kendi özgül koşullarımız gereği- Merkezi Suriye Devleti şahsında emperyalist güçlerle çatışmak zorundadır. Merkezi devlet aygıtı ve emperyalist güçler bu denge aşamasının her anında devrimi boğmaya yönelik hamlelerini sürdürecektir. Keza üzücü olan da bu noktada, emperyalizmin göreli denge koşullarını daima Devrimimiz aleyhine bozabilecek olduğudur. Bu sebeple benim ele aldığım ve sonlandırdığım burada müzakere ve eşit ilişkileniş biçimlerinin bu mülkiyet biçimiyle olmayacağı, bunun burjuvazi tarafından bir savaş sorunu olacağı ve bunun son kertede merkezi devlet aygıtının bertaraf edilmesi ile ortadan kalkacağıdır. Bu noktada devrimimiz (gerek rojava-suriye, gerek bakur-türkiye) son kertede güç birliği ile merkezi devlet aygıtlarını bertaraf etmek zorundadır. Belirli aşamalarda oluşabilecek denge durumları da bu yönlü bir savaş için sürekli bozulmaktadır/bozulacaktır.

Bir diğer açıklık getirmek istediğim konu ise şiddetin, siyasetin bir aracı olmadığıdır. Aslen şiddet ve savaş politikanın en yoğun halidir. O politikanın yeni güç araçlarıyla sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Bu noktada taktiksel yaklaşımlar elbette makuldür. Bu sebeple bunun sadece siyasetin bir aracı olmadığı siyasetin bir biçimi olduğunu söylemek istiyorum. Uzlaşmaz çelişkilerin tek çözüm yolu da şiddettir ancak bu politika dışı bir şiddet değil doğrudan politika yapmanın bir biçimi olarak şiddettir.

Son olarak; temelde bazı görüş farklılıklarımızın olması normal. en nihayetinde konumlanışlarımız gereği farklı düşünüyor ve farklı yorumluyoruz. Burada problemli olan durum temele neyi aldığımızdır. Ben doğrudan burjuva devlet aygıtının bertaraf edilmesi ve proleterya lehine bir devlet aygıtının geçici inşasından yanayken, senin (ve hareketin) tutumu demokratik zeminin, müzakerenin koşullarının yaratılması. (müzakere koşullarından kastım, egemen gücün, iradeyi kabul edecek konuma getirilmesi.) Burada temelde bir farklılık varken bence günümüz koşullarında ortak bir zemin sağlanabilir. Sağlanmakta da zaten.

*Bakur pratiğinin, EZLN pratiğinden çok temel bir farkı çok şiddetli bir pratik olması ve TC'nin hiç bir biçimde uzlaşıya yanaşmamasıdır. ancak Rojava'da gerçekleşen pratik, Suriye Devletinin belirli koşullar gereği geçici uzlaşıya yanaşmasıyla, EZLN'ye bir paralellik sunmuştur. bu açıdan Bakur'dansa Rojava daha yakındır şimdilik.

**Kadın sorunu da bir devrim sorunudur bu arada. Patriyarkal ilişkileniş biçimi de bir devrim sorunu olarak görülmelidir. Patriyarkal ilişkileniş biçimleri de yok edilmeden bir devrimden bahsetmek pek mümkün değildir. Bu anlamda rojava pratiği patriyarkal kapitalizme karşı açılmış bir bayrak olarak önemlidir. Hele ki devrimler tarihinde özel bir yere sahiptir. Bir kadın devrimi olarak Rojava devrimi bu açıdan da çok önemli bir momenttir. Bu dipnotu da yanlış anlaşılmamak için açtım
Ararat1917 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11.Mayıs.2018, 16:45   #12
 
ÖzgürToplumsallık - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ÖzgürToplumsallık
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 11.Ocak.2016
Üye No: 54673
Mesajlar: 362
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 86
146 Mesajına 233 Teşekkür Aldı
Standart

Ararat1917 yoldaş...senin söylediklerini ve endişelerini gayet iyi anlıyorum...aslında tamamen farklı bir meseleden bahsetmiyoruz bunu da belirtmek istiyorum...

Burjuvazi,bir egemen sınıf olarak şiddetle sürdürdüğü iktidarını tabii ki öyle kolay kolay bırakmaz...bu konuda ben de sen de hareket de hemfikir...temel problem bu şiddet sürecinin-sarmalının illaki karşı tarafın tümden imhası şeklinde son bulup-bulmayacağı meselesidir...

Devlet mevcut üretim ilişkilerinin değişimini engellemek adına tabii ki kendi yasalarıyla karşı tarafa şiddet uygulamaktadır...bu hem karşı tarafın örgütsüzlüğünün hem de alternatif sistemin inşa edilememe nedenidir...

Devrimci Şiddet temel anlamda 2 olguyu beraberinde yaratır...birincisi ve en önemlilerinden...mevcut egemen sınıfların şiddetine-gücüne karşı koyduğu için kitleler nezdinde kendini meşrulaştırır ve kitleselleşir...ikincisi ve özündeki amaç...alternatif sistemin kökleşmesini sağlar...

Burjuvazinin bugün iktidarda olmasının temel nedeni aslında bu 2 olgudur...kitlelerin silahsızlandırılmış olması ve alternatif sistemi bunun üzerinden yaratamıyor olmaları...böylece egemen sınıflar kendilerini sanki tek güçmüş gibi ve devrimi olamayacak bir şeymiş gibi sunarak iktidarlarını devam ettirirler...

bu sürecin alternatifi tabii ki sınıf mücadelesi(her anlamda yani cins mücadelesi ve etnik mücadeleyi de içerir) dir....sınıf mücadeleside haliyle devlet şiddetine karşı devrimci bir şiddet uygular...Fakat temel problemimiz bu karşılıklı şiddet olgusu nereye kadar sürecek...nereden sonra sürmeyebilir...

hem fikir olunan nokta...burjuvazinin kendi egemenliğini ve üretim ilişkilerinin değişimine engel olması...bu doğrudur bunu engellemek isteyeceklerdir bu temelde devrimci şiddet ve devlete isyan gereklidir...

Ama her şiddet süreci illaki karşı tarafın "imhası" şeklinde son bulmaz...üstelik bir savaş belli bir noktadan sonra egemen sınıfların da işine gelmiyorsa sürdürülmez...misal geniş ayaklanmaların olduğu...silahlı mücadelenin egemen sınıflara binbir türlü zarar verdiği...sömürüyü devam ettirmek adına daha çok harcama,daha çok bedel ödeme ve daha çok kayıpla işin içinden çıkılamıyor...ve üstelik artık kitleler bu şekilde yönetilmek istemiyor...yöneticiler de bu şekilde yönetemiyorlarsa...bu süreç derinleşmeden karşı taraf hemen müzakere sürecine gelecek...ve devrimci şiddet bu konuda geniş bir kazanım elde edecektir...


son cümlelerinde demişsin ya...ben ve hareketin tutumu devletin demokratik müzakere zeminine çekilmesi hedefimiz diye...aslında değil...daha doğrusu bu süreç PKK açısından şöyleydi...Üçüncü Stratejik Dönem diye tabir ettikleri dönemde mücadele tarzı demokratik siyaset ve serhildanlar üzerinden devleti çözüme zorlamak ve siyasal çözüm yoluyla programı uygulamaktı...bu olmayınca Dördüncü Stratejik Dönem başladı dendi...bu dönem aslında bir ideolojik tartışma sürecinin sonunda gerçekleşti ve dendi ki...önemli olan sürecin gelişmesi değil...süreç gelişmezse karşı tarafın imhası üzerinden savaşla inşa olur...süreç gerçekleşirse de siyaset öne çıkar dendi...

Bu konuda Kuzey Suriye meselesine de değinmem gerekiyor...ve haliyle Çözüm Süreci meselesi de buradan irdelenebilir...

Suriye rejimi bugün Rojava ve Kuzey Suriye halklarına karşı giriştiği saldırı planlarıyla ve üstüne üstlük bunu TC gibi işgalci bir güce göz yumarak yapmasıyla...zaten çözümsüzlüğü kendi kendine dayatmaktadır...

bugün Suriye de bir çelişki var...3 konsept var...2 tanesi sistem içi...1 tanesi sistem dışı bir konsept...

2 sistem içi konsept...TC aracılığıya uzlaştırılarak...sistem dışı konsepte karşı saldırtıldı...bu noktada sistem dışı konseptin sistem içi konseptlere dahil olması...hareketi teslim alma amacı güdüldü...

fakat bu süreçler işlerken...TC işgalci devleti bir yandan...Afrini işgal edip kendi çetelerini ve dahi yayılmacı siyasetiyle kendi egemenliği oraya kurmaya başladı...tabii ki buna Esad Rejimi içinden tepki gösteren "kesimler" de oldu...Hatırlarsan Esad rejimine bağlı bazı milisler Afrine geçip TC ye karşı savaşmaya başladı...

sonra anlaşıldı ki...bu milisler Esad rejiminin ortak savunmaya girmeyişine muhalefet edip...Efrine yardıma koşmuş milislermiş...Esad ın bunlara engel olmayışının nedeni ise malum...sözde kendi toprağı ama koruyamıyor...bizim de bu savunmada tuzumuz var demek için bu kesimlerin geçip-savaşmalarına göz yumdu...


Şam da Halep de ve benzeri yerlerde...bir sürü Kürt ve Kürdistanlı insan yaşıyor...orada yaşayıp de Rejim içinde olmuş olan fakat Kürtleri dost gören bir sürü insan olduğu biliniyor...Kuzey Suriye federasyonunu kabul etmeye razı olan bir sürü insan olduğu biliniyor...

buınları da geçtim sevgili dostum...Rojava da bugün Arap aşiretleri var...içlerinde aşiret reisliği var...ama Rojava devrimine yardım ediyorlar...bir reis kendi egemenliğini tehdit eden bir sistemi neden kabul eder...

1-Rojava bütün aşiretlere eşit yaşam koşulları sunuyor.Merkezi yönetime muhalif olan aşiretler ve özellikle Kürtlerle arası iyi olanlar bu sistemde önemli mevzilerde yer alabiliyor
2-Rojava daki sistem reisliğe karşı ama reisliği resmen kaldırmıyor.Aşiret temsilcilerine diyor ki...biz aşiret içinde komün ve meclislerimizi örgütleyeceğiz...kadınları örgütleyeceğiz...siz buna izin vereceksiniz...biz de size karışmayacağız...aşiret yapılarıyla ortaklaşacağız...

buda aslında üretim ilişkileri noktasında atılmış önemli bir adım...Aşirete savaş açılsa...toptan bütün aşiret Sisteme karşı çıkacak...aşiretin kendi iç kuralları ancak aşiret üyeleri tarafından değiştirilmeli ve bunlar sisteme dahil edilmeli...o zaman eşirt şartlar temelinde şiddetin değil de siyasetin temel alındığı bir sistem kuralım deniliyor...


geçmişte Polisario Batı Sahra daki aşiretler için aynı tarzı benimsemişti...böylece hem halk komiteleri örgütlenioyrdu hem de aşiret çatışmalarının önüne geçilip aşiretler Sahravi halkı olarak birleştiriliyordu...

sonuç olarak Rejim içinde de böyle güçlerin olduğu gizli değil...varlar ve üstelik Kuxey Suriye defki sistemle anlaşıp karşıtlarına(ÖSO,TC çetelerine karşı) ortak bir savunma temelinde mücadele verebilirler...

bugün Suriye de sorunlar nasıl çözülecek...Rejim Kuzey Suriye sistemini yıkabileceğini düşünüyorsa bu çok büyük bir hayal olur...bir sürü yerde darbe yiyen kendisiydi...daha beter olur...

buün ÖSO ve DAİŞ çetelerine karşı bir avantaj elde etmişlerse...Rojava sistemi onlara saldırmadı diyedir...bulunduıkları duruma şükredip ortak anlaşma zeminine gelseler sorunlar şimdiye çözülmüştü...kendi egemenliklerini kaybedeceklerini düşünüp bunu uygulamıyorlarsa...böyle bir durum şuan bile gerçekleşmiş durumdas...fiilen Kuzey Suriye de yoklar...kendi topraklarında da ne kadar olacaklar muamma...

misal Mihraç Ural gibiler...Rejime bağlı olup da Rojava sistemini sahipleniyorlarsa boşuna değil...gelecek dönemlerde kullanılacak eleman olarak sistem dahilindeler...
ÖzgürToplumsallık isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11.Mayıs.2018, 19:14   #13
 
Ararat1917 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ararat1917
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 07.Mayıs.2018
Üye No: 55419
Mesajlar: 11
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
4 Mesajına 6 Teşekkür Aldı
Standart

ÖzgürToplumsallık yoldaş, aslında tartışmamızın şimdilik bize ufak görünen ayrılık noktası, sanıyorum ki giderek daha büyük bir teorik açı farkına tekabül ediyor. Elbette ki bugün KSDF için aynı noktadayız lakin gelecek tahmini konusunda temelde ayrımlarımız var. Öncelikle şöyle başlamalıyım sanırım;
"temel problem bu şiddet sürecinin-sarmalının illaki karşı tarafın tümden imhası şeklinde son bulup-bulmayacağı meselesidir..." tam bu noktada büyük bir ayrımın izleğini bulabiliriz aslında. Bana kalırsa bu süreç daimi olarak kendini daha üst ve daha şiddetli bir çelişkide yeniden örgütlemekte ve konumlandırmaktadır. Bundan iki sene önceki konumlanışlar ile bugünün konumlanışları arasındaki büyük fark da buradandır aslında. Baas Rejimi ile KSDF çatışması her geçen an daha da büyük bir çatışma üzerinden yeni konumlarını ortaya koyuyorlar. Aslen bu şiddet sorunu antagonist çelişkiler söz konusu olduğunda bir sınıf olarak proleteryanın, burjuvaziyi tam anlamıyla alt etmesiyle çözüme kavuşabilecektir. Ancak burjuva devletin tasfiye olduğu koşullarda, toplumsal öznelerle müzakere zemini bulunabilir. Verdiğin Arap aşiretleri örneği aslında bunu doğrulamakta. Aşiretlere sunulan anlaşmaların -hepimiz biliyoruz ki- içeriği KSDF sistemini kabul etmesi eksenine dayalıdır. Ancak burada aşiretler, toplusal gruplardır ve bence de toplumsal gruplarla müzakere birincil yol olmalıdır. Fakat ayrımımızın başladığı nokta; geçici, kısmi denge durumları içerisinde egemenlerin bu dengeyi devrim aleyhine bozup bozmayacağı ve bunun varacağı son noktadır. Senin bahsettiğin nokta yani, egemenler için savaşın sürdürülemez hale gelmesinin ön koşulu nedir? Burada ütopik sosyalistlerin savlarına benzer bir sav görüyorum;
"misal geniş ayaklanmaların olduğu...silahlı mücadelenin egemen sınıflara binbir türlü zarar verdiği...sömürüyü devam ettirmek adına daha çok harcama,daha çok bedel ödeme ve daha çok kayıpla işin içinden çıkılamıyor...ve üstelik artık kitleler bu şekilde yönetilmek istemiyor...yöneticiler de bu şekilde yönetemiyorlarsa...bu süreç derinleşmeden karşı taraf hemen müzakere sürecine gelecek..."

Burjuva üretim ilişkilerinin büyük ölçüde baltalandığı ikili iktidar koşullarında elbette burjuvazinin böylesi taktik suskunluk hamleleri olacaktır. Ancak burada bu suskunluk evresi ve denge durumu, burjuvazi tarafından daima, devrimci iktidar aleyhine bozulmak istenecektir. Bunu şöyle açıklamak gerekli aslında, neoliberalizm koşullarında sermaye, kendi sömürü alanında bir alan bırakmak istememektedir. Keza emperyalist kapitalizmin yaşadığı varoluş krizi de sermayenin işgal saldırılarını hem genişleme hem de derinleşme biçiminde var etmektedir. Açıklamak gerekirse genişleme, kapitalistleşmemiş ilişkilerin kapitalize edilmesi, derinleme ise sömürüyü arttırma yolunda, emekgücünün ucuzlaması, kamu mülkiyetlerinin piyasalaşması vesaire. Peki bu koşullarda sermaye sahipleri, böylesi bir devrimci iktidarın varlık koşullarını nasıl kabul edebilir? Savaşın belirli bir anında üstünlük sağlayamayacağını anlayıp geri çekilebilir. Ancak bu onların (ve kapitalizmin temel yasasının) bir çelişkisi olacaktır. Keza her fırsatta bunun aleyhine hücum edecek ya da içeriden, ilişkileri ve üretim ilişkilerini kapitalize etmek yoluyla sisteme çevirmeye çalışacaktır. Burada karşıt gücün yok edilmemiş olduğu koşullar tekrar bir savaşın farklı konumlanışlardan başlatılması ve bir üst çelişkiye sıçratılması anlamına gelmektedir. Hele burada örneğimiz Kuzey Suriye olduğu için durum çok daha komplike bir hal almaktadır. Keza ortadoğuda yükselen bir devrimci dalganın etkisinin hiç de azımsanmayacak kadar büyük olacağını tahmin ediyoruz. Bu noktada temel ayrımımız şudur; ben ikili iktidarın, burjuvazi aleyhine tekrar bir hücum ya da teslim alma yoluyla tek ve devrimci iktidara yöneltilmesi kanaatindeyim. Bu merkezi, burjuva devlet aygıtının yok edilmesi anlamına gelecektir. Yani müzakere koşulları, bir sonraki savaşın hazırlanmasının koşullarıdır. Elbette rejimin nasıl ki Kuzey Suriye'yi içten çürütme saldırıları varsa taktiksel olarak devrimimiz de Rejim içindeki ilerici güçlerle ittifak yapabilir ve onları kendisi lehine ilişkilere çevirebilir. Bu taktik ilişkiler devrim stratejisinin ögesidir. Lakin ilk ayrımımızı burada ortaya koymak gerekli; devrimci zor, düşman kuvvetini ortadan kaldırıncaya ya da teslim alıncaya kadar geçerli tek nihai çözümdür. Elbette siyaset ve müzakere alanları açık bırakılabilir ancak nihai sonuç için -bence- geçerli tek çözüm devrimci zorun, egemen gücü teslim alması ya da imhasıdır. Bu ufak bir ayrım gibi görünse de büyük bir teorik açı farkı doğuruyor.

Sınıf mücadelesi konusunda, parantezle belirttiğin konu da aslında bir açı farkı oluşturmakta Ben bu noktada antagonist iki çelişkiden bahsedebilirim. Birincisi proleterya-burjuvazi çelişkisi ve ikincisi de kadın-patriyarka çelişkisi. Bu noktada bana kalırsa bu iki çelişki dışında bütün çelişkiler uzlaşıya evrilebilecek, belli ön koşullar sağlandığı sürece, müzakere ile çözülebilecek sorunlardır. Bu sebeple örnek vermek gerekirse ulusal sorun, sistem içi bir çözüme doğru gidebilir ve ulusal hakların sistem içi çözümü kabul edilebilir. (Türkiye'de devletin yapısı ve rejimin köklü bir değişimini ön şart koşsa da teorik açıdan mümkündür.) Ekoloji sorunu da aynı şekilde. Lakin Proleterya-Burjuvazi ve Kadın-Patriyarka çelişkisi uzlaşabilir ve müzakere edilebilir çelişkiler ortaya koymamaktadır. Bu noktada aslında olumlu bir eleştiri olarak Rojava pratiği ve YPJ tekrar ortaya konabilir. Kadın Özgürlük Mücadelesinin tek müzakere koşulu (uzlaşı demiyorum) örgütlü erkeklerin, silahlı kadınlar karşısında teslim olup, müzakereyi kabul etmesidir. Müzakere süresince de kadınların silahlı bir biçimde, erkeklik üzerinde tam hegomonya sağlamasıdır. Bu Kuzey Suriye'de gördüğümüz önemli olumlu, devrimci pratiklerden birisidir.

Bu iki temel fark bence büyük bir teorik açı farkı doğurmakla birlikte, seni iyi anladığımı düşünüyorum. Maalesef Polisario hareketi hakkında pek bir bilgim yok. Bu sebeple, açığımı kapatmak için bunu araştıracağım. Efrin konusunda Esad Rejiminin bir kaç göstermelik adımını bir kenara bırakarak egemen tavırdan bahsettiğimi belirtme sebebim de, aslında bizim "sol"umuzun bu durumu çok büyüttüğünü düşünmemden. Esad, en nihayetinde, belirli bir savaşlar ve güçler dengesinin değiştiği koşullarda "Kürt varlığını" yeni tanımış bir diktatördür. Bu sebeple de tavırlarında bir samimiyet görmüyorum. Bu sebeple de egemen tavrı genel tavır kabul ediyorum esad için.

Ben yararlı bir tartışma olduğunu düşünüyorum. Samimi eleştirilerin ve cevapların için teşekkürler yoldaş bu iki nokta bizim anlaşamadığımız ve sanırım teorik konumlanışımız gereği şimdilik anlaşamayacağımız noktalar. Ancak pratik bize her şeyin doğrusunu ve gerçekliğini net olarak gösterecektir. Devrimci selam ve saygılar slav û rez
Ararat1917 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12.Mayıs.2018, 16:29   #14
 
ÖzgürToplumsallık - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ÖzgürToplumsallık
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 11.Ocak.2016
Üye No: 54673
Mesajlar: 362
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 86
146 Mesajına 233 Teşekkür Aldı
Standart

Ararat 1917 yoldaş...burada bahsi geçen hareket,karşıt sistemlerin çatışması gerçeğini zaten kabul ediyor...fakat iki sistemin bir arada var olmayacağı iddiasına karşı çıkıyor...bu Sovyet Revizyonizminin "barış içinde bir arada" yaşaması gibi bir şey değil...Diyalektik kavramının özünde var olan "zıtların birlğidir"...ve bu birlikteliğin hangi araçlarla süreceğini yani çatışmanın araçlarının ne olacağını da koşullar belirliyor...

burada tabii ki diyalektiği anlama noktasında bir farklılık vardır...

bir hareket silahlı mücadeleyi iktidar-devleti ele geçirme temelinde değil de...kendi kuracağı sistemin önündeki engelleri kaldırma(öz-savunma) olarak görüyorsa burada ideolojik farklılıkların olması gayet doğaldır...

Hareket iktidar-devlet kavramını eleştiriyor...onun yerine iktidar-devlet olmayan bir sistemin inşasını hedefliyor...bunun silahlı mücadele ve savunma-güvenlik boyutu ise...haliyle devletin ele geçirilmesi veya direkt imhası olarak değil...devlete karşı ona rağmen örgütlenme olarak işletiyor...

bu bilinmeyen bir durum değil...devlet sınıf-cins-ulus vb olguları kendisi çözmeyecek...bu çözümü kabul edecekleri falan da yok...kabul edecekleri şey sistemin kullanacağı araçlar ve argümanlar meselesi...


yani silah-şiddet aracı ve argümanları mı kullanılacak...yoksa barış-çözüm ve siyaset argümanı mı kullanılacak...

siyaseti ön plana çıkarmak,üretim ilişkilerinin ve sistemin özünün değişmesini kabul etmek değil ki...karşıt sistem kendi yapısını koruyacak ama bunu siyaset üzerinden işletecek...


Öcalan ne diyor...KCK yapısı legalleşmeli...bunun anlamı KCK yapısı kabul edilmeli ya da devlet tarafından bizzat inşa edilmeli ya da önü açılmalı demek değildir...KCK yapısının önündeki şiddet-zor engelinin kalmasıdır...bu aynı zamanda devletin karşısındaki devrimci şiddet-zor engelinin kalkması anlamına gelmektedir...buradaki mesele iki farklı sistemin kullandığı argüman-araçların değişmesidir...biçimler değişmemektedir...

yani bu şöyle bir anlama gelmemektedir...burjuvazi savaşın bir kısmında geri çekilecektir...böyle bir şeyden bahsedilmiyor...tam tersi çelişki de kullanılan argümanlar-araçlar değişecektir...

Gerilla devlete demiyor...çözüm olacaksa Kuzey Kürdistani KCK yönetimine devret...gerisi sende kalsın...artık KCK yapısının inşa edilmesinin aracı gerilla olmasın toplumsal örgütlülük-kitle faaliyetleri ön plana çıksın...yani demokratik-politik faaliyet temel araç olsun...bu söyleniyor...


sevgili dostum...ben genel anlamda söylemlerimi toparlıyorum...belki de hep aynı şeyleri söylüyoruz gibi oluyor ama bence değil...

1-Siyaset aracının etkin olmasının gerekliliğinin isyan-şiddet olgusu olduğunu kabul ediyorum
2-Egemen sistemin her türlü argümanı(silah kadar siyasetide) etkin olarak kullandığı gerçeğini ifade ediyorum
3-Siyasal Çözümün amacının devletin KCK yönetimini tanıması ve inşası olarak değil...bu yapının inşasının önündeki engellerin kaldırılması olarak görüyoruz...bu sürecin de özünde ikili bir iktidar sürecini teşkil ettiğini ve her iki savunma gücüne sahip örgütlenmenin tekrar bir savaşa girme olasılığını dışlamadan temel olarak kitleler üzerindeki faaliyetlerin temel olacağı tespitini yapıyorum...

bu meselenin kendisi teorik açıdan geçerlidir...bu süreç askeri-politik bir irade kabul ettirme savaşıysa...askeri yönün öne çıktığı koşullar gibi...politik yönün öne çıktığı koşullar da yaratılabilir...bunun ne zaman ilk ne zaman sonra yaşanacağını ise mevcut koşullar belirleyecektir...

İktidar hedefli bir hareketin silahlı mücadele anlayışı,iktidarın teslimi üzerinedir...bu hareketin zaten bir çözüm işletmesi gibi bir amacı olamaz...ancak devrimci bir ayaklanma süresince bir ikili iktidar oluşma ihtimalinde devlet bu ikili iktidar yapısına şiddet ile müdahale etmiyorsa...siyasetin ve kitle faaliyetinin temel olması gibi bir durum yaşanabilir...

Ancak karşımızda iktidar hedefli olmayan...iktidar-devlet dışı örgütlenmeyi savunan...ve haliyle devlet yapısına gerek duyulmadığı tespitini yapan bir hareket var...bunu yaparken çelişkinin silahlı boyutunu yok saymıyor...ne çözüm sonrası ne de öncesi için öz-savunma boyutunu her zaman savunuyor...

devleti savunmayan...mevcut devletin de zamanla toplumsal örgütlülükle güçsüzleştirileceğini-yok edileceğini savunan bir hareketin...silahlı mücadele vermedeki amacı kendi toplumsal örgütlülüğünün önündeki engellerin kaldırılmasıdır...devletin şiddetine karşı siyasal çelişki ve siyasal mücadelenin ön plana çıkmasını hedeflemektedir...


Çözüm-barış inşa sürecinin ürünü değiller...devletin dönüştürülmesi sürecinin bir ürünüdürler...bu dönüştürme de devletin argümanlarının-araçlarının değiştirilmesi temelinde ifade ediliyor...

Öz-yönetim ve daha geniş anlamda Demokratik Konfederalizm ise bir inşa sürecinin ürünüdürler..yani toplumsal-devrim sürecinin ürünüdürler...bu sistemlerin nasık ve hangi koşullarda inşa edileceğini belirleyen de karşıt-sistemin gösterdiği tavır ve araçlar olacaktır...

yani savaşla doğrudan mı...yoksa çözüm ile kitlesel faaliyet-siyaset üzerinden mi...fakat bu ikisi birbirinden ayrı olgular değil...savaş çoğunlukla çözüm faaliyetinin önünü açıyor...ve kitlesel siyaset olmadan da savaşı yürütmek imkansızdır...

bu yüzden tümden bu olguları Askeri-Politik adlı kavramda ifade edebiliyoruz...bu iki kavramın(askeri ve politik) diyalektik bütünlüğü meselesi önemli...kimin ne zaman öne çıkacağı...hangi şartlarda örgütleneceği meselesi önemli...


Not:aslında sevgili dostum...ulusal sorun ve ekolojik sorunların da nihai çözümü burjuva mülkiyet ilişkilerinin tasfiyesindedir...

Kürtlerin diğer uluslar gibi bir ulus-devlete sahip olmaları sömürgeciliği bitirir ya da biçimini değiştirir ama ulusal sorunun meselesi sadece sömürgecilik değil aslında ulusların bütünleşmesi meselesidir...ve kapitalizmin en temel argümanı ve ideolojisi olan milliyetçilik olmadan ne işçi sınıfı sömürülebilir ne de kendi egemenliğini sürdürebilir...o zaman sömürü açık-seçik belli olur...işçiler de her zaman kendileri için değil başkaları için çalıştıklarının farkında olurlardı...fakat milliyetçilik ile eşitsiz dağılım üzerinden sanki kendileri içinde(ülkeleri için) çalışıyorlarmış gibi düşünürler...bir işçi aristokrasisi nin oluşmasına neden olur bu süreç

Ekoloji için de aynısı geçerli...azami kar anlayışına sahip bir sistemin doğa üzerindeki her türlü mülkiyetçi isteklerini bitirmesi imkansızdır....Çevrecilik başka Ekoloji başka...Ekoloji doğanın bir parçası olarak insanın doğa-bilimi çevresinde kendi yaşamını şekillendirmesi...Çevrecilik ise adı üstünde insanın dışındaki(çevresini) düzgün-temiz tutmasını ifade eder...

Ekoloji sistem dışı...Çevrecilik sistem içidir...Doğa üzerindeki mülkiyet olgusu ne zaman biter...İnsanlık ne zaman herkesin ihtiyacına göre ilkesine döner...işte o zaman gene doğanın ihtiyaç kanununa dönülmüş ve Ekolojik ilke gerçekleştirilmiş olur...

Konu ÖzgürToplumsallık tarafından (12.Mayıs.2018 Saat 16:33 ) değiştirilmiştir..
ÖzgürToplumsallık isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 2 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 2 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com