Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Devrim Tarihi > Türkiye Devrim Tarihi

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Sol içi şiddette, biz dâhil, kimse günahsız değil!
Cevaplar
7
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
3587
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 04.Mayıs.2015, 06:35   #1
 
turgut_fatsa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
turgut_fatsa
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 20.Nisan.2013
Üye No: 48375
Mesajlar: 2,873
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1,271
821 Mesajına 1,338 Teşekkür Aldı
Standart Sol içi şiddette, biz dâhil, kimse günahsız değil!

Mustafa Kaçaroğlu anlatıyor: Sol içi şiddette, biz dâhil, kimse günahsız değil!



‘Mahir Çayan'ın kemiklerini kimsesizler mezarlığından aldık, yeni kefen dikip gömdük’



- A +
HABER Hazal Özvarış
TARİH04 Mayıs 2015 00:04


inPaylaşın


Dünyada '68 fırtınasının dalgaları Türkiye'nin kıyılarına vurduğunda Ankara'da Siyasal Bilgiler Fakültesi kaynıyordu. Gençlik liderleri, sonradan Dev-Genç'e dönüşecek, THKP-C'leri, THKO'ları, Kurtuluş'ları ve solda daha nice örgütü doğuracak fikir kulüpleri içinde toplanmış "devrim"i tartışıyorlardı.
Sağla, özellikle devletin resmi ideolojisi hâline gelmiş Türkçülüğü siyasette sahiplenen MHP ve ona bağlı Ülkü Ocakları'yla çatışan sol, çok geçmeden kendi içinde de ayrışmış, yer yer çatışmaya başlamıştı.
Mekteb-i Mülkiye'nin o zamanki çatısı altında kimler yoktu ki…
Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy, Cahit Talas, Mete Tunçay, Baskın Oran ve Turan Güneş…
Ve onların öğrencileri:
Mahir Çayan, Abdullah Öcalan, Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Uluç Gürkan, Hüseyin Cevahir, Yusuf Küpeli, Oktay Etiman, Şadi Somer, Okay Gönensin, Sabahattin Kurt, Kamil Dede, Nasuh Mitap, Abdülkadir Aksu, Melih Gökçek, Murat Karayalçın, Mesut Yılmaz…
Zamanın ruhu sanki 12'ye 5 kala bir devrimi haber veriyordu.
Hayaller, örgütler, çatışmalar, Kızıldere'ler, Deniz'lerin idamı, 12 Mart… Ve en karanlık darbe, 12 Eylül 1980.
1960'ların sonları ve 70'lerde Türkiye'de sol nasıl bir havayı soluyor, ne hayal ediyor, ne yapıyordu? Ve sosyalist sol, yaklaşık yarım yüz yıl sonra o günlere baktığında nasıl bir muhasebe yapıyor?
Cevaplar için, sol hareketin mazisinde efsane mertebesinde anılan isimlerden, Mülkiye koridorlarında çift tabancayla dolaştığı rivayet edilen Mustafa Kaçaroğlu'nun kapısını çaldık.
1970'lerde Kiziroğlu türküsünün de adına uyarlandığı Kaçaroğlu Mustafa Bey, T24'e verdiği söyleşinin ilk bölümünde sağ siyasetten sola geçişini, Mahir Çayan'la ilişkisini, THKP-C'nin kuruluşunu, cezaevinde öğrendikleri Kızıldere'yi ve kurucularından olduğu Kurtuluş'u anlattı.
43. yıldönümünün eşiğinde, 6 Mayıs 1972'de idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'la cezaevinde nasıl helalleştiklerini, Mahir Çayan'ın kemiklerini kimsesizler mezarlığından alıp taşıdığını aktaran Kaçaroğlu'nun sözlü tarih niteliği de taşıyan yanıtları için buyrun.
‘Şapkacı komünistler’
- Sağcı bir ailede yetişen siz nasıl solcu oldunuz?
Ailem Girit göçmeni. “Bizi Girit’te Yunan mezaliminden ******* kurtardı” diyerek ananem hep hayır duası yapardı. Akrabalarım önce Serbest Fırka, daha sonra Demokrat Partili (DP) oluyorlar. Amcamın oğlu yerel politikaya yatkındı, beni de yanında taşırdı. 8 yaşımda DP kongrelerine gidiyordum. Komünist düşünceye sahip olduğumda aklıma ilk gelen 58’lerde kahve toplantılarında komünizmle ilgili söylenenler oldu.
- Ne diyorlardı?
“Komünizm nedir biliyor musunuz; akşam eve gelirsiniz ve şapka görürsünüz. Yani, siz geldiğinizde karınız başka biriyle içeridedir. ‘’
- Şapka “Komünistler birbirleriyle yatarlar”ın simgesi miydi?
Evet, komünizm tarifini mülkiyetin ortaklaşmasından, yani kolektif mülkiyet üzerinden değil kadın üzerinden yapıyorlardı. Toplumun muhafazakârlığını ‘namus’ kavramı üzerinden istismar ediyorlardı. İşin ilginci o dönemde komünist dedikleri de, ‘CHP’liler oluyordu.
‘Menderes asıldığı gece ağladım’

- 60 darbesi olduğunda henüz çocuktunuz ancak anlattıklarınıza göre, sokağa kutlama yapmak için çıkan ailelerden olmadınız.
Orta 2. sınıftaydım. Aksine efelerin gelip Adnan Menderes’i kurtaracağını hayal ediyordum. Asıldığı gece ağladığımı bilirim… Darbeden bir yıl önce gibi de, Menderes’i Antalya’da belediye sarayının balkonunda konuşmasını dinlemiştim.
- Menderes için ağlarken 1960 darbesini ihtilal sayanların yoğun olduğu, 1961 Anayasa’sını yapanların öğretim görevlisi olduğu Mülkiye’ye gittiniz. Sesli bir itirazınız oldu mu yoksa “İdam gerekliydi” hattına mı kaydınız?
Sesli bir itirazım olmadı. Mülkiye’ye geldiğimde aileden gelen bilinçsiz sevgi ağırlığını yitirmişti, sorgulama başlamıştı. Ailem Bektaşi olduğu için evde muhafazakâr bir ortam yoktu. Bundan dolayı, materyalist bir düşünceyi benimsemem zor olmadı. Fakat belirtmem gerekir, o zaman politikada kariyer yapma düşüncem vardı.
- Politikada kariyer eşittir kaymakamlık mı yoksa aktif siyaset mi?
Antalya’da Adalet Partisi’nin (AP) gençlik kollarında aktiftim. 1965 yıllarında, birkaç kez Süleyman Demirel’in karşılanmalarında gençlik içerisinde önemli görevler almıştım. Siyasette kariyeri AP’de yapmayı düşünüyordum. Hatta yurtta kalırken sosyal yaşantımda daha rahat hareket edebilmek için, eve çıkarken kefilim Antalya milletvekili olabiliyordu.
‘Siyasal’a girmeseydim devrimci olamazdım’

- AP saflarından Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi'ne (THKP-C) geçişiniz nasıl oldu?
Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyor olmam devrimci olmam konusunda önemli bir etkendi, tabii ki önce THKP-C’li değil, Dev-Genç’li oldum. Okulda derslerin siyasal içeriği, fakültedeki siyasal etkinliklerin yoğunluğu ve karakter olarak haksızlıklara karşı bir duruşumun olması etkili olmuştur. Tabii bu arada bazı derslerin konularından dolayı hocaların önerdiği sol tandanslı yardımcı kitapları okumamızın da önemli payı vardır. Örneğin, Che Guavera, Mao Zedung kitaplarını da okuma fırsatı buluyorduk.
- Siyasi söylemde herkes haksızlığa uğrayana sahip çıktığı için muhtemel karşı çıkış şu olacak: “Sağ da aynı şeyi söylüyor.”
Bir buçuk ay içerisinde İstanbul Hukuk, sonra İzmir Ziraat, sonra Siyasal’a geçtim. Şunu net bir şekilde söyleyebilirim; Siyasal’a girmeseydim devrimci olamazdım. Orada bilime karşı bir güven hissi uyandı. NATO üzerine açık oturumlar yapılıyordu, örneğin siyasi tarih hocamız Fahir Armaoğlu ki, kendisi sağ düşünceliydi, Behice Boran, ‘’Amerika-NATO ve Türkiye’’ adlı kitabın yazarı olan hocamız Türkkaya Ataöv gibi isimler bu oturumlarda konuşmaya başladığında sağın kalelerinin ne kadar zayıf olduğunu görebiliyorduk. O dönemde CHP’nin açılımı olarak ortaya konan ‘ortanın solu’ görüşünden dolayı Bülent Ecevit de bu konferanslarda konuşmacıydı. Ama benim devrimci düşünceye ulaşmamda özellikle anayasa derslerimize giren Mümtaz Soysal’ın Anayasaya Giriş kitabının önemli bir payı olmuştur. Hatta Mümtaz Hoca bu kitabından dolayı 12 Mart’ta yargılanmış ve bizimle aynı hapishane koğuşlarını paylaşmıştı.
Abdullah Öcalan’dan Melih Gökçek’e Mülkiye

- Zihnimizde Mülkiye’yi canlandırmamız için o dönem çevrenizde olan öğrenci ve akademisyenleri sayar mısınız?
Hocaların içinden, Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy, Cahit Talas, Mete Tunçay, Alaaddin Şenel, Baskın Oran, Cemal Mıhçıoğlu, Ruşen Keleş, Turan Güneş, Seha Meray, Bülent Daver, Beşir Hamitoğulları, Nermin Abadan, İlhan Ünat gibi isimler ayrıca, yine bunların yanında “Felsefenin Başlangıç İlkeleri” kitabını çeviren Cem Eroğul. Sağcı düşünceleri olan öğrencilerden Abdülkadir Aksu, Melih Gökçek’in yanı sıra sol içerisinden de o dönem Fikir Klüpleri Başkanlığı yapmış Oral Çalışlar, Hasan Cemal, SBF Öğrenci Derneği Başkanlığı yapmış Cengiz Çandar, Uluç Gürkan, Hüseyin Cevahir, Yusuf Küpeli, Oktay Etiman, İlhami Aras, Şadi Somer, Okay Gönensin, Sabahattin Kurt, Kamil Dede ve Nasuh Mitap.
- Abdullah Öcalan?
Öcalan ile 74’te hapisten çıktıktan sonra tanıştık, tanıştığımızda Ankara Yüksek Öğrenim Derneği (AYÖD) yönetimindeydi. Henüz Apocular olarak örgütlenmemişlerdi, 1970’lerden arkadaşımız Doğan Fırtına ile yakın arkadaştılar. 75 sonbaharında o dönem mücadelenin ihtiyaçlarının zorlamasıyla yayımladığımız “Ulusal sorun” broşüründeki Kürdistan ile ilgili sömürge tespiti, Öcalan’ın bize daha sıcak olmasını sağlamıştır. O dönemde kantinde iki kez uzunca sohbet ettiğimi hatırlıyorum.
Ülkücüler ve sosyalistler arasında çıkan ‘gazete' gerginliği

- Melih Gökçek ve Abdülkadir Aksu’ya dair izlenimleriniz neydi?
Mülkiye’de gelenektir, yıl boyunca ilk gün oturduğunuz sırada oturmaya devam edersiniz. Gökçek de birinci sınıfta yanımda oturuyordu. Ama kendisini o dönemden çok hatırlamıyorum. Benim olmadığım bir dönemde faşistler okula bir baskın yaptı. Baskın öncesinde okulda şöyle bir işleyiş vardı; okulda bulunan politik akımlar, kendi propagandalarını yapmak üzere duvar panoları kullanılabiliyordu; Ülkü Ocakları, Hasan Celal Güzel’den sonra Gökçek’in başkan olduğu Hür Düşünce Kulübü, Uluç Gürkan’ın başkanlık yaptığı Sosyal Demokrasi Dernekleri ve benim okula girdiğim zamanda Mahir Çayan’ın başkanlığını yaptığı Sosyalist Fikir Kulubü’nün duvar gazeteleri bu panolara asılırdı. Faşistlerin bu baskından sonra panoları kırıldı.
- Kırıldı mı, kırdınız mı?
Kırıldı. Ondan sonra faşistlere okulda hayat hakkı tanınmadı. Gazetelerini tekrar asmaya çalıştıklarında izin vermedik. Fikir Kulübü’nün de kararı vardı: SBF’de dışarıda devrimcilere karşı herhangi bir eylemde bulunan faşistler ders ve imtihanlara sokulmayacaktı.
- Bu ilk karşı karşıya geliş mi oldu?
Hayır, Siyasal’da öyle ama başka okullarda, sokakta, gazete satışlarında kavgalar oluyordu. 68 sonu, 69 başlarıydı. Bundan sonra Siyasal’da ülkücülerin hiçbir faaliyetine izin verilmedi.
‘O gün elime aldığım sopayı bir daha bırakmadım…’

- Mahir Çayan’ın “etkisi” altına ne zaman girdiniz?
İlk etapta beni asıl etkileyen Mahir olmadı. Devrimci olmaya karar verdikten sonra Fikir Kulübü (FK) yönetiminden iki arkadaşımın kaldığı odayı seçtim ve bir gece Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) Fikir Kulübü yönetiminden Ferruh arkadaşı kafası sarılı bu odaya getirdiler, kafası Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) propaganda için Sincan’a gittiği kahve konuşmasında faşistlerin saldırısıyla kırılmış. Gece yarısı tanımadığım bir arkadaş geldi, sesi tok ve konuşması etkileyici bir arkadaştı, “Bunlara aman vermeyeceğiz” diyerek özgüvenle konuşuyordu. İşte beni Çayan’dan çok daha önce etkileyen, o gün FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) Başkanı olduğunu öğrendiğim Yusuf Küpeli’ydi. O gün gayri ihtiyarı, “Burada biz de varız, yarın biz de gelelim’’ dedim. Ve ertesi akşam Samanpazarı’nda yapılan TİP’in kahve toplantısına ilk defa elime bir sopa alarak gittiğimi hatırlıyorum. O gün herhangi bir olay çıkmadı ama bir daha sopayı elimden bırakmadım, sopayı silah ile değişene kadar. O dönem sınavlara girmeyip, TİP’in bütün etkinliklerine gitmeye başladım. O günden bugüne 40 yıl böyle geçti. Böylece İlhami Aras ile de FK üyesi olduk.
- Kaçaroğlu namına neden olan da daha sonra sopanın yerini alacak silah oldu. O dönemde sokağın raconunu, kavganın solunu anlatır mısınız?
Aslında namın gelişi 74 sonraki dönem olmuştur. 70’ler dönemi rahle-i tedrisat dönemiydi. Anti emperyalist eylemlerin yanı sıra faşistlere karşı kavgaların içinde yer alıyorduk. O dönemin militan kadrolarından Oktay Etiman’la da yakınlaşmıştım. Bir yandan da TİP’le, daha sonra Doğu Perinçek’le yaşanacak ayrışmalar başlamıştı. Benim kerteriz noktam ağırlıklı olarak ideolojik değil, sokakta faşistlerle dövüşmek gibi pratikteydi. Bu sırada Mahir Çayan, daha sonra öğreneceğim üzere hem uluslararası gerilla hareketlerini yakından izlemek, hem de teorik vizyonunu geliştirmek için Fransa’da lisans eğitimi yapan kadın arkadaşı Gülten Savaşçı’nın yanından yeni gelmişti. Bir gün Oktay, SBF kantininde Mahir’le otururken, “Gel seni Mahirle tanıştırayım” dedi.
‘Kalemşör’e karşılık ‘Kampus Mao’cuları’

- THKP-C adı altında yeni bir örgüte neden ihtiyaç duydunuz; Perinçeklerle andığınız ayrışmalar nedeniyle mi?
TİP’te Perinçeklerle aynı saflardaydık. Sokağa bakışta aktif-pasif tartışmalarıyla bir ayrım yaşandı. TİP içindeki tartışmalar sonrasında, militanlığı ile ön plana geçen Yusuf Küpeli, FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) Başkanı seçildi. Mahir o sıralarda genellikle teorik düzlemde yazan çizen biriydi, pratikte görünmemenin sıkıntısını duyuyordu.
- Bir çeşit kompleks mi?
Değil ama bunun lafı edildiği için 1970’lere giderken, Dev-Genç içindeki eylemliliklerde olmak istiyordu.
- O dönem yaşanan sözlü atışmada Perinçeklere yönelik “Kampus Mao’cuları” diyen Çayan için ne tür ifadeler kullanılıyordu?
Mahir’in bunu söylemesinin nedeni kendisine “Kalemşör’’ gibi şeyler denmesiydi. Ama Mahir süreç içinde önderliğini kabul ettirdi.
1970’lerde sol neden bölündü?

- Ömer Laçiner, 1998 tarihli Toplum ve Bilim’de çıkan “THKP-C: Bir maceranın başlangıcı” başlıklı makalesinde 1965’e kadar bir bütün olarak yola devam eden solun 1970 ortalarına doğru bölündüğünü söylüyor ve bunu özellikle şu iki maddeyle açıklıyor: 1) Sol askeri darbe ihtimaline yaklaşımda ayrışmalar, 2) 15-16 Haziran işçi eylemleri. Katılır mısınız?
Bunun için 68’i anlatmak lazım. 68’lerde Fransa’da kapitalizmin sömürüsüne ve eşitsizliğe karşı özgür bir toplum için yola çıkan öğrencilerin eylemleri Türkiye’de karşılığını Amerikan emperyalizme karşı Dev-Genç’in bağımsızlık eylemlerinde bulmuştu. Bunun teorideki karşılığı Milli Demokratik Devrim (MDD) oluyordu. MDD’nin halk savaşı teorisi gençliğin ilgisini çekiyordu. Teorisyeni Mihri Belli’ydi, karizması vardı, Yunan İç Savaşı’na katılmış, yaralanmış, 51 Tevkifatı’nda yakalanmış, sorguda konuşmamıştı. Deniz Gezmiş’in Dolmabahçe’deki 6. Filo’ya karşı eylemleri, yine Vietnam kasabı olarak anılan ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Kommer’in arabasının yakılması gibi eylemler bu anlayışın sonucuydu. Bu arada Perinçekler de proleter devrimci Aydınlık dergisi etrafında, Dev-Genç’ten kopuyorlardı. Eylül ayında Dev-Genç kitlesel bir toplantı yaptı; orada Mahir Çayan, Mihri Belli’yle köprüleri atmamaya çalışıyordu, milliyetçilik ve revizyonizm bağlamındaki ayrışmaları nüans olarak görüyordu ama 3 ay sonra, 29 Ekim Kurultayı’nda kopuş oldu. O dönem THKP-C’nin temelleri atılmıştı ve öncü savaş için örgütlenme faaliyetleri başlamıştı. Artık yasal alanda bir parti öncülüğünde mücadelenin gerekli olmadığı, bir şehir gerillası temelinde bir savaşın yürütülme düşüncesi Mahir Çayanlar için netleşmişti. Bu nedenle de Mahir, Yusuf, Ramazan Aktolga imzalarıyla, 29 Ekim TİP Kurultayı’nda TİP ve Mihri Belli ile yolların ayrıldığını açıklayan bir mektup yayınlandı.
- ******* için “Sapına kadar ihtilalci” diyen Çayan, Kemalizmi nasıl nitelendiriyordu?
Mahir Çayan, Kemalizmi küçük burjuvazinin milliyetçilik tabanında antiemperyalist tavır alışı olarak görür. Biz Kurtuluş olarak 71 direnişinin yenilgi nedenlerinden birini, kitleler temelinde yürütülmeyen bir öncü savaşı olduğunun tespitini yaparken, bir başka eksikliğin de Kemalizmle olan yanlış ittifak arayışı olduğunu söyledik. Ve bunun Kürt sorununa da bakışta sağ bir anlayış getirdiğini söylüyoruz. Çünkü Kurtuluş olarak, Kemalizmin bir burjuva ideolojisi olduğu, sınıfsal olarak da ticaret burjuvazisine denk düştüğü tespitini yapıyorduk. Bu nedenle de küçük burjuvaziyi ittifak içinde görmemizle beraber Kemalizmi görmeyiz. Ulusların kaderlerini tayin hakkıyla ilgili Mahir'in Dev-Genç’in kitle toplantılarında özel bir bölüm ayırıp konuştuğunu hatırlıyorum.
‘Cuntalara bel bağlandı çünkü…’

- Çayan’ın Kemalizmi sağ-soldan öte görüp “Kemalizm Doğu halklarının milli kurtuluş bayraklarını yükselten, emperyalizmi yenerek milli kurtuluş savaşlarını açan bir küçük burjuva milliyetçiliğidir” demesinin sebebi sizce ne?
60’lı yılların sosyalizm anlayışının antiemperyalizmle belirlenmesi “Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye” sloganıyla ifade edilir. 70’li yılların ikinci yarısında ise siyasal mücadelenin odak noktası antifaşist mücadele oldu. Antiemperyalist mücadele dönemi yer yer sınıf hareketiyle milliyetçi hareketin birbirine karıştığı noktalar yarattı. Antifaşist mücadele dönemi de sosyalizmle demokratlığın birbirine karıştığı alanlar oluşturdu.
Sosyalist harekette antiemperyalist niteliğin ağırlık kazanmasında Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın, Mustafa Kemal’in ağırlıklı etkisi oldu. Biz, Kurtuluş olarak 71 hareketini değerlendirirken 50 yıllık revizyonist bir hareketin aşıldığını ve işçi sınıfının sağındaki güçlerden devrim bekleme umudunun yenildiğini söyledik. 71 direnişinin bize getirdiği en önemli kazanım budur. İşçi sınıfının özgücüne dayanarak devrim yapma anlayışı ortaya konmuştur. Ama o vakte kadar işçi sınıfının objektif şartlarının olmadığı düşüncesinden hareketle cuntalara bel bağlandı. “İlerici bir cunta olacak ve proletaryanın önünü açacak.” Bu, Faruk Gürler, Muhsin Baturlardan 9 Mart’ta beklendi ama 3 gün içinde 12 Mart oldu. Cuntaya bel bağlayanlar için bunun bir yanılgı olduğu ortaya çıktı.
- Solun, askerle işbirliğinden sizce o dönemin öncü kadroları da sorumlu mu?
Her şeyden önce THKP-C, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) ve daha sonra Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu'nun (TİKKO) silahlı mücadele konusundaki kararlılıkları cuntalardan medet ummayla çelişiyor. Fakat bu, hareketlerin özellikle Kemalizm bağlamında etkilenmelerini ortadan kaldırmıyor. Gerillaya hazırlanıldığı için cuntaya bel bağlamak diye bir tutum yok. Ama sınıf hareketinin güçlü olmadığını söyleyip, proletaryanın ideolojik öncülüğünden söz ederken 15-16 Haziran hareketi oluyor ve kırdan kente teorisi değişmek zorunda kalıyor.
Sol ve sokak

- Perinçeklerle ayrım noktası olarak gördüğünüz “sokağa bakış”tan kastınız ne?
Sokak derken sadece Amerikan bahriyelerinin Dolmabahçe’de denize dökülmesi değil, aynı zamanda okullarda da faşist saldırılara karşı etkin bir mücadele sürdürülüyordu. Antiemperyalist eylemler için sokağa çıktığınızda, örneğin egemenler karşınıza faşistleri çıkarıyordu. Bu arada faşistler fabrikalardaki direnişlere polisler ile birlikte saldırabiliyordu. Faşistlere karşı eylemlerde bu grup aktif bir mücadeleden uzak duruyordu, yani “lafızda devrimci pratikte pasifist” davranıyordu.
- Sokağa dair saydıklarınızın düzenli bir çatışma hali sunmasından yola çıkarak soracağız; sizce bazı zihinlerde kitlelerin sokakla yıkımı eşleştirmesinde ve sola olumsuz bakışta o dönem sol örgütlerin silahla kurduğu ilişki rol oynadı mı?
Hayır. Öncelikle sokağa çıkmak illa bir yerlere saldırmak değildi; bildiri-gazete dağıtma, miting yapma, belli olaylar karşısında sokağa çıkıp ses yükseltme, kitleleri bilinçlendirme gibi etkinlikler de vardı. Biz 71'in bir kahramanlık dönemi olduğunu düşünüyoruz. Marx, Paris komüncüleri yola çıkmadan 6 ay önce komüncülerin yeterli bir örgütlenme içerisinde olmadıklarını söyleyerek ‘’kalkışmanın budalalık’’ olduğunu söyler. Fakat kalkışma olduktan ve komüncüler katledildikten sonra Marx onlar için “göğü fethetmeye çıkan kahramanlar’’ der. 71’de devrim uğrunda ölen olan yoldaşlarımız için biz de “Onlar göğü fethetmeye çıkan kahramanlardır” diyoruz çünkü Türkiye ölçeğinde ilk defa oligarşiye karşı, proletarya adına bir silahlı başkaldırı yaptılar ve günümüze bir direniş geleneğini miras bıraktılar.
- Sizce silahlı eylemlerle, insanlara zarar vererek “halkı bilinçlendirmek” ne kadar mümkün?
Dev-Genç’inkiler tamamen açık alanda, kitleyi bilinçlendirmek için yapılan eylemlilikler. Saldırı, insanlara zarar verme yok. Örneğin Komer’in arabası yakılıyordu, Komer değil. 70 Nisan’ında Balgat’taki Amerikan İktisadi Yardım Teşkilatı (AİD) eylemi de yine ABD emperyalizmini teşhir etmek için gizli bir ekip tarafından yapılıyor. Dev-Genç o dönem sadece gençliğin değil, başta pamuk ve tütün üreticileri olmak üzere diğer toplumsal tabakaların sorunlarıyla da ilgileniyor; DİSK’in öncülüğünde yapılan fabrika grevlerine yardımcı oluyorlar. Aslında bir proletarya partisinin yapması gereken şeyleri yapan Dev-Genç gittikçe bu yükün altında ezilmeye başladı.
Mahir Çayan: Köylüleri ancak silahlı propaganda uyandırır

- Saydığınız 1-sokak, 2-işçi partisi ayrımında “silahlı mücadele” THKP-C için neden gerekli görüldü? Çayan buna ne zaman, nasıl karar verdi?
68 gençliğinin vizyonunda Küba devrimi ve önderlerinin ayrı bir yeri vardı. Devrimin teoride barışçıl geçişle olabilirliği var ama bu bir istisnadır. Hiçbir yerde burjuvazinin iktidarı gönüllü teslim etmeyeceğinden hareketle silahsız mücadele bir seçenek olarak görülmüyordu.
- Halk sizce silah olmadan “uyanmaz” mıydı?
69’da, tütün mitingi için iki gün önceden Akhisar’a gitmiştik. Kahvelerde insanları mitinge davet etmek için yapılan çalışmalarda Mahir Çayan’la aynı ekipteydik. Gece vakti Akhisar’ın bir köyündeki propaganda çalışmasından minibüsle dönerken “Ya Kaçar” demişti, “Ne kadar ağır sömürü koşulları altında olduklarının farkındalar. Daha ürünlerini kaldırmadan tüccar mallarına el koyuyor, seneye borçlu başlıyorlar. Bu koşullarda bile uyanmadıktan sonra bunlar nasıl uyanacaklar? Silahlı propaganda dışında bir yol yok uyanmaları için.” Bu konuşma Mahir’in kitlelerden kopuk silahlı mücadele düşüncesine o zamanlar vardığı düşüncesini anlıyoruz. 70’lerde gündeme gelecek Politikleşmiş Askeri Savaş (PAS) Stratejisi kafasında o zaman şekilleniyordu.
‘Polisle çatışalım derken araba üç dört takla attı’

- O zaman bu şiddet olaylarında ne derece etkindiniz?
O dönem dekan veya rektör izin vermeden polis üniversiteye giremezdi ama polis Dev-Genç’in karargâhı Siyasal Bilgiler’e izinsiz saldırdı ve yurtta silahlı değil ama molotoflu 4 saatlik bir çatışma oldu. Ertuğrul Kürkçü, İlhami Aras, Hüseyin Cevahir, bizler polis henüz saldırmadan yönetimle polisin müdahalesini engelleme için çabalıyorduk. Bu nedenle, bu çatışmanın dışında kalmıştık. THKP-C, bu saldırının kendisine yapıldığı eğiliminde oldu. Ve misilleme kararı aldı. İlhami Aras, ben ve Mahir Sayın bir Amerikan işyerine karşı bir eylemde bulunmak için görevlendirildik. Ankara’da “Papaz’ın Bağı’’ dediğimiz bölgeden geçerken araba rampayı çıkamadı, biz de geriye dönüp polisle çatışarak kaçmayı düşündük. Ama dönerken İlhami Aras önden atladı polisi oyalamak için. Mahir şofördü, ben ateş etmek için silahı hazırlamıştım. Dönerken gece karanlığında üç dört takla atarak şarampole yuvarlandık. İlhami yukarıda kalmıştı, daha sonra öğrendik ki atlarken başını çarpmış, travma geçirmiş, biz kaçmış olabileceğini düşünüyorduk ama hastaneye kaldırmışlar. 30-40 metre aşağıdan tesadüfen canlı çıktık. Öyle bir ablukada yakalandık. Onlar Denizleri yakaladıklarını düşünüyorlardı. O sırada onlar da banka soygunundan aranıyorlardı, 16 Mart’ta da yakalandılar. Önce Deniz, bir gün sonra Yusuf Aslan, bir hafta sonra da Hüseyin İnan Sarız’da dayısının ihbarıyla yakalandı.

1 Şubat 1971 tarihli Durum dergisinin kapağında Mustafa Kaçaroğlu ve Mahir Sayan, siyah zemin üstündeki fotoğraf Deniz Gezmiş'e ait
- O dönem Durum dergisinde üzerinizden çıkan mühimmatlarla bir fotoğrafınız yayımlandı. Bunlar nereden geliyordu? El bombası Filistin malıydı.
İsrail Başkonsolosu Elrom neden öldürüldü?

- Siz içerideyken THKP-C dışarıda ne tür eylemlerle devam etti?
Biz içerideyken Ziraat Bankası soygunu, (İşadamı Kadir Has’ın yeğeni) Mete Has’ın kaçırılması, Türk Ticaret Bankası soygunu ve (İsrail Başkonsolosu Efraim) Elrom olayı oluyor.
- “Komer değil, arabası yakıldı” dediniz. Ancak İsrail'in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom kaçırıldı ve öldürüldü.
THKO’nun, yani Denizlerin İş Bankası soygunundan sonra Dev-Genç saflarında bir dalgalanma oldu. THKP-C adına eyleme gidişimizde bunun da etkisi vardı. Denizlerin İş Bankası soygunuyla birlikte, THKP-C birkaç sene sürecek ön hazırlıklardan sonra başlatmayı düşündüğü silahlı mücadeleyi öne almış bulundu. Elrom’un seçilmiş olmasının nedeni Filistin halkıyla dayanışmaydı. Kaçırınca “Karşılığında şu arkadaşlarımızın serbest bırakılmasını istiyoruz” diyorsunuz. Oligarşi buna hayır deyince, sizi bastırmak için sıkıyönetim ilan edince, siz de kararlılığınızdan şüphe duyulmasını engellemek, sözünüzü tuttuğunuzu göstererek kitlelere güçlü örgüt imajı vermek istiyorsunuz. Bu silahlı propagandanın kendi sistematiği açısından böyledir.

Sibel Erkan'ın rehin tutulduğu ev
- Dediklerinize göre, “DHKP-C de savcıyı öldürürken haklı” mıydı? Ben o günlerin mantığını anlatıyorum. Ayrıca o gün (Çayanların Elrom olayında polisten kaçarken girdikleri evde rehin aldıkları 14 yaşındaki) Sibel Erkan’ı koruyorlar, öldürmüyorlar. Sibel de mahkemede kendisine iyi davrandıklarını söylüyor.
Elrom olayı sonrası cezaevinde yayılan ‘Mahir öldü’ haberi

- T24’e yazdığı Kızıldere dizisinde Elrom olayını da aktaran Murat Bjeduğ’un paylaştığı bilgiye dayanarak soracağız; Cevahir “yüzlerce kurşun”a maruz kalırken Çayan’ın sağ kurtulması sizde soru işareti doğurdu mu?
Hayır, Mahir de kendisini vuruyor orada, kurşun kalbinin altına isabet ediyor.
- İntihar etmeye çalışan birinin kalbinin altından kendini vurması tartışma yaratmış mıydı?
Mahir’in solak olduğunu biliyor muydunuz? Bilmiyorum ama orada olan kimse bugün yok. Ama Mahir’in kendini vurduğunu, Cevahir’in ise önce, bir usta nişancı tarafından kafasından vurulduğunu duyduk. Biz cezaevindeydik o zaman ve transistörlü radyodan “Mahir öldü, Cevahir sağ ama ağır yaralı yakalandı” sesi yükseldi. Akşam 7 haberlerinde bilgi düzeltildi.
- Öcalan yakalandığında PKK’lıların yoğun olduğu koğuşlardaki havanın aktarılan özeti şu: “Dünya başımıza yıkıldı.” Çayan’ın önce öldüğü, sonra yakalandığı haberini duyunca siz “THKP-C bitti” dediniz mi?
Bir moral bozukluğu yarattı. Cevahir de çok saygı duyduğumuz v e güvendiğimiz bir arkadaşımızdı. Ama THKP-C’nin ağır bir darbe yediğini düşündük.
- O dönem tutuklanan bir başka isim Ömer Laçiner, Aksiyon’dan Bünyamin Köseli’ye şunları söyledi: “1971 Temmuz’unda ben yakalandım. Birilerinin ifadesinde ismim çıktı ve yakalandım. Beni doğrudan doğruya THKP-C ile ilişkilendiremediler. Ben zaten Mahir’in ifadesinden gittim. Ondan dolayı tutuklandım.” Laçiner, devamında kendisine yöneltilen “Mahir mi ele verdi sizi” sorusuna şu yanıtı verdi: “Ben öyle demem hani. Ne ettiyse etti işte.”
Böyle spekülasyona açık bir konu hakkında konuşmayı doğru bulmuyorum.
‘Kızıldere Denizlere büyük bir şok oldu’


Çayanların firar haberi...
- Çayanların Maltepe Cezaevi’nden firar edeceğinden haberdar mıydınız? Hayır. Ama bu arada biz de, Mamak’ta bazı talepler için üç gündür direnişteydik. Mahirlerin firar ettiği gün, İstanbul’daki tünel olayından bizim haberimizin olabileceği ve bizim de bir tünel kazmış olabileceğimiz düşüncesiyle cezaevi idaresi baskınla direnişi kırdı. Cezaevi idaresiyle görüşmeler sürerken bu ani baskını pek anlayamamıştık. Ama ertesi gün öğlen mahkemeden dönen Oral Çalışlar bize Mahirlerin firar ettiğini söyledi, durumu o zaman fark ettik.
Mamak Cezaevi'nden, Erdal Öz, Sarp Kuray, Mahir Sayın, Ruhi Koç, Cemal Selman Pakoğlu ve Metin Ayçiçek'le birlikte Mustafa Kaçaroğlu (sağ duvara yaslanmış, yukarıdan ikinci)
- Firardan yaklaşık 4 ay sonra yaşanacak Kızıldere katliamı cezaevine nasıl yansıdı?
Çok büyük bir moral bozukluğu oldu. Denizler o zaman sağdı, onlara da büyük bir şok oldu. Çünkü Mahirlerden beklentileri vardı. Bir eylem yapıp devletle takas yapabileceklerini düşünüyorlardı. Ve yapılan eylem başarısızlıkla sonuçlanmıştı.
‘Mahirler, idamı önlemek için Demirel’i kaçırmayı düşünmüş’

- O vakte kadar devletle benzeri bir takas yapılmış mıydı?
Hayır, ama sonradan öğrendiğimize göre, Demirel'i kaçırmanın yanında büyükelçiler toplantısını basmayı da düşünmüşler. Ama güçleri buna yetmeyeceği için vazgeçmişler. O dönem aramalar da artınca Ankara’da sıkışıyorlar. Kafalarında hep Denizleri kurtarmak için bir eylem yapma fikri de var. Karadeniz’de kaçırılabilecek İngiliz ve Kanadalı teknisyenler olduğu bilgisini Karadeniz örgütlenmesinden arkadaşlar veriyor. Böylece hem Ankara'dan çıkıyorlar, hem de bir eylem hedefi için imkân doğmuş oluyor. Bu arada yurt dışına çıkma teklifi geliyor. Bazı arkadaşlar “Biz örgütü toparladıktan sonra siz gelirsiniz” diyorlar ama reddediyorlar.
‘Mahir Çayan’ın burun ameliyatı parası babasının mirasından’

- Bir Karadeniz parantezi: THKP-C ile Karadeniz ilişkisinin temeli ne?
70’in başlarında illerde ve ilçelerde TİP kongreleri başlamıştı. Biz de Dev-Genç olarak TİP içinde bir muhalefet yürütüyorduk. Fatsa’da yapılan kongreye giden Dev-Genç Merkez Yürütme'den arkadaşa, gönlü MDD’den yana olan Ziya Yılmaz ve bazı arkadaşları "Biz Mahir Çayan’ın düşüncelerini kendimize daha yakın görüyoruz, bir tavır alacağız ama Mahir gelsin, yazılarını tartışalım" diyerek haber gönderdi.
Karadeniz’e Mahir ile birlikte gittik. Ziya Yılmaz’ın örgütlediği, Terzi Fikri’nin de aralarında olduğu 30 kişiyle bir toplantı yaptık. Toplantıyı Ziya Yılmaz’ın "Yeşil Fatsa" adıyla çıkardığı gazetesinin matbaasında yaptık. Daha sonra o gece Mahir ile birlikte bir otelde kaldık. Ertesi gün akşam Samsun’da bir otelde, THKP-C’nin Karadeniz örgütlenmesinin çekirdeğini teşkil edecek olan bazı arkadaşlarla sabaha kadar süren bir toplantı yaptık. Bu toplantıda Ziya Yılmaz, 74’ten sonra Kurtuluş’un merkez komitesinde yer alacak olan İsmet Öztürk, Kızıldere’de ölen Ertan Saruhan, ben ve Mahir vardık. Toplantının ertesi günü aylardır hazırlıkları süren ve Dev-Genç’in örgütlenmesine yardımcı olduğu Alaçam’da tütün mitingi vardı. Ben İsmet Öztürk ile o mitinge katıldım. Mahir Çayan da gerilla mücadelesi başladığında kendisini rahatsız edeceğini düşündüğü burnundaki bir et parçasının ameliyatı için gerekli parayı sağlamak üzere yakınlarda ölen babasının miras işlerini halletmek için Merzifon’a gitti. Kalan parayı da mücadele için harcayacaktı.
‘Mahirlerin ölümünün işareti verilmişti’

- Ertuğrul Kürkçü, savcılık ifadesinde Kızıldere’de yaşananların son bölümünü anlatırken “Bir anlamda intihar kararı aldık” diyor. Siz cezaevinde eylem için nasıl bir değerlendirme yaptınız; Kürkçü’nün yorumunu genele yayarak “Sonu başından belli bir eylem” aklınızdan geçen bir tespit oldu mu?
O dönemin duygu ve düşüncesiyle yanıtlayacağım; çok iyimser değildim. Mahirlerin ölümünün işareti verilmişti. Ulaş Bardakçı, Arnavutköy'de evi basılmış, çatışmada öldürülmüştü. Ziya Yılmazlar yine Fındıkzade'de kıstırılmış, silahlı çatışmadan yaralı ele geçirilmişti. Mahirlerin sağ ele geçmeyeceği olgusu kafamızda netti; teslim olmayacaklarından emindik.
- Demirel yerine güçleri yettiği için kaçırılan teknisyenleri düşünerek “Günâhları neydi” dediniz mi?
Açıkçası o günlerde onu düşünecek bir duygu sistematiğimiz yoktu. Çünkü bu eylem silahlı propagandanın doğal bir sonucuydu. Şahsen içeride benim de içinde olduğum bazı arkadaşlar, farklı düşünmüyorduk. Örneğin Mahir’lerin firarından önce 71 yazında firar planımız oldu. THKP-C’nin merkez komitesi üyesi Ramazan Aktolga’yı dış kapıda Yıldırım Bölge’deki cezaevinden firar etmesini sağladık.
‘Mahir’in kemiklerini kimsesizler mezarlığından aldık’

- Siz neden kaçmadınız?
Münir’le beraber 4 kişi daha, İlhami Aras, Mahir Sayın, Şaban İba ve ben firar edecektik. Ve dışarı çıkarsak Mahirleri içeriden almanın takasını sağlayacak bir eylem yapma kararlılığındaydık. Fakat örgütün saklanmamız açısından sıkıntıya girebileceği düşüncesi ve Münir’in kaçışını güvenceye almak için bundan vazgeçtik. Ama her şey çok çabuk gelişti, Kızıldere yüzünden benim gibi düşünen, dışarıda olsalar onlarla beraber olabilecek arkadaşlar büyük bir eziklik yaşadılar, “Biz orada niye değiliz” diye. 74'te çıktığımda bu eziklik nedeniyle de politik mücadeleye kararlılıkla devam ettim. Bir de Denizlerin idam sehpasına gidişlerindeki kararlılığını gördük. Yanımızdan gittiler. İdealleri için ölüme gitmeleri bize örnek oldu.

Mahir Çayan'ın mezarı
- Devletin öldürdüğü kişilerin mezarını meçhul bırakma eğilimi malum. Ancak Kızıldere’de öldürülenlerden Sabahattin Kurt’un nereye gömüldüğü bilinmezken Mahir Çayan’ın mezarının konum bilgileri Vikipedia'da dahi mevcut. Bu fark neden? Burada kamuyounun çok bilmediği bir olaydan bahsetmek istiyorum. 1974’te hapisten çıktığımızda, Ziya Sümer arkadaşımız gelip Mahir Çayan’in mezarının kimsesizler mezarlığında olduğunu ve bu mezarlığın bürokrasisine göre, iki yıl orada kaldıktan sonra mezarının kaybolabileceğini söyledi. Emniyete başvurduk, adres istediklerinde Kurtuluş’u beraber kurduğumuz Mahir Sayın’ın Ankara’daki ailesinin adresini gösterdik. Mahir Çayan’in annesinden vekâlet almamız gerektiğini söylediler. Annesi Naciye Teyze sağdı o zaman, ama bilgisi yoktu. İstanbul’a gidip Naciye teyzenin Feneryolu’ndaki evinde iki gün kalıp durumu anlattım ve ikna ettim. Mahir Sayın adına yazılı vekâleti aldım.
- O güne kadar Çayan’ın mezarının taşınmamasının sebebi ne; gidenin fişlenme ihtimali mi?
Meselenin o günün genel baskısı yüzünden olabileceğini düşünüyorum. Örneğin biz çıktığımızda Denizlerin mezarı etrafında sürekli bir polis denetimi söz konusuydu, bu baskıcı ortamdan dolayı Mahir’in mezarıyla bağlantılı bir girişimin yapılamadığı kanaatindeyim.
- Taşıma işlemi nasıl yapıldı?
Ağustos 74’te arkadaşlarla birlikte mezarını naklettik. O zamana kadar geriye kalan sadece kemikleriydi. Mahir Sayın’ın annesi Meryem Teyze bir kefen dikti. Kemiklerini mezara indirenlerden biri de bendim. Bir arkadaşımızın yazdığı ağaçtan bir plakayı iyice derine çaktık. Mahirlerin ilk 30 Mart anmasını da 1975’te ben örgütledim; birkaç otobüs öğrenciyle Siyasal’dan kalkıp gittik. Ve anmayı gerçekleştirdik.
Deniz Gezmiş: Kaçar, gidiyoruz ha!

- Aynı cezaevinde kaldığınız Deniz Gezmişlerle, idamdan önce konuşabildiniz mi?
Kızıldere’den sonra Denizlerin de umutları bitti. 35-36 gün içinde yapılan Jandarma komutanı Kemalettin Eken’i kaçırma teşebbüsü gibi eylemler de akamete uğradı. İsmet İnönü’nün başkanı olduğu CHP idamları durdurmak için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu, reddettiler. Artık Denizlerin idamının önünde bir engel yoktu. Üçünün idamı kesinleştikten sonra cezaevi idaresinden izin alındı, helalleşme oldu. Yusuf (Aslan), Hüseyin (İnan), Deniz koğuşları gezdiler, hepsiyle helalleştik ama Deniz’le biraz oturduk. Deniz ODTܒde saklanırken, bizim Mahir Sayın’la yakın arkadaş, karakter yapıları da şakacı. Ranzanın üstüne bağdaş kurarak oturdular. Ben de onların yanına yanaştım, üçümüz sohbete başladık. Asılmaydı, idamdı falan konuşmuyoruz. Sessizlik kumkuması. Deniz döndü bana, gülerek “Kaçar, gidiyoruz ha” dedi, seyahate gidiyorlarmış gibi. Ben de gayri ihtiyari, “Nereye gidiyorsunuz ya durun bakalım, daha gitmiyorsunuz” gibi inanmadığım bir şey söyledim ama başka ne diyecektim. Gerçeği buydu, gittiler.
Asılacakları gün, Denizleri seven, sol tandanslı bir gardiyan, geldi bize “Denizleri bugün götürüyorlar” dedi. Geceleyin tedirgin bir şekilde beklerken saat bire doğru kapı ve pranga sesleri duyduk. Koğuşumuz koridora bakıyordu. Mahir hemen atladı, cep aynasını tuttu, oradan götürülüşlerini gördük Denizlerin.
Hürriyet'te Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam haberi
Üçe doğru yattık. Kimsenin haber vereceği yok. Bütün hapishane sessiz. Sabah erken uyandım, radyonun kulağını çevirdim. Denizlerin sırayla nasıl idam edildiğini anlatıyordu. “Mahir kalk, Denizleri asmışlar” dedim. Sonra bütün koğuşu uyandırdım. Çok sessizdik, ne bağırma, ne slogan. Sessiz bir protesto vardı. O gün cezaevi idaresi de anlayışlı davrandı, normal sayım almadı, göz işaretleriyle sayıp çıktılar. Ayrıntılar gelmeye başladı. Avukat Halit Çelenk gibi idamlarında hazır bulunanlar görüşlere geldiklerinde anlatıyorlardı. Slogan atmışlar, “Yaşasın Marksizm Leninizmin yüce ideolojisi”, “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” gibi… O dönemde ilk defa böyle bir şey oluyordu. Cellatlarına fırsat tanımadan idam sehpalarına kendilerinin vurması… Bütün bunlar o duygusal atmosferin daha da yoğunlaşmasına neden oldu.
‘Deniz’e cezaevinde Nazım Hikmet’in Tanya’sını söyletirdik’

- İdama gitmeden, cezaevinde Deniz Gezmiş’e dair özel anılarınız var mı?
Deniz'in çok sevdiği bir şiiri var, Tanya; cezaevinde çok yüksek sesle okurdu. “Hadi Deniz, Tanya Tanya” diye bağırırdık, 4-5 sayfalık şiiri ezbere bilirdi. Deniz’e sık sık söyletirdik Tanya’yı. Parmaklıkları da açık olduğu için bütün hapishane çınlardı. Kızıldere ve Denizlerin idamı aklıma geldikçe Tanya şiirini hatırlarım. “Bu bayrak yere düşmeyecek” duygusunu o günden bugüne taşırım.
- Buna “devrimci romantizmi” diyene ne dersiniz?
Biz devrimci romantizmi Che'den öğrendik. Sonra 71'deki kahramanlarımız bize bu devrimci romantizmi gösterdiler. Ben devrimci romantizmi olmayan birinin devrimciliğinin eksik olduğunu düşünürüm. Bu hayal dünyasında yaşamak olarak anlaşılmasın, gerçekleşebilir hayaller kurmak kastım. “Hayal kurmak güzeldir” der Lenin, “Ama gerçekleşebilir hayaller kurmak bir devrimci için önemlidir.”
‘Mahir ve Deniz’in mücadelesi yer yer tabulaştırılıyor’

- Bugün sosyalist harekete yakın gençler sizce bu gerçeklememiş hayali benimserken Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’e nasıl bakıyor; tabulaştırıyorlar mı, ilham mı alıyorlar?
Onların mücadelesinin, sosyalizm kavgasının 21. yüzyıl sosyalizmi bağlamında bir kısmında yeterince içselleştirilmeden yer yer tabulaştırıldığını görebiliyorsunuz, hissedebiliyorsunuz. Bu kurmayı düşündüğümüz adil, eşit, tüm insanların özgürce yaşayacağı bir toplum idealiyle çok da bağdaşmıyor. Sosyalizm bir dayanışma dünyasına hitap eder, Kızıldere bunun Türkiye’deki ilk örneklerindendir. Örnek alınması gereken bu yoldaş dayanışmasıdır.
‘Politik yenilgiyi kabul ettik’

- Bir yandan “Bayrak düşmeyecek” bir yandan “Kitleden kopuk silahlı mücadele meşru değil” derken siz cezaevinde nasıl bir hesaplaşma yaşadınız?
Dışarıda yazılan çizilenlere, örneğin Mahir’in PAS Stratejisi hakkında daha sonra bilgi sahibi olduk. Cezaevinde yenilginin nedenleri üzerine tartışmaya başladık. Mamak'taki arkadaşlar olarak yaşananları tamamen örgütsel ve politik yenilgi olarak kabul ediyorduk. O sorgulama içinde yanlış olanın silahlı mücadele değil, politik mücadelenin tamamen kitleden kopuk silahlı mücadeleye indirgenmesinin olduğunun ipuçlarını bulduk.
- Kitleden kopuk olan ve olmayan silahlı mücadele arasındaki farkı somutlaştırır mısınız?
Ancak silahlı mücadelenin kitle temeli üzerinde verilmesi mücadeleyi başarıya ulaştırabilir düşüncesiyle Rusya, Çin, Vietnam, Küba gibi dünya devrim hareketlerini inceliyorduk. Dünyada barışçıl geçişin bir örneği yoktu. Ama işçi sınıfının öncülüğünde verilecek devrim mücadelesi konusunda kafamız berraklaşmıştı. Biz silahlı mücadelenin politik mücadelenin en üst biçimi olduğu düşüncesini kabul ediyorduk. Che’nin bu konuda söyledikleri aydınlatıcıydı: “Hükümetin iktidarı - hileli olsun, olmasın - halk oyuyla elde ettiği ve hiç olmazsa anayasaya uygunluk görünüşünü koruduğu yerlerde, barışçı mücadele olanakları henüz tüketilmediğinden gerilla güçleri harekete geçirilemez.”
Solun İslam’la ilişkisi

- 74’te yaptığınız bu hesaplaşma ardından kurduğunuz Kurtuluş’ta ne yaptınız?
Kurtuluş’un alameti farikaları 1- İşçi sınıfının devrimdeki tarihsel öncülüğünü kabul etmesi, 2- THKP-C’nin ihtilalciliği zemininde kurulması, 3- Kürdistan sömürge perspektifi oldu.
- Nerelerde, kimleri örgütlüyordunuz?
DİSK’in değişik sendikalarında çalıştık. Hapisten çıktığımızda hazır işçi önderleri bizimle beraber değildi. Sendikalarda TKP’nin genel bir etkinliği vardı. Biz de öğrenci hareketi etrafındaki kadrolaşma üzerinden hareket ettik. Anti-faşist mücadele yanında sınıf içindeki çalışmalara da ağırlık veriyorduk. Ve bu süreçte hem bazı fabrikalarda, hem de DİSK içinde önemli bir ağırlığımız olmuştu.
- THKP-C ve sonra Kurtuluş döneminde İslam’la nasıl ilişki kurdunuz?
Böyle bir hassasiyete dokunmayı pek doğru bulmuyorduk. Ancak bir işçinin bir tanrısı, bir inancı olduğunu biliyorduk ve bunun materyalist bir bilince adım adım kendi mücadelesi içinde değişeceğini düşündük. Dinin bir afyon olduğu görüşü hakimdi.
- Siz “Din afyondur” derken sağ da solu “Şapkacı” olarak anlatıyor. Kitleselleşmeyi hedeflerken halkla aranıza bu sebeple ciddi bir mesafe girmiyor mu?
İlişkilerde halkımızın camisine, inancına bir şey demiyoruz. Bunun üzerinde propaganda yapmayı doğru bulmuyoruz. Ama Lenin, parti programını kabul ediyorsa bir papazın da üye olabileceğini söyler.
‘Kemalist rejim İslam’ı kitleleri uyuşturmak için kullandı’

- Sosyalist hareketin Türkiye’de kitleselleşmesinde İslam ve İslam’a yaklaşım engelleyici rol oynamış mıdır sizce?
Tam buna tekabül ettiğini düşünmüyorum. Ama tabii ki İslam’ı kitleleri uyuşturmak ve sosyalist hareketin önünü kesmek amacıyla kullanmak Kemalist rejimin temel politikası olageldi. Bizler özgürlükçü laikliği savunuruz.
- Sosyalist hareketin yenildiğini söylerken dine dair en az yüz yıl önce söylenenleri tekrarlamak nasıl bir katkı sağlayabilir?
Dine dair söylediklerim kendi dünya görüşüm açısından bir gerçekliğe tekabül ediyor. AKP’nin yaptığı da budur, İslami ritüellere verdiği önemle arkada işleyen rantları örtüyor. Dini bir yapıştırıcı olarak kullanıyorlar. Ama biz mücadele ederken popülist bir yaklaşımla yaklaşırsak kaybederiz.
- İnançlara ilgi, popülistlik değil de söyleme hak ettiği önemi verme olarak görülemez mi?
Sınıflı toplumlarda egemenlerin kendi hegemonyaları için üretilen “halkın değeri” denilenlere önem verdiğimiz andan itibaren popülizmin etkili olacağını, sosyalizmden uzaklaşacağımızı düşünüyorum. Ve bunun karşısında dayanışma dünyasının değerlerini cesaretle savunmamız gerekiyor.
‘Her gün ortalama 20 kişi ölüyordu’

- Ülkücülerle kavga, faaliyetleriniz arasında nasıl bir yer kaplıyordu?
Her gün ortalama 20 kişi ölüyordu.
- Mümtaz’er Türköne’nin Aksiyon’dan Cemal Kalyoncu’ya verdiği röportajdan bir alıntı: “Siyasal’ın ikinci sınıfında iken, 1974’te beklenmedik bir şey oldu. Okuldaki hava aniden değişti. Sebebi, Bülent Ecevit’in 74 affıydı: ‘Türkiye’de 70’li yıllarda şiddeti tırmandıran şey 74 affıydı.’ Zira 68 kuşağının önemli isimleri geri dönmüştü: ‘Abdullah Öcalan ile aynı sınıfta okuduk. Aftan dönmüştü. Yaşça bizden büyüktü. Mesela Mustafa Kaçaroğlu. O da afla gelmişti.” Sizce Türköne haklı olabilir mi; 1974 affıyla çıkmış olmasaydınız şiddet tırmanmayabilir miydi?
Bu çok yanlış bir tespit. Çünkü şiddet bizim çıkışımızdan kaynaklanmadı. 70’lerde dünya ithal ikameci ekonomik anlayıştan sıkı para politikasına geçildi. Bu sisteme eklemlenecek Türkiye'de de neo-liberalizm diyeceğimiz ekonomik politikanın uygulanmasıyla daha çok ezilecek, dolayısıyla direnişe geçecek işçi sınıfının direncini kırmak gerekiyordu. Bu nedenle sınıf hareketini, devrimcileri bastırmak için faşist hareketi üzerimize saldılar. Kimliksizleştirmek ancak diktatörlükle olabilecek bir olaydı. Faşist saldırılarla toplumsal gerilimi arttırıp cuntanın koşullarını yaratmak istiyorlardı. Bunu da yaptılar. Sosyalist hareketin işçi sınıfıyla bütünleşmesinin en önemli engellerinden biri bu faşist saldırılardı.
- Ülkücülerin devletin paralelinde hareket ettiği, hareketten kişilerin muvazzaf subaylarca eğitilmesi veya Ülkü Ocakları yönetiminin Genelkurmay Başkanı’nı ziyaret etmesi gibi olaylarla somutlaşıyor. Hareket içinden gelen Türköne de “Türkiye'de sola karşı, anti-komünist mücadele tam anlamıyla bir kontrgerilla projesi olarak gelişti” ifadesiyle bunu teslim ediyor. Bunu göz ardı etmeden soracağız, sizce devlet, aynı derecelerde olmasa da gerilimi arttırmak için solu da kullanmış olabilir mi?
Buna olumlu yanıt veremem. Böyle bir şey olmadı.
- Devlet, sosyalist örgütlere de sızmış olamaz mı?
Devlet her örgüte sızabilir ama buradan solun, karar mekanizmaları içerisinde yer alan ajanlar tarafından yönetildiği yorumunu çıkarmak yanlış olur. Sol içi şiddet de devletin solu kitlelere olumsuz göstermesinde malzeme olmuştur. Ama devletin bunları bilinçli olarak kurguladığı anlamına gelmez. Sorun monolitik ve sekter sosyalizm anlayışından kaynaklanıyordu.
- Devletin solu yönettiğine değil ama sola sızdığına ilişkin aklımızdaki örnekler, eski Kurtuluşçu Necdet Kılıç'ın Hanefi Avcı’yla bağlantılı olduğu iddiası, Taraf’ta Ertan Altan imzalı haberde geçen Aslan Törer'in MİT’le ilişkisi, Altan’a dile getirdiğiniz 1977’deki kahve taramasında ölen Sıtkı Aydın'ın MİT’le bağlantılı olduğu duyumunuz…
Ben Necdet Kılıç’ın bahsettiğiniz gibi bir bağlantı içinde olduğu kanaatinde değilim. Fakat bu ilişkinin gerekli bir ilişki olduğunu da düşünmüyorum. Kurtuluş’un etkin kadroları içinde dediğiniz konumda birisi hiçbir zaman olmamıştır. Yine de zikredebileceğimiz iki isim var; biri Aslan Terör, diğeri Erkan Mete’dir. İkisi de yakalandıktan sonra polisle işbirliği yapmıştır. Bazı arkadaşlarımızın sorgularına girdiklerini de duyduk.
‘Kabul edilmek için kavganın önünde olmak zorundasınız’

- Kavgalarda 20 ölümün olduğu bir gün nasıl geçiyordu?
Yanlış anlamayın, Türkiye genelinde ortalama 20’den bahsediyorum.
- Çatışmalar nerelerde oluyordu?
Ağırlıklı olarak okullarda, DİSK'in ve devrimci işçilerin örgütlendiği fabrikalarda ve mahallelerde. Aynı mahallede bir sokak faşistlerin, bir sokak devrimcilerin olduğunda işe veya okula giderken çatışma oluyordu. Ankara'da, Adana’da, saatlerce günlerce süren çatışmaların olduğu mahalleler vardı. Örgütlenilen okulların, mahallelerin, fabrikaların faşistler tarafından işgal edilmesine karşı mücadele ediliyordu.
- Bu çatışmalara siz de katılıyor muydunuz?
Hapisten çıktığımız ilk zamanlar oldu.
- “Çift tabancayla dolaştığınız” efsanesi nereden çıktı?
Olayları biraz abartmışlar. O gün yaşananlar daha sonra bir efsaneye dönüşebiliyor. Bir gün Kürdistan sorumlumuz, oradan birilerinin kendisine “Diyarbakır’da Kaçaroğlu’nu görmüşler, 40 atlıyla geziyormuş” dediğini söyledi. Halbuki ben ilk 1995’te Diyarbakır’a gittim ve hâlâ ata binmesini bilmem. Ama 74’te çıktığımızda, öncesinden kalan artılarımız olsa da bir siyasal otorite avantajı sağlamıyordu. Dolayısıyla kendinizi kabul ettirmek için kavganın önünde olmak zorundasınız.
- Ne tür olaylarda?
Örneğin 77 Şubat’ında, 70’lerde Dev-Genç bölge yürütme kurulu üyesi olan ve öldüğü sırada Kurtuluş’un öncü kadrolarından Zeki Erginbay kontrgerilla ve faşistlerin ortaklığıyla öldürülmüştü. Zeki 70’lerin ilk faili meçhul cinayetidir. Hâlâ katilleri bulunamamıştır. Polis cenazeyi yürütmeyeceğini bildirmişti. Cenazenin yürütülmemesi gibi bir şey olamazdı. Bu olay Kurtuluş açısından İstanbul’da varlık yokluk nedeni gibi bir durumdu. Arkadaşlara “Yapmamız gereken, çatışmayı göze alarak yürümektir” dedim. “Biz de öyle düşünüyoruz” dediler. Binlerce kişiydik. Silahlı arkadaşlar öne geldi, “Ben en önde, tek olacağım. Benden kurşun çıkmadıkça kurşun sıkılmayacak. Ben düştükten sonra ne yaparsanız yapın” dedim. Çünkü polisin provokasyon yapma ihtimali güçlüydü. Polis saldırmayı göze alamadı. O yürüyüş Kurtuluş’un sahneye çıktığı gün oldu.
‘Sol içi şiddette hiçbirimiz günahsız değil’

- O zaman silah nerede devreye girdi?
Esas olarak silahlar anti faşist mücadelede patlıyordu. Zaman zaman Türkiye sol hareketinde tekçi, rekabetçi bir sosyalizm anlayışı egemen olduğu için sol içi şiddet olayları görülebiliyordu. Sol içi şiddet konusunda biz de dâhil, Türkiye sosyalist hareketinde kimse günahsız değildir.
- Birini vuran grup nasıl, neden diğerlerinin önüne geçmiş oluyordu?
Böyle vurma gibi bir şey olmadı, “Soldan birisini vuralım da, buradan kendimizi var edelim” anlayışının bizde zerresi olduğunu düşünmüyorum.

Kemal Karaca anmasından...
- Bu yanlış bir bilgi değil mi; örneğin Kemal Karaca öldürülmedi mi? Anlatmaya çalıştığım, o dönem bunu rekabet olarak görmediğimiz. Solda eylem birliğini savunurken öyle bir şey oluyor ki nüfuz alanlarınızda karşı karşıya geldiğinizde pratik meseleleri oturup dostça tartışmanız, sorunları sosyalist demokrasi anlayışı içerisinde çözmeniz gerekirken hemen şiddete dönüşebiliyor. 80’lerin ortalarında sosyalist demokrasi anlayışını Türkiye soluna taşısak da geriye dönüp baktığımızda o zaman da birlikçiliği savunmamıza rağmen “En doğru birlik biziz” anlayışına sahip olduğumuzu görüyoruz. Bu dönemde bizim de günahlarımız olmuştur. Birilerine göre az olması o günkü günahlarımızı affettirmez.
- 1971’den çıkardığınız derslerden birinin bu olduğunu söylerken yine sol içi rekabete düşmeniz sizce neden?
Demek ki yeterince içselleştirememişiz.
- “Günahlarımız olmuştur”dan öteye geçerek bugün günahlarınızı sayabiliyor musunuz?
Ben özeleştiriyi bir günah çıkarma eylemi olarak görmüyorum. Olaylar tek tek anlatılarak bir yere varılabileceğini düşünmüyorum. Önemli olan bir anlayışın değişmesi, mahkûm edilmesi ve bunu ideolojik ve teorik olarak tanımlamak.
- Bir cinayeti veya şiddeti mahkûm etmek için teori mi gerekiyor?
Ondan sonra izlediğimiz çizgi açısından önemli bu; basit gelecek ama kastım, farklılıkların meşruiyetini tanımak. Daha sonra çoğulcu sosyalizm anlayışı temelinde başka sosyalistlerle bir arada ortak bir parti içerinde olabilmek aslında bir özeleştirinin ifadesi.
‘Sol içi şiddette ismim ne yazık ki sembol olarak görüldü’

- Teori, arayışa göre şekillenebiliyor ama pratikte, sokağa çıktığınızda bir ülkücünün veya solcunun vuruluyor, yaralanıyor, ölüyor olması sizi “Kana bulaşmaya ne gerek vardı” sorusuna götürmüyor mu?
Faşistlerle olan çatışma meşru müdafaa çizgisinde olduğu için yapılacak bir şey yoktu. Faşistlerin sistemli bir saldırısı vardı. Şunu net söyleyeyim, sol içi şiddet konusunda pratikte biz bundan mümkün olduğu kadar kaçınmaya çalışıyorduk ama bu anlayış bizi bazı yerlerde sıkıştırıyordu. Siyasi çatışmamız ağırlıklı olarak Devrimci Yol (Dev-Yol) ile olmuştur.
- Sebep?
Dev-Yol’la da çatışmanın temeli aynı hedef kitleye hitap etmemizden kaynaklanıyordu, yani THKP-C zeminine. Bu da doğal olarak rekabeti körüklüyordu.
Aramızdaki ölüm olaylarının azlığı olayın vahametini ve ayrıca bizim bu olaylardaki sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. O dönemde başka siyasal hareketler arasında da ciddi sol içi çatışmalar olmuştur. Açık söyleyeyim, sol içi şiddette daha az olay içinde yer aldığım halde, ismim “sembol” olarak görülmüştür ne yazık ki. Ama önemli olan rekabetçi sosyalizm anlayışını mahkûm ederek sosyalizmin dayanışmacı yanını öne çıkartmaktır.
- Neden “sembol isim” olarak görülüyorsunuz?
Demek ki o dönemde böyle bir etki alanımız olmuş, ismimiz bir yerden çıkmış.
- Tamamen “haksız” mı?
Haksızlıktan çok o dönemin konjonktürü içerisinde bu imajı yaratacak eylemler oldu. İnsanlar ölmedi ama sağı solu basmalar, Halkın Kurtuluşu’yla aramızda ufak tefek arbedeler oldu. Örneğin 75 sonundaki kantin baskını gibi...
‘Sol içi şiddet komisyonu için geç kalındı’

- Solun sol içi şiddetle yüzleşmesi için komisyon kurulması fikrine katılıyor musunuz?
Bunun yıllar önce olması gerektiğine inanıyoruz. Geç kalındı.
- Öcalan’ın Hakikat Komisyonu önerisi için aynı şeyi düşünüyor musunuz?
Bu öneriyi gönülden destekliyorum. Ayrıca sol içi şiddete neden olan rekabetçi anlayış yenilginin önemli nedenlerinden biri oldu. Eğer sosyalist hareket 12 Eylül’e karşı ortak bir direniş örgütü yaratabilseydi darbenin etkileri bu kadar ağır olmayabilirdi. Aslında cuntaya karşı ortak bir direniş cephesi oluşturmak için adım attık, ama Dev-Yol kapıları kapattı, hamlemiz boşa çıktı. Halkın Kurtuluşu’yla üçümüz cephe örgütü kurabilseydik cuntanın kaderi böyle olmazdı.
- Neler farklı olabilirdi?
Cuntanın tahribatı daha az olur, yıllarca sürünmezdik. Mücadeleyi verili koşullarda yeniden örgütlemek için yeterli kadro ver kitle potansiyeli vardı.
‘Ölümle biten hiçbir olayın talimatını vermedim, hesaplaşmaya hazırım’

- Bir komisyon kurulursa yaşananları teker teker anlatır mısınız?
Problem olmaz. Yanlışlarımız gizli saklı olmadı, ölenler, kalanlar, yapılanlar zaten ortada. Bu nedenle geç kalındığını düşünüyorum. Ama tabii ki de bunu mahkûm etmeliyiz, biz bunu yıllar önce yaptık.
- Biz bilmiyoruz, paylaşır mısınız?
Burada doğru olmaz. Ama Kurtuluş’la Dev-Yol arasında ölümle biten olayların hiçbirisinin talimatını vermedim. Gerilimde bir taraftım, ama somut olayların muhatabı değilim. Çünkü tamamen kendiliğinden gelişen olaylardı. Biri “Hayır, öyle değil” derse yüzleşmeye de hazırım.
Kaçaroğlu’nun gözünden 1 Mayıs 1977

- Halil Berktay’ın “Ateş açıldığı palavradır, birbiriyle çatışan solcular kendi rezaletinden bir mağduriyet yarattı” dediği 1 Mayıs 1977’de alandaydınız. Kısaca anlatır mısınız; o gün ne oldu? Sol içi şiddetin yaşananlarda hiç payı olmadı mı?
Halil Berktay bu konuda en hafif deyimiyle palavra atmaktadır. Çünkü bugün tüm açıklığıyla ortaya çıkmış olan bu olay bir kontrgerilla provokasyonudur. O gün en son alana Kurtuluş korteji girmişti. Sıtkı Coşkun sunucu, Kemal Türkler de son konuşmacı olarak kürsüdeydi. Bizler Kurtuluş kortejinin en önünde, bugünkü Marmara Oteli'nin önüne geldiğimizde, Tarlabaşı tarafından iki el silah sesi duyuldu. O anda otel tarafından bir yaylım ateşi başladı. Arkadaşlarla kendimizi yere attık. Yanımdaki arkadaşlar ateşin otelin 4. katından geldiğini söylediler. “Ne yapalım” diye sorduklarında, “Aynı şekilde cevap verin” dedim. O sırada büyük bir panik başlamıştı. Herkes kaçışıyordu. Yer yer polisle çatışmalar başlamıştı. Biz bir arkadaş grubu olarak silahlarımızla Taksim Gezi Parkı merdivenlerine çıkarak oradan alanı izlemeyi ve gerekli müdahaleyi yapmayı amaçladık. Sedyelerle insanlar taşınıyordu, olan biteni henüz kavrayamamıştık. Zaman geçtikçe alan tenhalaşıyordu. Oradan çıkmamız gerekiyordu artık. Bir arkadaşa “Kurtuluş flamasını kaldıralım, bunu gören arkadaşlarımız yanımıza gelirler, hep beraber buradan Kabataş’a inelim” dedim. 50 civarı arkadaşla toplandık. Gümüşsuyu üzerinden Kabataş’a indik. Kabataş insan seli gibiydi. Akşam 21.00’de haberleri dinlediğimizde ölenlerin çoğunun panik sırasında Kazancı Yokuşu'nda öldüğünü öğrendik. Şahsen bunu hiç tahmin etmemiştim. Ölenlerin çoğunun kurşunla öldüğünü sanıyordum. Bu provokasyonla sosyalistlerin işçilerle giderek gelişen ilişkilerini koparmak ve sosyalistleri kitlelerden tecrit etmek amaçlanıyordu. Bir başka yanıyla da amaçladıkları neoliberal ekonomi modelinin eksiksiz uygulanacağını düşündükleri bir askeri darbeye zemin hazırlamaktı. Tabii ki sol içindeki gerilimlerin bu provokasyonların yapılmasında bir etkisi olduğu söylenebilir. Ama bu durum olayın tam bir kontrgerilla provokasyonu olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.
YARIN: 1980 darbesinin ayak sesleri, işkence ve solun bugünü
______________________________________________________
Önümüzdeki daha zorlu ve çetin geçecek mücadelenin ihtiyaçlarına yanıt verecek birleşik bir direnme zeminini ve seçeneğini hep birlikte inşa etmeliyiz. Eğer bu yaratılamazsa devrimci direniş imkanının umutsuzluk içerisinde boğulmasının önüne de geçilemeyecektir.
turgut_fatsa isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
turgut_fatsa Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 4 Kisi:
Alt 04.Mayıs.2015, 10:36   #2
 
Apé Che - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Apé Che
İŞÇİ...
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 13.Temmuz.2007
Üye No: 4
Mesajlar: 8,170
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 6,298
2,066 Mesajına 5,885 Teşekkür Aldı
Standart

Deniz döndü bana, gülerek “Kaçar, gidiyoruz ha” dedi, seyahate gidiyorlarmış gibi. Ben de gayri ihtiyari, “Nereye gidiyorsunuz ya durun bakalım, daha gitmiyorsunuz” gibi inanmadığım bir şey söyledim ama başka ne diyecektim. Gerçeği buydu, gittiler.
______________________________________________________


TARİHTE ZORUN ROLÜNÜ EN DOĞRU OLARAK KAVRAYARAK DEVRİMCİ ŞİDDETİ PROLETARYANIN HİZMETİNE ÖRGÜTLÜ OLARAK VERENLERİZ.

Bu büyük devrimci komünistin çalışma biçimini zamanımızın sınıflar mücadelesine en uygun ve en doğru cevabı olarak kabul ettiğimiz için BİLİMSEL SOSYALİZMin kurucuları tarafından da tastik edildiği için

Bizler
BLANQUİST Devrimci Komünistleriz !




Apé Che isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Apé Che Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 3 Kisi:
Alt 04.Mayıs.2015, 10:42   #3
 
Snowmann - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Snowmann
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 26.Haziran.2009
Üye No: 23358
Mesajlar: 1,728
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1,025 Mesajına 2,006 Teşekkür Aldı
Standart

Sol içi şiddet beni en çok üzen şeylerden biridir. Kavgaların mantıksızlığı bir yana, zalimlere karşı ezilenlerin cephesinde mücadele ve siper yoldaşı uğruna canını ortaya koymuş devrimcilerin birbirine karşı şiddet uygulaması umut törpüsü olmaktan başka bir işe yaramaz.
Snowmann isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Snowmann Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 2 Kisi:
Alt 04.Mayıs.2015, 11:16   #4
 
matarson - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
matarson
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 11.Mart.2015
Üye No: 52069
Mesajlar: 199
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 988
146 Mesajına 392 Teşekkür Aldı
Standart

Solun tarihinde büyük kahramanlıklar, büyük dayanışmalar olduğu gibi (mahirleri Kızıldere sürecine götüren olay) ne yazıkki hiç arzu etmediğimiz ama gerçekte olan ve yüzleşilmesi gereken bir olgudur sol içi şiddet. Belkide o dönemin konjektörününde etkisiyle bu tür sapkınlıklara başvurulmuş ama çok yanlış çok gereksiz vede imaj açısından çok sakıncalı bir süreçtir. Solun yakın devrim hayalleri, ve yaparsak devrimi biz yaparızcılığı, rekabetçiliği,kendi mensup olduğu yapıyı kutsayıp (tabi mevcut gücüde bunda etken) Her ne kadar kendilerine Marksist-Leninist-maoist-enver hocacı-kırcı-şehirci vb. gibi sıfatları adı altında kapitalizmin bencil kültürü olan 'benim','bizim', olgularından kurtulamamaları çatışmalarıda beraberinde getirmiş ve bana göre 80 darbesinin burjuvazi açısından çokta zorlanmadan yürürlülüğe sokulmasında azımsanmayacak bir etkiye neden olmuştur. Sol içi şiddet devrim güçlerinin kangrenli yanıdır bu kangreni kesip atmalıdır.....
matarson isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
matarson Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 3 Kisi:
Alt 04.Mayıs.2015, 13:27   #5
 
ivan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ivan
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 30.Eylül.2014
Üye No: 51206
Mesajlar: 353
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1,359
291 Mesajına 995 Teşekkür Aldı
Standart

Küçük burjuva hastalığıdır rekabetçi anlayış ve bugün ne çekiyorsak yine o rekabetçi zihniyetten çekiyoruz ne güzel demiş mahallemizin Kaçar'ı ne güzel anlatmış, aynı mahallenin aynı göçmenliğin insanıyız Mustafa abimizle çok sevdiğim saygı duyduğum bir isimdir kendisi.
______________________________________________________
Anamız amele sınıfıdır, yurdumuz bütün cihandır bizim...
ivan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
ivan Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 04.Mayıs.2015, 14:35   #6
 
turgut_fatsa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
turgut_fatsa
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 20.Nisan.2013
Üye No: 48375
Mesajlar: 2,873
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1,271
821 Mesajına 1,338 Teşekkür Aldı
Standart

Devrimci Politika samimiyet ,içten ve ne düşünüyor ise karşındakine anlatma sanatıdır. Bu yanlışlığı doğruluğu eksikliği tartışılır ama öncelikle bu. Hileye hurdaya sapmadan,niyetlerini gizilemeden koymadır. Bu aynı zamanda karşındakinin de senin poltikanı sınaması ,kararlılığını,o poltikaya bağlılığını görür. Gördükçe güven duyar ve o politikanın ne yapıp yapamayacını da bilmiş olur. Bu aynı zamanada çevrede başka politik yürütücülere kolaylık sağlamış olur.

Gerçi devrimci olmayan poltikalar her ne kadar hile hurda ve gerçeği ,yani kafasındakini açığa çıkarmama yönetmine baş vursa da biraz uğraşlı da olsa ,zaman alsa da net olarak anlaşılır.

Bunları Mustafa kaçar oğlu yazısına karşılık olarak yazmıyorum. Tersi Mustafa kaçar oğlu yazdırıyor. Kısaca olması gereken bu dur diyen mustafa Kaçar oğlunun kendisidir. Çünkü o 68 devrimci geleneğinden gelen, bu devrimci politkanın nasıl olması gerektiğini en iyi bilenlerden olduğunu biliyorum. Ne ise o yani ne ise o. Gördüğü anladığı ve düşüncesi yorumu bu....


Bu kadar yazdıktan sonra yukarda M.Kaçaroğlunun söyleşisinde hani '' 12 eylül gelirken dev-yol ortaklığa yanaşmadı ''diyor ya. Doğrudur. Evet Devrimci yol yanaşmadı.

Ama daha öncesini hatırlatatmadan bunu söylemekte.

Devrimci yol 12 eylülden aylar önce Faşizme ortak cephe için hem kurtuluşun hemde Halkın Kurtuluşunun ki o zaman partileşmeye gitmişler İnşa örgüttü kurmuşlardı ,önünde taklalar attı. Ne yazık bu iki siyaset bunu kabul etmedi. Çünkü Kurtuluş Sosyal emperyalistlerle bir araya gelmeme ,Hk da İnşa örgüttünün devrim programı çıkmadı diye yanaşmamaktaydı göbek çatlatırcasına gerekçeler ortaya koydular.
Halbu ki gelen 12 eylüldü. Bunu herkes görüyordu. Faşizmdi.

Evet Kurtuluş daha sonra ki 12 eylül artık ayen beyan ortaya çıktığında tekrar ortaklaşmaya döndü . İstediği belki HK olmadan bunu gerçekleştirmekti bilmiyorum. (Ki buda sorun olmakla beraber HK doğu DEV-YOL a göre feodel alanda da gücü yüksekti.Bu anlamda stratejik olarak HK sız olmazı görüyordu.Bu arada bunu not olarak kabul edelim)

12 eylül gelmişti.Artık yapılması gereken yapılacak olmaktan çıkmıştı.

Devrimci yol direniş komitelerini önerdi. Bunun kendisinin değil ,tüm politk yapıları içinde barındıracak örgütlenme nüveler olarak ortaya attı. Ama sekter politkacılık bu öneriyi Türkiyenin somut şartlarıdan değilde ,devrimci yolun tekkesi olarak algıladı. Devrimci yolun şubeleri,öznel örgütlülüğü gibi gösterdi . Halbu ki direniş komiteleri anti faşist, devrimin nüveleri ,devlet organları olarak ,daha net anlaşılacak şeklide sovyet örgütlenmesinin öğeleri olarak görüyordu. Cephenin yaşamda ,mahalede ,kasasaba ,okulda ,şehirlerde oluşturulmasıydı.

Ama sekterizim, devrimden önce kendi hakkını öne çıkaranlar,toplumdan önce ben ben diyenler, kendi varlığına güvenemeyenler ve hep yok olacağından tedirgin olanlar ,devrimi değil kendi siyasal utkusuna kapılanlar ,kendi siyasal politk dünya görüşüne inamakta terettüt duyanlar ,bu küçğük burjuva eğilimlere kapılanlar ne yazık Direniş komiteleri gibi cephe örgütlenmesini red ettiler. devrimci yol yukardan değil aşağıda toplumun kendi birliğine öncelik veren düşünceye sahipti. Yoksa bir gecede parti kurulur, bir gecede ahmet mehmet recep bir araya gelerek cephede kurulurdu

Bu 12 eylül kendini gösterince acil olarak yapılması gereken anti faşist cephenin yukarda oluşturlması yaşamın zorluğu ile ve zorunluluğu ile tercih ettmiş ama karşısındakiler buna bile cevap vermemiş. Red etmişlerdir.

Yaşanan tarih aynen böyledir. 12 eylül gelince değil gelemeden,onu gören ve tedbir alan politk siyaset ancak politik siyasettir.

Devrimci yol daha sonra kendi içinde bu tedbirleri almaya çalışmıştır. Yani devrimci yol 12 eylüle karşı tek başına direnebilmeye mecbur bırakılmıştı. Diğerleri ise kadrolarını koruma adına ricat ,geri çekilme kararlarını almışlardır. Kurtuluş buna dahildir. Kadrolarını koruyabilmişmidir ?.Buna cevap hayırdır. THKP-C Mahir daha önce bunu zaten söylemişti... Eğer Mahiri iyi kavrasaydılar bunun imkansız olduğunu görürlerdi.

Aynı şeklide demokrat gazetesine de böyle yaklaştılar. Demokrat gazetesini devrimci yolun yayın organı olarak algıtılar,nitelediler eteketlediler. Halbu ki demokart gazetesi demokratik devrim içeriğinde bir gazete idi. Orada kendi hayat içinden çıkmış,anti faşist mücadele hengamesine gömülmüş,okumaya zaman olmayan devrimciler demokratlara fırsatlar sunuyordu. Çünkü o mücadele ve hengamede insanların okuyamama, tartışamama problemleri olacağı malumdur. Devlet destekli köpekler ,vatan millet adına devrimci demoratlara saldırrken devrimci görevini yapmak zorundaydı. Buna provakörlük, goşistler diyenlerde vardı. Ama bugün onlar yaşıyorsa o devrimciler bunu sağladığını herhalde görmüş olmalılar. Cunta gelemeden toplum teslim alınır, kimse teslim olunması gerektiğini söylemez herhalde.

Demokrat Gazetesi Devrimci yolun siyasal yayın organı değildi. Bugün milliyette yazan Yalçın doğan ve bunun gibi aklıma gelmeyen devrimci yol siyasettini benimsememiş ama demokratik hak hukuk konusunda yazarlara kapılarını açandı. Yani demokratların barındığı yayın örganı özünde ve cepheye hizmet edecek yayın organıydı.

Günümüz de de birgüne de aynı mantıkla bakılmakta .Sekterlerin işi böyledir. Ruhları sekter ... En basit örneği Dün pazar günü Bir gün Ekinde Orhan Gazi Ertekin imzalı ve bunun gibi insanların yazılarını görülebilinir. Halbu ki Ertekin evet ve Hayırcıydı. Eğer yamalandığı gibi olsa Evet ve Hayırcıya neden sayfalarını açsın.

Son yine bir günde bir yazar yazmaması istendi. Sansür ,öteleme ,özgürlük yok ediliyor denildi. Şu anda Birgün demokrat bir gazete misyonunu yürütmek ile ve ne CHP ye oy verin yazısını bulursunuz ne de HDP oy verin yazsını bulursunuz. Bu yazar HDP ye oy vermeye çapırdığı için yazılarında ,gazetenin demokrat misyonuna ve ilkereine uymadığı için kendisine böyle yazarsa yamamsı gerektiği açık açık belirtidi.

Her poltikanin ilkeleri programı olur . Özgürlük adına isteyen istediğini yazacak gibi saf özgürlük komünizmden önce kimse bulamaz. Her basın organın ilkeleri olduğu gibi birgünün de ilkleri olması neden bu kadar olayı çarpıtmaya götürsün ki.

Birgün dün demokrat gazetesinde olduğu gibi bugünde demokratik ilklerle yürüyen demokratik hak ve özgürlükleri öne çıkaran gazete olarak kabul etmek gerek. Orası onun bunun tekkesi değil. Eğer tekke olarak görülecekse bir siyasettin yayın organı olur. Bunu da açıklamakta herhalde korkacak olmaz.

Nerden nereye geldik yahu..
______________________________________________________
Önümüzdeki daha zorlu ve çetin geçecek mücadelenin ihtiyaçlarına yanıt verecek birleşik bir direnme zeminini ve seçeneğini hep birlikte inşa etmeliyiz. Eğer bu yaratılamazsa devrimci direniş imkanının umutsuzluk içerisinde boğulmasının önüne de geçilemeyecektir.
turgut_fatsa isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05.Mayıs.2015, 20:38   #7
 
turgut_fatsa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
turgut_fatsa
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 20.Nisan.2013
Üye No: 48375
Mesajlar: 2,873
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1,271
821 Mesajına 1,338 Teşekkür Aldı
Standart

Fotokopi makinesinden idam cezasına


- 1980’de hangi gerekçeyle aranıyordunuz?
Ben 1975’ten beri aranır durumdaydım. SBF (Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi) kütüphanesinden mücadele için fotokopi makinesi gibi şeyleri almaktı gerekçe. Bu sebeple içeri giren arkadaşlarımın bir iki ay yatıp çıkmasına rağmen Kızıldere’den gelen mantıkla gidip teslim olmadım. Hep sahte kimlikle dolaşıyordum.
- Misal, Fethullah Gülen’in aranmasına rağmen o yıllarda nasıl saklandığı da güncelliğini yitirmeyen bir soru. Anlattıklarınıza göre, o dönem aranmak, bulunmayı gerektirmiyor.
Haklısınız, eğer devlete göre önemli olan bir olay söz konusu değilse nokta araması yapılmıyordu. Sosyalist hareketin kitleselleşmesinden kaynaklanan toplumsal meşruiyet de saklanmayı kolaylaştırıyordu.
- Fotokopi makinesi yüzünden mi idama mahkûm edildiniz?
Yakalandığımda o sorulmadı bile. Kurtuluş’un liderlerinden olduğum için ve 23-24 banka soygunundan üzerime geldiler.

‘Üzerimde 25 bin lirayla yakalandım’


- İddianamede “Kurtuluş’un askeri kanat sorumlusu” olarak geçtiniz; 23 banka soygunu olduysa bunun hanenize yazılması ne kadar yanlış?
Bazı arkadaşlarımızın ifadelerinde “Paraları Kaçaroğlu’na iletiyorduk” geçince direkt bana yönelindi. 12 Eylül’den sonra da Kurtuluş’a mal edilen birkaç soygun oldu ve işkencede benden o paraları istediler. Ben de şunu söyledim: “Üzerimde 25 bin lirayla yakalandım. Başka bir şey yok. Ama onu da alamazsınız çünkü kayıtlara geçti.”
- Size atfedilen suçlamadan bağımsız, o dönemi anlamak için soracağız; banka soygunlarından gelen gelir nerelere harcanıyordu?
Kamulaştırma eylemi olarak adlandırılırdı.
- Nasıl?
Örgütlerin o dönemde kamulaştırma eylemlerinden elde ettikleri paralar antifaşist mücadelede silah alımına, siyasi kampanyalarla ilgili harcamalara ve 24 saat devrimcilikten başka bir işle ilgilenmeyen profesyonel kadroların geçimine harcanırdı.
- 71’de üstünüzden çıkan el bombası için Filistin kaynaklı demiştiniz, bu dönemde alınan silahlar nereden geliyordu?
Esas olarak kaçakçılar eliyle sağlanıyordu. Filistin’den gelen birisi tarafından getirilmişti.

‘Cunta geliyor dedik ama tutarlı davranmadık’


- 12 Eylül yaklaşırken darbenin ayak seslerini duyuyor muydunuz?
Darbeden 5-6 ay önce çıkardığımız Kurtuluş’un önsözünde ülkenin “freni patlamış bir araba gibi yokuş aşağı yuvarlandığını” söyleyip cuntanın ayak seslerinin geldiğinin tespitini yapmıştık. Ama buna göre hazırlanmak konusunda tutarlılık içinde olamadık. Merkez Komitesi’nden iki arkadaşı yurt dışına gönderme kararımız olmasına rağmen gönderemedik, ancak darbe olduktan 1 ay sonra yaptık. Atalet vardı. Hem darbe gelecek diyorduk, hem de gelmeyecekmiş gibi davranıyorduk. Örneğin ben Merkez Komitesi tarafından Adana’da anti faşist mücadelenin örgütlenmesi için 6 aylığına görevlendiriliyordum.
- Darbe olduğunu duyduğunuzda aklınızdan geçenler ne oldu?
11 Eylül gecesi akşam saatleriydi, Doğan Tarkan aracılığıyla İstanbul Tabip Odası Başkanı Şakir Derkut’tan acil bir görüşme talebi geldi. Teşvikiye’de gece 10 civarı üçümüz buluştuk. Şakir, DİSK üzerinden aldığı habere göre “13 Eylül’de askeri cunta geliyor” dedi. Haber biraz şok yaratmıştı. Hemen o dönem ilişkilerimiz olan bazı asker dostlardan bilgi alabilmek için harekete geçtim. Gece 3’e doğru gelen haber, dostlarımızın o gece nöbetleri olmadığı halde kışlada kaldıklarıydı. Bu haber çok uyarıcıydı. Bir günümüz vardı. Sabaha karşı uyanıp su içmek için mutfağa gittiğimde, aşağı katın balkonundan bir Harbiye Marşı’nın sesi geliyordu. Hemen televizyonu açtım. Karşımda Kenan Evren gür sesiyle konuşuyordu. Cunta gelmişti.
O gün sokağa çıkma yasağı vardı. Ertesi gün, 13 Eylül’de Asmalı Mescit’te buluştuk. Şu kararları aldık: Tüm sol ve demokrasi güçleriyle bir direniş cephesi oluşturmak, hareketin sürekliliğini sağlamak üzere Merkez Komite’den 2 arkadaşımızı en kısa zamanda yurtdışına göndermek, öncü kadrolarımızın bilinen evlerini süratle değiştirmek, örgütün bütününün bir dağınıklık yaşamaması için gerekli tedbirleri almak, bu nedenle canlı kurye sistemini hayata geçirmek, İstanbul dışından gelecek kadroları eğitim için Filistin’e göndermek.

‘İlk gün 10 saat aralıksız işkence yaptılar, Filistin askısında kolum gitti’


- Yakalanma hikâyeniz?
3 Mart 1981’de yakalandım. Darbeyle ricat (geri çekilme) taktiğini uygulama kararı vermiştik. Taşrada cunta nedeniyle barınmakta güçlük çeken öncü kadrolar İstanbul’a çekilmeye başladı ve onların yerleştirilmesiyle ben ilgileniyordum. O günlerde de 10’a yakın arkadaşımızın yurt dışı çıkış bağlantılarını, kuryelerini ayarlamıştım. Zorda kaldığımızda kullanmak üzere bir arkadaşa yedek ev tutturmuştum. Yakalandığım gün arkadaşla ev sahibine gidip “Dayım; ben yokken eve bakacak” diye tanıştıracaktı. Kısa dönem için askere gidiyordu. Pijama almak için bir dükkâna gittiğinde onu tanıyan polis, aradığı için değil ama belki bir şey çıkar diye onu alıyor. O dönem birini yakalayınca veya silah ele geçirilince polis ikramiye alıyordu. Arkadaş, hamile eşine işkenceyle tehdit edilince benim ismimi vermiş. Polis için piyango. Ertesi gün Barbaros’ta randevumuz vardı. Ama kadın arkadaşımı göndermiştim, randevuyu ertesi güne alsın diye. Akşam geldiğimde ilk sorum “Dönüşte dikkatini çeken bir şey oldu mu” oldu. Yok, deyince rahatladım. Ertesi gün randevu yerine gittiğim Elmadağ’daki pastanede polisler tarafından karakol kurularak yakandım.
Gayrettepe’ye götürdüler. Akşam 5 civarında başlayan işkence, aralıksız gece 3’e kadar sürdü. İlk gece Filistin askısında sinirleri tahrip olduğu için kolumu hareket ettiremez hale gelmiştim. DAL’daki işkenceler öncesinde ve sonrasında, kolum yüzünden beni onlar soyup giydiriyorlardı. Yakalanmamdan örgütün haberi olmadan örgütü çözmek için ilk 3 gün Gayrettepe’de yoğun bir işkence uyguladılar.

‘Lastikle sıkıştırırken hem penisime elektrik verdiler, hem falaka devam etti’


- Dolayısıyla en yoğun işkence ilk 3 gün mü yapılır?
Süreç başka türlü işkencelerle sürüyor ama onlar için ilk 3-5 gün örgütü aldılar aldılar, yoksa dışarıdakilerin haberi oluyor diye düşünüyorlar. O yüzden 3 gün boyunca düşünebileceğiniz her türlü işkenceyi uyguladılar. Bu diğer günler ağır işkence uygulanmadığı anlamına gelmez.
- Mesela?
Falaka, Filistin askısı, otomobil tekeri, elektrik… Sonucunda vücutta iz bırakmadan iç kanama yaratan kum torbası ile dövme; bunu bana sadece Gayrettepe’de uyguladılar.
- Otomobil tekeriyle ne yapıyorlar?
Bildiğiniz lastiğin içine sizi koyuyorlar, yukarıya doğru çektikçe kollarınız kasılıyor, kaburga kemikleriniz sıkışıyor. O sırada size elektrik veriyorlar. Altta da falaka devam ediyor.
- Elektriği nerelere veriyorlar?
(Kaçaroğlu elleriyle aşağıyı gösteriyor.)
- Cinsel organa?
Evet. Ve üç yöntemi bir arada yapıyorlar, şu kahve kokteyleri gibi “üçü bir arada”… (Gülüyor.)

‘Çarmıha gerer gibi mindere gerdiler, ıslatıp elektrik verdiler’


- Yaşamamış birine o acıyı nasıl anlatırsınız?
Bütün vücudunuzda bir elektrik dolaşıyor. Devrimci bir iradeniz, kararlılığınız yoksa o elektrik ve diğer yöntemler konuşturur. Gayrettepe’de sürekli veriyorlardı ama DAL’da farklıydı. Örneğin, meşinden bir güreş minderi düşünün, ona sizi çarmıha gerer gibi bağlıyorlar iplerle. Ondan sonra minderi ıslatıyorlar ve elektriği öyle veriyorlar. Bütün yattığınız yerden size elektrik geliyor. Sadece minderden de değil, vücudunuza ayrıca elektrik veriyorlar.
- Yine cinsel organa mı?
Birkaç yerden veriyorlar. Yeri geliyor makata da veriyorlar. Bana onu yapmadılar, kulağa, ele, cinsel organa mandallarla aynı anda verdiler. Bazen bunu minderde değil, askıda yapıyorlardı.
- Bunu ne kadar zaman boyunca yaptılar?
İlk gece aralıksız 10 saatti. Kılıktan kılığa soktular ama o gün konuşsaydım Kurtuluş hareketi çökerdi. İşkenceyle sizi kırmaya çalışıyorlar, hele öncü kadro düzeyindeyseniz, sizi kimliksiz hale getirmek istiyorlar. Çünkü işkencede konuşursanız sadece kendinize karşı değil, örgüte de güvensizlik aşılanır. Polis yakalanmış olan kadroları konuşturmak, dirençlerini kırmak için “Önünüzde olan insanlara liderlerinize bakın nasıl çözülüyorlar, sizi nasıl ele veriyorlar? Siz onlar için niye direniyorsunuz” diyerek üzerlerinde maddi işkence yanında psikolojik baskı uygular. Dışarıdakilere de mesaj örgütü çözmek için büyük bir moral bozukluğu olarak yansır.

‘Kimse acıya alışmaz’


- Bu işkenceyi kaç kişi yapıyor?
5-6 kişiydi.
- Size özel muamele mi?
Evet, çünkü davada da “Kaçaristler” veya “Kaçarcılar” olarak geçiyordu ismimiz. Bunun yanı sıra silah, kantin basmalar, faşistlerle kavgalarla Merkez Komite’nin en tanınır insanıydım. İşkencede Dev-Yol operasyonu sırasında 2 araba, 15’e yakın klaşinkof (kalaşnikof) yakalandığını söyledi polis, “Sizin arabalar, silahlar nerede” diye soruyorlardı. Uydurma da olabilir bilemem.
- Yanıtınız; suskunluk mu, slogan mı?
Hiç slogan atmadım. Ama şunu söyleyeyim; kimse acıya alışmaz, “Acıya karşı bağışıklığım var” diye bir şey yok. Ben bağırıyordum.
- Bağırmamak da bir efsane olma kriteri mi?
İstisnalar vardır belki ama “Bağırmadı” denilmesine çok inanmıyorum. DAL’da kaldığım son hücrenin karşısındaki odada kadın arkadaşlara işkence yapıyorlardı. Bana yapılanlar, bağırmalarım önemini yitiriyordu, o arkadaşlarımın bağırmalarıyla yükü daha ağır hissettim.

‘Kadınlar erkek egemenlik yüzünden yeterince bilgi sahibi değildi’


- 78’lilerin Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu’nun yaptığı sözlü tarih çalışmasında kadınlara taciz, tecavüzün yanı sıra sıcak yumurtayı vajinaya yerleştirme gibi cinsiyet odaklı farklı işkenceler yapıldığı da aktarıldı. Sizin tanık olduğunuz veya duyduğunuz kadınlara özel işkenceler var mıydı yoksa daha “rutin” miydi?
Diyarbakır Cezaevi’nde yapılanlar vahşetti. Ankara Avrupa’nın gözlemi altında bir yer olduğu için cezaevindeki baskı ve işkenceler yasal kılıfa uyduruluyordu. Örneğin bizler askeri yasalar nezdinde normal eratın altında “maiyet” olarak görülüyorduk. Ve maiyete uygulanan disiplin talimatı çerçevesinde baskı, dayak ve kimliksizleştirme uygulamaları yapılıyordu. Kadınlara bahsettiğiniz taciz ve benzeri şeylerin yapıldığını duyduk. Genel olarak kadınlara poliste ince bir çıtayla falaka, yaygın olarak elektrik uygulandı. Ama bize uyguladıkları ağırlıkta değildi. Bir eksiklik ama istisnalar dışında o dönemde kadınlar aramızda olsa da örgüt yaşamı konusunda yeterince bilgi sahibi değillerdi.
- Neden?
Erkek egemen anlayışın sonucu, Kadınlar o dönemde daha çok lojistik ihtiyaçlar için görevlendiriliyordu.

‘DAL’a geldikten bir hafta sonra ayaklarım patladı’


- DAL’ın ayrıştırıcı özelliği neydi?
Açılımı Derin Araştırma Labaratuvarı. Ankara Emniyeti'nin arkasındaki garajı işkencehaneye çevirmişler, hücreler ilave etmişler. Eskiden Cebeci’nin komiseri olan, dolaylı olarak beni tanıyan (eski İstanbul Emniyet Müdürü) Kemal Yazıcıoğlu şefiydi. Bizi yakalamaya çalıştıkları zaman için “Yarım bardak çayları hatırlıyoruz” derdi, “Basıyoruz, kıl payı kaçıyordunuz.” DAL’a geldikten bir hafta sonra falakadan ayaklarım patladı.

Günde 3 seans işkence, içkili gece işkencecileri


- DAL’daki işkencenin farkı neydi?
DAL’da daha sistematik hale geldi işkence, günde ortalama üç kez işkenceye götürüyorlardı. Direncinize göre seansları ikiye indirebiliyorlar. Akşam üstü başlıyorlar, 2-3 saat sürüyor; sizi dinlendirdikten sonra 10’a doğru alıp 2-3 saat işkence yapıyorlar; yine dinlendirdikten sonra sabaha karşı 3 gibi yeniden başlıyor… Gece seanslarında bizzat işkence uygulayanlar leş gibi içkililerdi. Size göz bağı takarlar. Sebep, kimin size işkence yaptığını bilmemenin zafiyeti arttırması. Ama tim amiri “Etkilenmiyor bu” deyince benimkini bir süre sonra açtılar. Bu yüzden işkencecilerimin çoğunu gördüm.

‘Hangi işkenceyi cezalandırcaksınız ki!’


- İşkencecilerinizle konuşabiliyor muydunuz?
Bazen işkence uyguladıktan sonra sizi yukarı çıkarıp sohbet ederler, sigara, çay verirler. Amaçları, sizi ne kadar yumuşatabildiklerini yoklama. Kafanız netse oltaya yakalanmıyorsunuz. Bir kez böyle bir sohbette atağa ben geçtim ve “Siz sabah evinizde gittiğinizde karılarınızla nasıl yatıyorsunuz, çocuklarınızı nasıl seviyorsunuz, bu kadar insana işkence ettikten sonra hayata nasıl aynen devam ediyorsunuz” diye sordum. Savunmaya geçip “N’apalım; devlet memuruyuz, yapmazsak işten atılırız” dediler. “Trafik polisi de olabilirsiniz” dediğimde cevap verememişlerdi. Birkaç saat sonra başlayan işkenceye giren başka timden biri “Sen bizi trafik polisi mi yapıyorsun” diyerek hınçlandı.
Benim işkenceme başka bir tim de giriyordu etkili olsun diye. Her örgüte ayrı ekip bakıyordu esasta. Kurtuluş timi, Dev-Yol timi gibi. Başka bir gün sohbete emniyetten üst düzeyden birisi geldi, “Neden katlanıyorsun bunlara? Bize bir ev ver, isterse Kars’ta olsun, senin söylediğini kimseye söylemeyiz ama evden biri çıksın” dedi. “Zafiyet mi gördü bende” diye irkildim ve o anın yaratıcılığıyla “Okyanusun ortasında olduğunuzu düşünün ve geminiz batıyor ama kıçı dışarda kalmış, siz ona tutunup karaya çıkmayı düşünüyorsunuz. Bir kişi kalsa dışarda size onu vermem, o benim umudum” dedim. Konuşma orada bitmiş oldu.
- Çıktığınızda işkencecinizi “cezalandırdınız” mı?
Hiç öyle bir düşünce içerisinde olmadım. Hangi birini cezalandıracaksınız ki, binlerce insana işkence yapılmış. Hepsini öldürseniz de mücadele anlayışınız için bir şey ifade etmez. Biri gider, biri gelir, sistem onları yaratıyor. Bizim kinimiz sınıfsaldır. Fakat yine de koşullara göre bazı istisnalar olur.
- Diyarbakır Cezaevi’ndeki köpeği Jo’yla meşhur Esat Oktay Yıldıran bu istisnalardan mıydı?
O önemli bir simgeydi ve gerilla mücadelesi sürdüren bir hareket var. Bence o mücadele koşulları içinde yanlış bir eylem değildi. Kadrolara moral olduğu gibi, işkencecilere de gözdağı veriyorsunuz.

Hanefi Avcı’yla ‘Mercedes’ sohbeti


- O dönem pek çok solcunun hatırasına “İşkencecim” olarak geçen Hanefi Avcı ile karşılaştınız mı?
O zaman Hanefi Avcı kim bilmiyordum. Mersin’de yakalanan bazı arkadaşlar ifadelerinde benimle ilgili bir şeylerden bahsetmişler. Bana bizzat işkence yapan kişi hücreme geldi bir gün, “Mersin’den bir ekip geldi, seni sorgulamak istiyor. Fakat tim amirimiz dedi ki ‘Biz onu burada konuşturamadık, alıp onu orada öldürürseniz sorumlusu siz olursunuz.’” Bunun üzerine sorgu için beni Mersin’e götürmekten vazgeçtiklerini söyledi. Buraya kadar gelmişken “Onu tanımak isteriz” diye sohbet etmek istemişler. Alıp beni yukarıya çıkardılar. Sonradan öğrendiğime göre görüştüklerim Hanefi Avcı ve ekibiymiş.
- İzleniminiz?
Bana “Mercedes’le geziyormuşsun” diye sordu bir ara. 70 yazında ilk defa Mersin’e arkadaşımızın babasının Mercedes’iyle gitmiştim. Ama o sorunca yuvarladım lafı. Daha sonra “Kaba saba birini bekliyordum, öyle değilmiş” dediğini söylediler.

’76 gün işkencenin son haftasında işkencecilerim ayaklarıma merhem sürdü’


- Tüm bu işkence kaç gün sürdü?
Ben toplam 76 gün poliste kaldım. 3 gün Gayrettepe’de, 73 gün DAL’da kaldım. 12 Eylül’de 90 günlük bir gözaltı süresi var, savcılık isterse bunu uzatabiliyor. Sizin “Bu işkenceyle 90 gün bitmez” diyerek baştan teslim olmanız isteniyor. Ama 90 gün size aynı dozda işkence yapmıyorlar. Zaten 76 gün işkencenin yaklaşık bir haftası veya 10 günü tamirattı.
- Nasıl?
Siz, hapishaneye girmeden önce doktor muayenesinden geçerken işkence izi görülmesin isteniyor. Gerçi bakan doktorlar da cuntanın görevlileri.
- 66 gün zedeli kalan kolun 'tamiratı' ne kadar mümkün?
Kol değil, ayakları tamir ediyorlar. İşkencecileriniz gelip ayağınıza merhem sürüyor, kangren olmasın diye.
- Vücudunuzda işkencelerin izi hâlâ var mı?
Yok. Hapishanedeyken geçti.
- Kesici alet kullanılmıyor muydu?
İşkencelerde kesici alet pek kullanılmıyordu bildiğim kadarıyla. Bütün emniyetlerdeki işkence sistemi hemen hemen aynı.

‘Öleceğimi hissettiklerinde konsültasyona alındım’


- “İşkenceye sıfır tolerans” denilen bu iktidar döneminde bile polis gözetiminde veya polis tarafından öldürülenler varken, o dönem Diyarbakır Cezaevi’nde ölümler yaşanırken sizce sizi neden öldürmediler?
Bizde de polis işkencesinde ölenler oldu; bazılarında dozajı önemsemediler, “Bas elektiriği öttürelim” dediler. Ama işkencede öldürmenin bir kazancı yok onlara çünkü örgüt önderlerinin öldürülmesi dışarıda daha çok ses çıkmasına neden olacaktı. İşkence sırasında bir yerde ben öleceğimi hissettim ama onlar da bunu hissetti. 15 kilo kaybetmişim, sıvı dışında bir şey alamıyorum… Konsültasyona alındım ve ardından işkenceye iki gün ara verildi.
- İşkenceyi konuşabilmek için size oldukça ısrar ettiğimizi okuyucular için not ederek soralım; solcuların travmaların yanı sıra “övünmemek” sebebiyle de işkenceyi anlatmaması sizce devletin işkencesinin görünmez kalmasında rol oynuyor mu?
Gördüğüm işkencelerle ilgili kamuya açık, bu derinlikte ilk defa size açıklama yapıyorum. Bunun bilinmesini isterim. İşkenceler kapalı kapılar ardında yapılmıyor, size işkence yapılırken aynı zamanda işkencehanede başkaları da işkence görüyor. Ama yasal yollar kapalı olduğu için gizli kalmış oluyor, yine de yaşananlar mahkemelerde dile getirildi. Ben bunu solcuların gizlediğini düşünmüyorum.
- Kastımız “gizlemek”ten ziyade, “işkence” demenin ötesine geçip devletin bedenlerinize yaptıklarının anlatılmaması.
Kendi açımdan şunu söyleyebilirim; işkenceler başka insanların gözlerinin önünde olduğu için bunun bir yerlerde yayıldığını, konuşulduğunu bilmenin getirdiği bir rahatlık var.

‘Haluk Kırcı’yla 4,5 ay aynı hücrede kaldım’


- DAL’dan sonra geçtiğiniz Mamak Cezaevi’nde ne kadar kaldınız?
7,5 yıl Mamak’ta kaldım. 6,5 yılı hücrede geçti. 7,5 yılın sonunda idamım kesinleşip TBMM’ye gittikten sonra sivil Ulucanlar Cezaevi’ne nakledildim. Mahkemeye çıkarken “Emret komutanım” yerine “Burada” dediğim için ayaklarınızı uzatamayacağınız, ışık olmayan “tabutluk”larda da birkaç gün kaldım, hastalanınca çıkarıldım.
- “Karıştır, barıştır” yönteminden sizin payınıza kim düştü?
Haluk Kırcı. Önce kimliksizleştirmek için gelenin geçenin gördüğü ve askeri eğitim yapılan “kafes”e kondum. Burada üç gün kalınıyormuş. Fakat sonradan öğrendim ki, emniyet sınavınız “iyi”yse sizi getiren polisler bunu idareye bildiriyorlar ve siz orada uygulamarla ilgili başkalarına direnme konusunda kötü örnek olmayın diye kafeste fazla tutmuyorlar. Beni de işlemlerim tamamlanınca iki saat içinde bir aylığına tecrit için ayrı bir hücreye gönderdiler. Ardından Dev-Yol’dan Seyit Kocakuşak ve Haluk Kırcı’yı verdiler. 4,5 ay aynı hücrede kaldım Kırcı’yla; lakabı insan kasabı olarak anılan Uganda’nın asker kökenli eski devlet başkanından gelen “İdi Amin”di, hatırladığım kadarıyla.
- Sohbet edebiliyor muydunuz?
Konuşmalarımız oldu.
- Bahçelievler Katliamı’nı sorabildiniz mi?
Hayır. Kalkıp “Katilsin” demek doğru olmazdı, o ilişki bunu kaldırmazdı. Ama genel politika konuştuk. Kendilerini devleti korumak için yollara düşmüş gördükleri için kazıklanmış hissediyorlardı.

‘Kırcı, bana reis diyordu’


- Kırcı bunu seslendirdi mi?
Tabii. “Siz devleti yıkmaya çalıştınız, biz devleti sizden korumaya çalıştık, aynı yere düştük” diyordu. (Eski MHP Genel Sekreteri ve bakan) Agah Oktay Güner de o zaman “Fikrimiz iktidarda, biz içerideyiz” demişti. Muhsin Yazıcıoğlu Ülkü Ocakları Başkanı’ydı ama daha çok Abdullah Çatlı’ya saygı duyuyordu. Bana hakkında söylenenleri yapabilecek biri olduğu izlenimi verdi ama ilişkimizde saygılıydı. Kimliğimi öğrendikten sonra bana kendi deyimleriyle “reis” diye hitap ediyordu.
- Sebep, davanıza değil ama dava için fedakârlığınıza saygı mı?
Tabii, beni düşman olarak görse de, son tahlilde o kendisine nasıl bir misyon biçiyorsa karşı davanın sorumlusuna da saygı duyuyordu. Bu konuda dikkatliydi. 5 vakit namaz kılardı.
- Akşamları, uyumadan önce tedirginlik oluyor muydu?
Hayır, sonuçta o da çıkmak istiyor. Neden kendi durumunu ağırlaştırsın?
- Mamak’ta geri kalan yılları nasıl geçirdiniz? İdam gölgesinde yaşamak sizi nelerden vazgeçirdi, nelere tutundurdu?
Mahkeme savunmamı yapıp hüküm aşamasına gelince son sözümü sordu. Aynen şöyle söyledim: “Beni siz yargılayamazsınız. Beni ancak tarih ve halklar yargılar. Ben Kürt ve Türk halklarının kurtuluşu için mücadele ettim. Eğer bunun için bana idam verecekseniz, bu benim için büyük bir onurdur.” Mücadeleye bakışımız açısından işin başından beri, yani 68’lerden beri, gemileri yakarak geldik. Oturulup konuşulmuş değil ama ben halen Denizlere, Mahirlere, İbrahimlere yürekten verilmiş bir sözümüz olduğunu düşünüyorum: “Gözünüz arkada kalmasın. Proletaryanın kızıl bayrağı oligarşinin burçlarına dikilene kadar bu kavga sürecektir.” Şunu da hatırlarım, hani idam sehbasında sana son sözünü sorarlar, o esnada duygu ve düşüncelerimi eksik ifade edebilirim diye birkaç not karalamıştım. İçeride her şeye hazır bir biçimde normal yaşama devam ettim.
- Çıkışınız ne zaman, nasıl oldu?
Temmuzu ağustosa bağlayan gece, 1991’de çıktım. İdamım kesinleşmişti, Meclis’teydi. İnfaz Kanunu’yla 20 yıla düştü. Ve çıkan 10 senelik kanunla da dışarı çıktım.

‘Hayatı dışarıda umduğum gibi bulmadım’


- Yıllar sonra dışarı çıkmak nasıl bir histi?
Devrim mücadelesine nasıl yaklaştığınıza bağlı olarak duygularınız farklı olabilir. Arkadaşlarımın dışarıda yürütmekte olduğu devrimin örgütlenmesi çalışmalarına bıraktığım yerden kararlılıkla devam ettim. Hayatı dışarıda umduğum gibi bulmadım, içeriden çıkarken devrimcilik konusunda devam edeceklerini düşündüğüm birçok öncü kadronun aktif politika ile ilişkisini kestiğini ve kendi yaşamlarını idame ettirmeye çalıştıklarını gördüm. Çıktığımızda, Ankara’daki Kurtuluş bürosundaki arkadaşlarımızın çabasıyla 12 Eylül’de ilk idam edilen Necdet Adalı’nın anmasını yaptık.


Silahlı mücadeleye ‘konjonktürel’ veda


- Bu süreçte nasıl bir hesaplaşma yaşadınız ve şiddetle vedalaştınız?
Bu doğru bir soru değil. Bizim şiddetle ilgili bir sorunumuz olmadı, silahlı mücadele başka bir şey. Ama Kurtuluş olarak 74’te çıktığımızda kitlelerden kopuk bir silahlı mücadelenin yanlışlığını özeleştirimizi vererek söylemiştik. Burada silahların elimizde olmasını getiren faşistlerin bize saldırısına karşı meşru müdafaaydı.
- Güncelleyelim: Cezaevinde nasıl bir muhasebe yaptınız ve silahlı mücadeleyle vedalaştınız?
Devrimci hareketin yenildiğini kabul ediyorduk. Örgütsel tahribatın, Duvar’ın yıkılması ile örtüşmesi kitlelerin sosyalizmin gerçekleşebilirliliğine olan inancını da zayıflattı. Sosyalizmin ideolojik hegomonyası çöktü. Sosyalizmin yeniden bir alternatif haline gelebilmesi kolay değildi bu koşullarda. Bu da ancak reel sosyalimin eleştirisi temelinde, sosyalist hareketin yeniden yapılanmasıyla olanaklıydı. Çıkarken aklımızda sosyalist demokrasi anlayışı temelinde başka komünistlerle bir araya gelme düşüncesi oluşmuştu. Biz çıkmadan örneğin “Kuru Çeşme” gibi birlik toplantıları ve bu konuda yayın düzleminde tartışmalar oluyordu. Yeniden yapılanma düşüncesini, farklıkların meşruiyeti, çoğulcu sosyalizm, örgütlenme özgürlüğü bağlamında ifade ediyorduk.
- Kurtuluş’u bu sebeple mi feshettiniz?
Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi’nin (SYKP) oluşumundan kısa bir süre önce yapıldı bu iş. BSP (Birleşik Sosyalist Parti), ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi), SDP (Sosyalist Demokrasi Partisi) ve SP’de (Sosyalist Parti) yaşadığımız birleşik parti deneyimleri ve eleştirel bakış bize artık arkada bir yapının, açık alanda bu yapının bir kolunun olduğu ikili ilişkinin mücadelede zafiyet yarattığını gösterdi. Bunun aşılmasına ve esas olanın açık alandaki örgüt olması gerektiğine karar verdik. Ama bu açık örgüt yasalara göre kurulmuş olsa da Lenin’deki gibi “açık parti” formülasyonuna göre; düzene tabi değil, kitlelerin talepleri için mücadeleyi düzeni aşan bir yerden toplumsal meşruiyet zemininde veriyor. Yine de, SYKP’yi kuranlarla, sınıf mücadelesinin alacağı boyutlara göre, mücadelenin ihtiyaçları gerektirdiğinde, farklı mücadele ve örgüt biçimlerinin yaşama geçirilmesi konusunda bir anlayış birliğimiz var.
- Karşınıza biri çıksa ve bugün aktif silahlı mücadele yapmamanızdan yola çıkarak şunu dese: “Tüm kötülüklerine rağmen asker, darbeyle solun büyük bir kesiminin silahlı mücadeleye son vermesini sağladı, bu da bir başarı.”
Başarı olan ne; solun ezilmesi mi; neo-liberal politikalara karşı işçi ve emekçilerin direncini kırarak daha fazla sömürülmeleri, yani yoksullaştırılmaları mı başarı? Ya da tüm özgürlükler ortadan kaldırılıp baskı ve zulüm düzeninin egemen olması ve toplumun kimliksizleştirilmesi mi?
12 Eylül öncesinde bir silahlı mücadeleden değil, oligarşinin üzerimize saldığı faşistlere karşı bir meşru müdafaadan söz edilebilir. Şimdi ise faşist saldırılar yok ama işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesinin bastırılması için bugün devleti temsil eden hükümet tarafından iç güvenlik paketleri çıkarılmaktadır ve diktatörlüğe doğru bir yöneliş vardır. Yapılan yasalarla yürütme, yasama ve yargı olarak ifade edilen kuvvetler ayrılığı sistemi çökmüş durumdadır. Gerçekleştiği takdirde düşünülen Türk tipi başkanlık sistemiyle tüm bu kurumların yetkileri yürütmenin başı olacak devlet başkanına bağlanacak ve böylece Latin Amerika’ya benzer diktatörlük dönemi gelecektir. Otoriter bir rejime yönelişi engellemek için yapılması gereken şey tüm devrim ve demokrasi güçleriyle mücadeleyi yükseltmektir.

‘Başka mücadele biçimlerine hazırız ama…’


Sosyalist hareketin mücadele biçimlerini içinde bulunduğu koşullar belirler. Che’nin sözlerini mealen aktaracağım, “Egemen azınlığın karşısındaki yoksullar, işçi sınıfı ve emekçilerden oluşan çoğunluğun, barışçıl yollarla düzeni değiştirebileceğine inancı varsa silahlı mücadelenin koşulları olmaz”. Eğer sürecin getireceği zulüm ve baskılar bizi başka mücadele biçimlerine götürürse biz buna hazırız ama diktatörlük koşulları bile olsa kitleler buna hazır değilse, siz kitlelerin bilinçlenmesi için başka yöntemlerle mücadeleye devam etmek zorundasınız.
- Kriter olarak koyduğunuz “çoğunluğun silahlı mücadeleye onayı” nasıl tespit edilebilir?
Tarihsel deneyim bunun örnekleriyle dolu. Bolşeviklerin 1917 Şubat-Ekim arası deneyimi bunun çarpıcı bir örneğidir. Bütün barışçıl çabalara karşın burjuvazi iktidarı vermemekte direndi ve çoğunluk Bolşeviklerin önderliğinde silahlanarak Kışlık Sarayı’nı ele geçirdi. Sınıf mücadelesi geniş yığınlara, bilinçli işçilere, burjuvazinin iktidarını barışçıl yolla terk etmeyeceğini kendi deneyimleriyle öğretir. Bütün bu dönem boyunca reformcular, her şart altında barışçıl mücadeleyi mutlaklaştırırken, ihtilalci sosyalistler gerektiğinde silahlı mücadeleye başvurmanın gerekliliğini anlatırlar.

‘DHKP-C eyleminin meşruluğunu tartışmam, ama doğru değildi’


- Sizce DHKP-C’nin şiddeti meşru mu, gayrimeşru mu?
Devrimci eylem hiçbir biçimde burjuva hukukunun içine sığmaz. Tarihsel meşruiyet açısından biz hangi siyasal örgüt tarafından gerçekleştirilse gerçekleştirilsin, hangi mücadele yöntemi kullanılırsa kullanılsın, egemen sınıflara karşı gerçekleştirilen hiçbir eylemin meşruiyetini tartışma konusu yapmayız. Bu eylem siyasal bir biçim de alabilir, silahlı bir biçim de… Ama meşru görmemiz bu eylemi doğru görmemiz anlamına gelmez. Doğruluk ancak “kitle çizgisine” uygunluk ile ölçülebilir. Silahlı mücadelenin koşullarının olmadığı yerde bir eylemi bundan dolayı yanlış buluruz. Tabii tersi de geçerli, silahlı mücadelenin gerekli olduğu yerde siyasal mücadelede ısrar etmenin de kitlenin gerisinde kalmak olduğunu ileri sürerek yanlış buluruz.

‘Bu tür eylemleri kutsayan gençlerimiz çıktı’


- Sizin tabirinizle “kitleleri sosyalizmden uzaklaştıran” savcı eylemi için “kınıyorum” diyememek silahlı mücadeleyi arafta bırakmak anlamına gelmez mi?
Şu önemli, devlet devrimcileri ve savcıyı rahatlıkla sağ ele geçirebilecek imkânlara sahipti ama katliam yaptı. Ayrıca savcının ölümü de kuşkulu. Biz bu katliamı kınıyoruz. Berkin Elvan’ın arkasına geçen kitle, solu katbekat aşan bir kitleydi; böyle bir olay bu kitleyi küçültüyorsa, ailesini bile uzaklaştırıyorsa problemi görmek gerek. Bir eylemin ilerici veya gerici olup olmamasına, o eylemin yığınların eylemini ileriye taşıyıp taşımadığına bakarak değerlendirmek gerekir. Bu eylemler bizim saflarımızda da yankı bulabiliyor. Bu tür eylemleri kutsayan gençlerimiz çıktı. Bu sorunu parti içinde ideolojik bir eğitim çalışması konusu olarak önümüzdeki dönemde ele alacağız.

"Şemdinli olayını duyduğumda ‘PKK 6 ay dayanamaz’ dedim"


- Sol için bugün “doğru” görmediğiniz silahlı mücadele, sizce PKK için “doğru” mu?
PKK, 1984’te kitleyle değil, öncülerle başladı. Mamak’ta Şemdinli eylemlerini duyduğum zaman “6 ay dayanamazlar” demiştim. Sonra özeleştiri yapmak zorunda kaldım. Olayı Mahir’lerin eylemleri gibi görmüştüm yanılmışım. Ama bitmedi ve kitleler destekledi.
- PKK’nın kalıcı olmasını sağlayan sizce neydi?
Mücadelenin ulusal planda sürmesi ve işgal altındaki ülkede kurşun sıkılmasının meşruluğu.
- Sizce Güneydoğu bugün işgal altında mı?
Kürdistan bir sömürge.
- Bir parantez: Bu tezi sosyalist hareket içinde Kurtuluş’tan önce savunan bir grup oldu mu?
Bizden önce 30'larda Hikmet Kıvılcımlı'nın İhtiyat Kuvvet/Milliyet Şark isimli kitabında bu konuya değindiğini çok sonraları öğrendik. Bu sol hareket içinde çok yaygın bilinmiyordu. Daha sonra 72'lerde yine İbrahim Kaypakkaya'nın bu konuda düşünceleri olduğu konusunda bilgilerimiz olmuştu. Fakat bizim sömürge tespitine ulaşmamız bu arkadaşların düşüncelerinden bağımsız gelişmiştir. Bizim tespitimiz esas olarak Kemalizm eleştirisi üzerinden geliştirilmiştir.
- Abdullah Öcalan’ın 2013 Newroz’unda ilettiği “Silahlar sussun” mesajına siz katılmıyor musunuz?
Katılıyorum. Kürt özgürlük hareketi 80 yıllık inkâr ve imha politikasına karşı bugüne kadar yürüttüğü mücadele sonucunda elde ettiği kazanımları kalıcı kılmak istemektedir. Bu da ancak demokratik ve siyasal bir çözümle mümkündür. Şimdiye kadar Kürtlerin diyaloğu önermesine karşın devlet bunu kabul etmiyordu. Öcalan yakalandığında PKK bütün silahlı güçlerini dışarı çıkarmıştı ve bölgede beş yıl kurşun patlatmadı. Ama devlet atıl davrandı çünkü sorunu minimum “taviz”le çözmek istiyordu. Bence bu halen geçerli.

‘Devrimci şiddet’ ne demek?


- Yakın zamanda SYKP’de çıkan bir “şiddet” tartışması: Beşiktaş’taki Berkin Elvan Evi’nde durumu iyi olmayan 2 Kürt çocuğa “hırsızlık” gerekçesiyle şiddet uygulandı. Şiddet uygulayanlar arasında adı geçen, HDP’nin yerel seçimlerde Beşiktaş’tan aday gösterdiği Ahmet Saymadi, yaşananları aslında yalanlamadığı açıklamada “Şiddetin devrimci olmayan boyutları solun ortak sorunu” dedi. Devrimci şiddetin tartışma dışında bırakılması ve SYKP’nin Saymadi’ye “geçici uzaklaştırma” cezası vermesi sizce ne kadar doğruydu?
Sadece Saymadi’ye değil, bir arkadaşımıza daha 1 yıl uzaklaştırma verildi.
- “Geçici uzaklaştırma” sol içerisinde özellikle İstanbul gibi bir yerde çok etkili bir ceza biçimi değil.
Şiddet uygularsanız bunun bedelini ödersiniz. Hele ki sosyalist demokrasi anlayışı çerçevesinde sol içi şiddeti mahkûm ederek farklılıkların meşruiyeti temelinde kurulmuş bir partinin mensubuysanız buna herkesten daha çok özen göstermeniz gerekir. Devrimci-devrimci olmayan şiddet literatürüyle bunu açıklamayı doğru bulmuyorum. Disiplin Kurulu üzerine düşen sorumluluğu bu fiili işleyen arkadaşlarımızın parti içi konumlarına bakmadan gereken cezayı vermiştir.
- “Devrimci şiddet” bugün ne demek; bu da silahlı mücadele gibi sınırlarını zamana göre çizdiğiniz bir yöntem mi?
Devrimci şiddetin temelini nefs-i müdafaa oluşturur. Friedrich Engels’in “Mösyö burjuvazi silahını önce sen çek” deyişi burada oldukça yol göstericidir. Bu da gösteriyor ki silah yeri geldiğinde burjvaziye gösteriliyor, devrimcilere değil. Geçmişte rekabetçi ve sekter sosyalist anlayışla birbirine yaşam hakkı tanımayan ortamlardan ders aldık. Çoğulcu sosyalizm anlayışı perspektifiyle ayrı sosyalist anlayışta olsak da sosyalistler arası ilişkilerde birbirimizi meşru görmemiz gerektiğinden hareketle “devrimci şiddet”in yanlışlığını tespit ettik. Aramızdaki sorunların ideolojik mücadele olarak sürmesi gerektiği fikrini benimsedik.

Dev-Yol’dan birlik çağrısına yanıt:
Kurtuluş diye bir örgüt mü var?



- Bu alıntı Adnan Bostancıoğlu’nun Dev-Yol liderlerinden Oğuzhan Müftüoğlu’yla yaptığı “Bitmeyen Yolculuk” nehir söyleşi kitabından: “Polislerden biri yanıma geldi, ‘Kaçaroğlu seninle görüşmek istiyor, getirelim mi?’ diye sordu. (…) Falakadan ayakta duramadığı için gardiyan polisler kollarına girmişlerdi, hücrenin demir kapısının üzerindeki küçük delikten konuştuk. “Biz dışarda arkadaşlarla konuştuk, bundan sonra biz sizinle hareket edeceğiz, öyle karar aldık” dedi. Anlatılan, bahsi geçen birlik projesi adına attığınız bir adım mı?
Oğuzhan karşılaşmamızı yanlış hatırlıyor. Ayağımın kangren olmaması için yapılan tamirat sırasında gardiyan polis, “Oğuzhan’ı görmek ister misin” diye sordu. Bu soruyu o günkü ruh halim içerisinde ikili bir biçimde düşündüm. Birincisi o işkence ortamında bir şey istemek bir zaaf hali olur mu diye aklımdan geçti. Diğeri ise, o sıralar işkenceden artık sağ çıkmayacağım duygusu bende oluşmaktaydı ve çok eskiden tanıdığım bir devrimcinin beni bu halimle görmesini ve geride kalanlara aktarması isteğiydi. Gardiyan polis önerisinde ısrarlı olunca, ben de “Olabilir” deyince getirdiler. Ve hatırladığım kadarıyla mealen “Keşke (darbe öncesinde) cuntaya karşı ortak bir mücadele için birlikte davranabilseydik böyle olmazdı. Burada daha iyi anlaşılıyor” anlamına gelen bir cümle sarf ettim.
Bizim Dev-Yol’la ilişkilerimiz 1980 Haziran’ında kopmuştu. Dev-Yol yönetiminde bulunduğu öğrenci derneklerinde diğer örgütlerin bildiri dağıtımını izne bağlamıştı, bizimkiler kabul etmeyince Siyasal’da çıkan çatışmada Dev-Yol’cu Şevki Kobal öldü. Misillemede Hacettepe yurdunda bizden bir arkadaş öldü. Ateşkes olmuştu ama 12 Eylül geldiğinde politik ilişkilerimiz halen kesikti. Ekim 1980’de cuntaya karşı bir direniş cephesi oluşturmak için Halkın Kurtuluşu aracılığıyla öneri götürdüğümüzde Dev-Yol’dan tepkiyle Kurtuluş için “Öyle bir örgüt mü var” yanıtı geldi ve birlik olmadı. Önerimiz “Dev-Yol, Halkın Kurtuluşu ve Kurtuluş önce bir araya gelsin, sonra tüm sosyalist guruplara ve demokrasi güçlerine cuntaya karşı bir birleşik direniş cephesi çağrısı yapılsın” şeklindeydi.
- 1990’larda BSP, ÖDP, SDP, SP’yi kurdunuz ama bu birleşme çabaları da kalıcı olmadı, neden?
ÖDP, BSP ile Dev-Yolcuların çoğunluğunu oluşturduğu Geleceği Birlikte Kuralım (GBK) platformuyla birleşerek kuruldu. Ancak ayrılıkta yine rekabetçi sosyalizm anlayışı yanında Kürt Sorunu ile ittifak, işçi sınıfının devrimdeki öncülüğü gibi konular etkili oldu. SDP’den cinsel tacize karşı duruşumuz nedeniyle ayrıldık. SP’yi ise bugünkü partimiz SYKP’nin yeniden yapılanması için feshettik.
- En sık kullandığınız kalıplardan biri “rekabetçi sosyalizm anlayışı” nedeniyle sizce bundan sonra Türkiye’de sosyalist hareketin birleşmesi ne kadar mümkün?
SYKP, Türkiye sosyalist hareketinin yeniden yapılanması çabaları için bir başlangıç adımıdır. Biz bu açıdan oligarşiye karşı proletaryanın güçlü bir siyasal alternatifini yaratmak için başka sosyalistlerle birleşme çabalarımızı kararlı bir biçimde sürdüreceğiz.

‘Birgün’ün Akın Olgun’u işten çıkarması problemli’


- Birlik projesi denmesine rağmen bölüne bölüne bugüne gelen ve etkinliğini kaybeden solun önemli bir kesmi bugün HDP’yi destekliyor. Bunun sebebi hangisi; sosyalist hareketin başarısızlığı mı, Kürt siyasi hareketinin başarısı mı?
Her ikisi de değil. 1976’daki çıkışımızda, Kemalizm dolayısıyla Kürt sorununa yaklaşımının problemli olduğu tespitini yaptık. Bunun ardından devrime kadar ortak düşmana karşı, Kürt halkıyla mücadele birliğini stratejik ittifak içinde gördük. Bu anlamda ittifakımız anlık konjonktürel nedenlere değil, ulusların kaderlerini tayin hakkı prensibiyle alakalıdır. Bu prensibin temelini de demokrasi sorunu oluşturur. Lenin “İşçi sınıfı demokrasi okulundan geçmeden sosyalizme ulaşamaz” der.
- HDP’ye mesafe çağrısı yapan Müftüoğlu ile artık sizin ifadenizle “düşman”ınız ortak değil mi?
Düşmanımız ortak. Yıllardır aynı düşmana karşı savaşıyoruz. Devrim hedefine yürüyüşümüzde farklı taktik yaklaşımlar söz konusu olabilir. Örneğin, Kürt hareketini bizim gibi stratejik bağlamda görmüyorlar. Bu sorunu görmedikleri anlamına gelmez.
- HDP’ye yakın olan ve sosyalist çevrelerin seçim tutumuna ilişkin yazan Akın Olgun’un Birgün’den çıkarılması bundan daha öte bir duruş değil mi?
Kürt sorununa bakış açısından ben bu duruşu problemli buluyorum. 1995, 2002 seçimlerinde Kürt halkıyla ortak seçim blokları kurduk. Bugün bunu bir partide yapıyoruz. Dominant olan Kürt hareketi de olsa, HDP içindeki beraberlik sosyalist hareketin zayıflığı bilinerek cephe partisi olarak kuruldu. Türkiye demokratikleştikçe aralanan kapıdan sosyalizm hedefine yürümenin yolu açılacaktır.
- HDP’nin seçim bildirgesinde böyle bir madde yazılı mı?
Hayır, bu konuda bildirge zayıf. Duran Kalkan’ın da ifade ettiği gibi HDP seçim propagandasında ağırlıklı olarak işçi sınıfı ve ezilenlerin taleplerine ilişkin bir söylem geliştirmelidir.

‘Darbecilikten nasyonal sosyalizme geçiş’


- Sizce bugün sol içinde askerden medet uman gruplar var mı? Sol hareket içinde hâlâ bir ağırlığı olduğunu söylediğiniz “sosyal şovenlik” ile askere bakışta nasıl bir ilişki var?
27 Mayıs ve Kemalizmle bağlantısı içinde darbeciliğin solla bir bağlantısı vardı. Sol açısından bu 12 Mart sonrası genel olarak aşıldı. Şimdi ise kontr-gerillacıları ve darbecileri içinde barındıran nasyonal sosyalizm olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar sol içi bir hareket değildir; örneğin, Vatan Partisi. Sorunun diğer kısmına gelince sosyal şoven düşünce milletler meselesinde yanlış bakış içerisinde askere meyledebilir. Ezilen ulusla stratejik ittifak yerine askerden beklenti içinde olabilir.
- Sizce Türkiye’deki sosyalist hareket bugün yeni ne söylüyor?
21. yüzyıl sosyalizmi dediğimizde işçi sınıfının siyaset sahnesine çıkartılması için sosyalist demokrasi doğrultusunda sosyalist hareketin yeniden yapılanması, Kürt hareketi ile mücadele birliği ve enternasyonal dayanışma, ekoloji, kadın kurtuluş hareketi, kimlik politikası ve LGBT bireylere yaklaşım politikaları geliştirmek gibi yenilikler var.
- Saydıklarınız hem kendi içlerinde ayrı hareketler, hem de örneğin liberallerin de savunduğu konu başlıkları.
Sosyalistler bu konuları herhangi bir oy veya şirin gözükme kaygısı gütmeden savunuyorlar. 40 yılı aşkın süredir bu mücadelenin içindeyim ve sosyalizmi kavrayış sürecimizde oldukça eğitildiğimizi ve öğrendiğimizi görüyorum.

"Gezi’de ‘Orduyu dağıtacağız’ diye bağırırlarken iki gaz bombasıyla duman oluyorduk"


- Söyleşiye mola verdiğimizde odaya gelen orta yaşlı partili bir erkek, genç partili bir kadına eylem sonrasında ne yapacağını sordu ve şu yanıtı aldı: “Piyano dersim var.” Birkaç dakika önce aynı kişi, başka bir gence mealen şu sitemde bulunuyordu: “Gidiyorsunuz bir eyleme, sonra yoruldum deyip of’luyorsunuz, bir sonrakine katılmıyorsunuz. Eyleme katılmanın keyfiyeti olmaz, katılırsın!” Dünya geçmişe kıyasla hızlanmışken siz bu gençleri nasıl etkiliyorsunuz, yoksa şunu mu diyorsunuz: “Bizim sıramız geçti, ben o çocuklardan etkileniyorum?”
Bence bu dönem gençlik üzerinde en olumsuz etki yaratan neoliberalizm. Devrimci hareket içindeki gençlerde de zaman zaman liberallikler görülebiliyor. Biz can pazarındayken aklımıza gelmeyenleri düşünen gençlerin çok yönlülüğü, bizim dünyayı kavramamızda olumlu rol oynuyor. Burada bir gerilik varsa sebebi kendimizde aramalıyız. Onları anlamadan “Eylemleri sektirme” dememiz onları kazanmamızı sağlamaz, biz kazansak da tek düze gençliğin topluma vereceği çok şeyi olmaz. Gezi sürecinde “Biz orduyu dağıtacağız” diye bağıranlar vardı ama iki gaz bombası atınca darmaduman oluyorduk. E şimdi bu gülünç gelmiyor mu? Kitlenin sempatisini sosyalizmi böyle anlatarak kazanabilir misiniz?
- Kestirmeden: Kadıköy İskele’de beklerken yanınızdaki “Leninist parti” deyince ortamdan uzaklaşacak genci örgütlemek için ne dersiniz?
Daha önce tanışmadığım bir gençle ilişki kurmakta zorlanabilirim ama örgütçü görevler üstlenmiş olmama rağmen şimdiye kadar damardan girerek bir gençle ilişki kurmadım. Partiden gençlerle bile ilişki kurarken önce onları dinlerim. Aksi ters teper. Özen göstererek girdiğimde dahi orada bir diyalog eksikliği gördüğümde geri çekilme esnekliği gösteririm.

‘Gezi, günümüzün 68’i’


- “Gençlik kolumuzun başkanı genç” vakasının ötesine geçmek adına; önlerinde apolitiklik, anarşist feminizm, dünyevi yerine ruhaniye odaklanan Rainbow hareketi gibi türlü seçenek olan gençler neden bugün sosyalist bir partiye, örneğin SYKP’ye katılsın? “68’liler denedi olmadı, bugün aynı gün değil. Ben neden orada donup kalayım” diyen birine yanıtınız ne olur?
Aslında sosyalist düşünce bunların hepsini içerebilecek entelektüel ve demokratik temele sahiptir. Geçmişte de sosyalist hareketin bileşenleri çok değişik kanallardan gelmişti. Ben başından sonuna kadar Gezi eylemindeydim ve oradaki gençlerin yüzde 80’i sosyalist hareketten değildi. İnanıyorum ki sosyalist hareketin kendisi Gezi’yi yaratamazdı, o gençlik de sosyalist hareketle bir buluşma yapmasaydı birlikte ortak talepleri dile getirip Gezi’ye bu muhtevayı kazandıramazdı. Karşılıklı bir kazanım oldu. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” gibi karşı olduğumuz sloganlar yerini karşılıklı bir etkilenmeyle ortak sloganlara bıraktı. Örneğin “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam”, “Her yer Lice, her yer Taksim”, “Faşizme karşı omuz omuza” “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” gibi sloganlar Gezi’ye hakim oldu. Bence Gezi, günümüzün 68’i. Asla tekrarı değil ama rüzgârı. Gezi eylem alanı olarak sanal ve reel mekan ayırımlarının oluştuğu 68’dir.
______________________________________________________
Önümüzdeki daha zorlu ve çetin geçecek mücadelenin ihtiyaçlarına yanıt verecek birleşik bir direnme zeminini ve seçeneğini hep birlikte inşa etmeliyiz. Eğer bu yaratılamazsa devrimci direniş imkanının umutsuzluk içerisinde boğulmasının önüne de geçilemeyecektir.
turgut_fatsa isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
turgut_fatsa Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 2 Kisi:
Alt 06.Mayıs.2015, 10:15   #8
 
turgut_fatsa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
turgut_fatsa
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 20.Nisan.2013
Üye No: 48375
Mesajlar: 2,873
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1,271
821 Mesajına 1,338 Teşekkür Aldı
Standart

Mustafa Kaçaroğlu abinin anlatıkları toplumsal tarihin içinde deneyimler içeren ve geçmişi ele alan bir söyleşi. Bu vesile ile birşeyler yazmak eklemek oluyor. Özelikle o dönemi yaşayanlar olarak. Amacım çatışmak vs vs değil.

Ben eski bir devrimci yol örgüttünde yer olanım.Eski diyorum çünkü bugün o günün devrimci yol bütünlüğünü günümüze kadar devam etmişliği yok.. Evet devamcısıyız diyenler olabilir buna da saygı duyarım. Çünkü devimci yol o günün bütünlüğü ile devam ettemediğini ve o dönemi eleştirerek devam edenlerin olabileceğinı, engeleyecek yapılanması olmaması nedeniyle devam edenler olabilir. Devrimci yol parti değildi ve olmamıştı.Olsa idi kendi dışında devrimci yol diye bir oluşuma da alan açmaz,fırsat tanımazdı. Demek şartların olanağı ile o gelenekten gelenler ben devrimci yolum deme hakları vardır. Bu bile devrimci yolun parti olarak, devrimci yol düşünülemezini getirir. . .
Eğer parti olsa idi başka veya onu çağrıştıracak isimler altında yeni oluşumlar olabilirdi. Bunu kimse bir şey diyemez. . Eleştirilir ama hoop diyemez. Kimsenin buna hakkı yok ,hakkı olabilmesi için parti olması gerekirdi.Zaten o alanı kapatırdı. Açık bırakmazdı .

Kurtuluş benim bölgemde bire bir karşı karşıya olduğum siyasla duruştu. Nasıl ki insanın bilinci yaşadığı koşlar etkili olduğunu biliyorsak benim de yaşadığım koşulların içinde Kurtuluş siyaseti olması onunla başka yerdekileren daha çok yüzleşmeyi beraberinde getirir. Mesela Acilcileri, ya da HK gibi yada tkp gibi siyastelerden çok önünde ki ile insan ilgilenir. Örneğin acilcileri sekizlikler mi 16 lıklarmı tarzında yayınladıkları teksirlerden biliyorum. HK da öndan önce Halkın yolu çizgisinin ki 70 12 mart sonrasına ve evveline dayanan perincekin içinde bulunduğu sosyal emperyalist diyenler geleneğin içinden tanırdık. TKP yi daha çok Kürtuluş sosyalist dergiden tanımışlığımız vardır. Çünkü Kürtuluş siyasal çizgisi TKP ye altarnetif mış gibi ,onun yerine geçmeye çalışan gibi algılamıştık. Çünkü onlarda evrimsel süreç yaşansın sonra mücadele sertleşebilir anlayışı ile evrim devrim tartışması içeriğinde evrimsel gelişime önem verenler olarak görülürdü. Bunun için TKP eleştirilerini kurtuluştan okurduk genelikle ve son moda kelime ile anlamaya çalışırdık.

Yukarda iki konu var dikkatimi çeken daha doğrusu . 12 eylül gelirken neden itifak olmadı kim kaçtı. İkincisi şu Devrimci yol Kurtuluş kavga ve özeleşti mahiyetinde sözler.

Bunun birincisini yukarda açıklamaya çalıştık. Ve biz o zaman özelikel HK ile gelecekte yürüyebileceğimiz görebiliyorduk. Ancak kurtuluş ile ayrılık sadece şu kemalizm dolayısı ile ulusal sorun özelikle bu, ikincisi evrim devrim ve dolayısı ile suni denge mevzuattıydı Elebete bu ufak görülen iki olgunun altında derin Türkiye toplumlarına bakış vardı.

Halbu ki kurtuluşla devlet ki en önemelisi kavramında ayrılık yoktu. Kurtuluşta oligarşik devlet diyor du bizde . Yani hedefte ayrılık yok. sadece bu hedefe nasıl ulaşalıcağı konusunda ayrılık vardı. Zaten bu da bir yönüyle nasıl yürünecek sorunu ile iç içe bir durumdur. Belki yaşam bizi yani somut koşullar bir araya getirebilirdi. Bunu yaşamadan bilmemimiz mümkün değil.

Kemalizmin en sol kanadını önemsiyorduk,hala da anti emperyalizm konusun da önemsenmekte.Artık nicel duruma düşmüş olunsa da . Türkiyede bağımsızlık mücadelesi veren ekol olarak görüyorduk . Kurtuluş sadece bunlarla sağlam itifak olmaz diyen taraftaydı. Onlarda böyle bir mücadelenin verildiğini kabul ediyordu. Mesela Kürt siyasalı bunu kabul etmez. Türkiye de ulusal kurtuluş mücadelesi verilmemiştir der. Yunanlılarla kapışma vardır ve işi İngilzlerle lozanda işbirliği ile kurulduğunu,ingilizlerin bahşettiğini söyler. Lozanı bir savaşın sonucu olarak almaz. Başı gibi yorumlar.


Kurtuluş açık açık Kürtler varken neden kemalistler diye sorar. Kemalistler için kürtleri itifaklar konusun da kaybedildiğini düşünür. Mahiri de bu konuda eleştirir. Yanlış düşünmüş ve yapmıştır der. Bir anda devlettin Türk ulusulcılarının elinde olduğunu kabul eder. Ama diğer taraftan Demokratik devrimin olmadığını yani devlettin tam bir ulusal nitelik kazanmadığını da söyler .Bunun için demokratik devrim gereklidir der. Çünkü demokratik devrim kapitalist sistem için,ulusal olma sınırlarını belirlediği,ölçü ve değerleri ortaya koyduğu pazarını burası benim -bu benim dedeği ulusalcılık misyonu ile olur- dediğidir. Bizilerin demokratik devrim içeriği ise kapitalist sistemden öz olarak aynı ama biçim olarak farklı oluşu ile ayrılır. Burjuva demokrasisi de böyledir. Evet burjuva demokrasisini öz olarak kabul ediyoruz ama bizlerin yeni eklediği biçimiyle kabul ediyoruz. gibi.

12 eylül geleceği belli olduğunda ki bu Çorum,Kahraman Maraş, ile en son kapı arkasında yeni anayasa çalışmaları, sıkıyönetimlerin ilan edilmesi vs gibi emareler bunu gösteriyordu. Faşistler iyice azıtmış ülkede olur olmadık kimin yaptığı bile beli olmayan Tren raylarına bomba döşemeye kadar iş üzerinde diler. Esasında 12 eylülün alt yapısını hazırlayan o dönemin iktidar da ağırlığı olan CHP'nin gerici siyasaldır desem doğrudur. CHP hemen faşizme kayabilecek siyasal anlayışı da içinde barındırır. YÖK kurumunu ,polis yasalarını çıkaran,sıkıyönettimi ilk getiren CHP dir . Bunlara dayanarak AP si 80 şubattında özelikle dev sola yönelik yoğun tutuklamalar ve baskıya hep bu CHP nin alt yapısını hazırladığı koşullarda gerçekleştirebilmiştir. Fatsa opersyonu keza öyledir. Yani kısaca her ne kadar devrimci yol'a kemalist eğilimli deniliyorsa da devrimci yol 12 mart sonrası ve Mahirin yaklaşımıyla kemalizmin kıçına takılan ,ondan meded uman,umut bağlayan tarihsel anlayışı ve 12 martta yaşanılanla kemalizmin ne olduğunu ,sanırım türkiyede herkesten daha iyi biliyordur. Evet faşist demiyordu. Tam cephe alamıyordu. Tabanın içinde kazanılacak ve siyasal üst yapıda gerçek yüzlerin görülmesini istiyordu. Bunda da başarılı oluyordu. 12 eylük arifesinde CHP çaresiz ,bitmeye yüz tutmuş,sıkıntı içersinde ipleri elinden kaçırdığını anlamıştı. Bunun için 12 eylülü sinsice ,ama güçlüce destekledi. ''askerler gelid be ya bunlara anti faşist mücadeleye gerek kalmadı '' diyenler chp nin kurtuluşu olmuştur.

Böyle durumda hem hk hemde Kurtuluşa üst yapıda , altta direniş komiteleri ile beceremedik üstte bu birliği sağlayalım denildi. Buna yanaşmayan Hem Hk hem de Kurtuluştur. Daha 12 çok varken böyledir durum. Yani Devrimci yolla Kurtuluş arasında o döneme şirazesinden çıkmış kavgalar öncesin de olandı.

Kavga...

Olan Antalyada pantolan meselesi olarak bilinen esasta hal ve limanda devrimci yol örgütlülüğüne karşı geliştirelen reaksiyondu. Konu Antalyada başlamış iş malum şbmlgeden en sonunda çıkmış ölümlere kadar iş vardı. . Diğer devrimci yolun olduğu yerlerde KSD ye karşı ters bakmalar olsa da sakinlik devam ediyordu bu olaylar olurken. Elebette nereye kadar .. Hatta bu çatışmalar olurken benim bulunduğum bölgede her zaman arzu ettğimiz ve tekliflerde bulunduğumuz kurtuluşçu arkadaşlar bizlere eylem birliği teklif ettiler. Elbette bizde şaşırdık. Bu kadar ,anti faşist mücadelede güç birliği arzu etmemize rağmen yanaşmayanlar bir anda bize antifaşist mücadelede birlik olmayı teklif ediyordu. İşin içinde birşeyler olabileceğini bilmemize rağmen ama anti faşist mücadelede kazanılacak moral,birlik ,bütünlük heycanının ve faşistleri geriletme sonuçlarını görerek hemen kabul edilid. Bunun için eylem programı ortaya çıktı. Anti faşist mücadelede bölgede ne yapılacağına ilişkin miting,yazılama ,ortak savunma alma , ve korsan mitinler bildiriler de dahil olmak üzere anlaşıldı. En son korsan miting le sonuçlanacak bir bir programdı.

Sonuçta bunların hepsini korsan miting hariç yaptık. Korsan mitinge sıra gelince bu arkadaşlar bizden Türkiyede olan ki o rada Ankarada a iki üç gün süren Kurtuluşa baskı kurma günlerinde bizden bu olayları tasfip etmediğimiz devrimci yolun bu tutumunu kınadığımıza ilişkin yazı yayınlamamız istediler. Bunu kendi dergilerinde basacaklarını söylediler. Burada biz elbet güldük. Yapılanın yanlış olduğunu bizlerle eylemsel birliğin gerçekte bu amaç için olduğunu açığa çıktığını kendilerine söyledik. Bu durumda kaybedilmiş bir şey yoktu. Kazanılmış Anti_faşist birlik ruhunun toplumlar tarafından görülmesi ve onlara verdiği heycan bizlerin büyük kazancıydı. Elbette böyle bir yazı vermediğimiz gibi bunu devrimciye sığmadığını da ,böyle bir ahlak anlayışının olmayacağını biliyorduk. Biz can derdindeyiz beyler et derdinde. Ama bu sınıf mücadelesi . Ya sapına kadar bu rotada gidersin yada savrulur gidersin.

Sonuçta bu bölgemizde olan KSD li arkadaşlar Türkiyede olanın rüzgarına kapılarak bizim bir arkadaşımızı da sokakta dövdüler.. Dün birlikte eylem yaptımız arkadaşlardı bunlar. Bizi kullanmaya çalışanlar bu amaçla eylem birliği yapanlar. Bizde bu işi yapanları küçük burjuva rezilikleri olarak gördük. Yoksa bizde bok yemeye devam edebilirdik. Ama bizlerin derdi bok yemek değil ,sınıf mücadelesinde kazanç elde etmek.

Ankarada ve bunu gören başka yerlerde o üç günlük Kurtuluşa yönelik baskı öncesi devrimci yol elinde olan Tüm kadrolarının bu dev-yol ile Kurtuluş arasında Antalya da olan konu hakkında düşünce istedi. Bölgeler de bu konuda toplantılar yapılmıştı. Ve tüm devrimci yol insanları bu gelişmeleri hoş karşılamadığını , bir an önce bitirilmesini uzalaşma sağlanması yönünde düşünce beyan ettiler. Bulunduğum toplantıda bu düşünce ki bölgesel toplantıydı ortaya çıktığına şahidimdir. Çünkü bizde her ne kadar küçük burjuva unusurlarının kuçük burjuva duygudaşlığı ,sekterliği içimizde varsa da genel olarak ''Devrimci adam devrimci adama el kaldırmaz''Bunu bize bu bilinci veren Kızıl deredir. Bu Meşrep özelikle benim için geçerlidir. Bunun koşulları da devrimci yolda vardır. Bu güne kadar hiç bir devrimciye elim kalmamıştır. İşin ilginci yumruk yemişliğim vardır.

Ama bazı terbiyesilieri görüyorum ki bu gelenekten gelipte hiç bir şey almamış olanlar başak tarafa savrulanlar ''kafana kurşun dolduruz diye beni tehtid debiliyorlar.'' Bunlar devrimci değil cocuk, şekerle kandırılacaklardan..

Ankarada olan ise 'yetti gayri ''çıkışıyla yaptığıydı. O günlerde ihtiyarların Ankadaradan olmayışları bu arkadaşlara böyle bu işler giriştikleri de açığa çıkmıştır .Bugün bunları anlayabiliyoruz.

Mustafa abi haziranında ki 12 eylüle 3 ay kalmışken itifak önerdik ama yanaşmadılar,abartılı olarak Kurtuluş diye bir siyaset varmı dediği aşamada geçmişte yaşananları hesap etmemesidir. Bizce yaratanlar Antalya başlangıç olarak KSD ydi. Liman örgütlenmesini yapan da Veli arkadaştı ki daha sonra bu arkadaşımız kaybettik. Pantolan meseli dendi ama işin geçeği bu değildi. Liman ve hal içinde olanlardı. Antalyada Devrimci yol örgütlenmesini engelemeye çalışılmasıydı.

Doğru Mustafa abi kimseye emiri vermedim diyor doğrudur . Ama durudurulması içinde kimseye emir verilmediği ise ne olacak. Bu konuda ne yaptığını da öğrenmek herkesin hakkı.
______________________________________________________
Önümüzdeki daha zorlu ve çetin geçecek mücadelenin ihtiyaçlarına yanıt verecek birleşik bir direnme zeminini ve seçeneğini hep birlikte inşa etmeliyiz. Eğer bu yaratılamazsa devrimci direniş imkanının umutsuzluk içerisinde boğulmasının önüne de geçilemeyecektir.
turgut_fatsa isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com