Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > "SF" DÜNYA AJANSI > AVRUPA

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
Kızıl Tugaylar
Cevaplar
0
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
102
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 05.Temmuz.2018, 01:37   #1
 
Kazcynski - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kazcynski
Emekçi
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 05.Nisan.2008
Üye No: 7057
Bulunduğu yer: Yeryüzü
Mesajlar: 2,403
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 982
834 Mesajına 1,971 Teşekkür Aldı
Standart Kızıl Tugaylar

Kızıl Tugaylar, öğrenci ve işçilerin fabrikalar ve sokaklarda direnmeye başladığı, buna karşılık bir yandan faşist saldırıların bir yandan ise sosyal demokrasinin devreye sokulduğu bir anda proletaryaya bir devrim imkanını yaratmak için var olmuş ve savaşmıştır. Bunu iyi uygulayabildiği oranda ezilenlerin önünü açmış iyi uygulayamadığı orandaysa faşizmin galip gelmesine engel olamamıştır. Mücadelesinin doğruluğunu belirleyense ulaşılan sonuç değil meşruluğu ve gerekliliğidir.



1960’ların ikinci yarısından itibaren dünya hızla devrimci dalganın yükselişine tanık olur. 1950’lerde Vietnam Savaşı, Cezayir’in ulusal kurtuluşu ve Küba Devrimi ile başlayan devrimci süreç, 60’ların ikinci yarısında sanayileşmiş batı ülkelerinde kitlesel öğrenci gösterileri, militan işçi direnişleri ve sokak çatışmalarıyla birlikte giderek şiddetlenir. ABD’de Vietnam Savaşı karşıtı gösterilere on binler katılır, yurttaş hakları hareketi ortaya çıkar, Colombia Üniversitesi’nin 1968’de işgali gerçekleşir ve Kara Panterler Partisi kurulur.

Avrupa’da direnişin ilk başladığı ülkelerden biri olan Almanya’da ise SDS’nin öncülüğünde Vietnam Savaşı’nı protesto eden militan gösteriler gerçekleşir, 1968’de diğer ülkelerden öğrencilerinden katılımıyla uluslararası Vietnam Kongresi toplanır. Alman oligarşisinin yükselen devrimci harekete cevabı ise önce 1967’de İran şahı karşıtı gösterilerde Benno Ohnesorg’un katledilişi, ardından 1968’de SDS’nin lideri Kızıl Rudi’ye (Rudi Dutschke) yapılan suikast girişimidir (Rudi başından vurulduğu bu saldırıdan sağ kurtulmayı başarsa da asla tam anlamıyla iyileşemez. 1979’da epilepsi krizi sonucu yaşamını yitirir).

Avrupa’da direnişin daha kısa süreli ama en yoğun geçtiği ülke ise Fransa’dır. Yükselen öğrenci hareketlerine ve üniversite işgallerine ek olarak 14 Mayıs 1968’de Nantes’da Sud-Aviation şirketinin çalışanları fabrika işgallerini başlatır. Grev dalgası kısa sürede tüm ülkeye yayılır ve 18 Mayıs’ta iki milyon, 20 Kasım’da ise 6 milyon kişiye ulaşır grev yapan sayısı. Sokak ve fabrikalardaki çatışmalarda öğrenci ve işçiler barikatlarda yan yana direnir. Tüm bu sürecin sonunda ise De Gaulle parlamentoyu fesheder ve seçimlere gider. Bir ay sonra yapılan seçimlerde De Gaulle’un partisinin mecliste çoğunluğu sağlamasıyla hareket durağanlaşır. İtalya’da ise devrimci dalga Fransa’dan 1 yıl önce 1967’de üniversite işgalleriyle başlar ve Fransa’nın aksine uzun bir sürece yayılacak olan işçi direnişleri, militan anti-faşist mücadele, sokak çatışmaları ve şehir gerillasıyla 1980’lerin ortalarına kadar yoğun bir şekilde devam eder.

1960’ların ikinci yarısında İtalya: Öğrenci ve işçilerin düzen içi ve bürokratikleşmiş örgütlerden sıyrılışı, doğrudan eylem

ABD, Almanya ve diğer birçok ülkede olduğu gibi İtalya’da da öğrenci hareketi Vietnam başta olmak üzere üçüncü dünyada süren mücadelelere ilgi ve üniversite içinde öğrencilerin de karar sürecinde yer alacağı otonom bir dönüşüm talebiyle başlar. İlk başkaldırış 1967 Kasım’da Torino Üniversitesi’nde ortaya çıkar. Bugüne kadar verdikleri dilekçeler fakülteler tarafından genellikle reddedilen öğrenciler, pasifist ve aşağıdan gelen inisiyatife kapalı olan Ulusal Öğrenci Birliği’ni de devredışı bırakarak doğrudan eyleme geçer ve üniversiteyi işgal eder. Bu işgalin ardından üniversite kış ve bahar aylarında defalarca kez daha işgal edilir. Direniş kısa sürede diğer üniversitelere de yayılır. Floransa, Roma ve Pisa’da kitlesel öğrenci hareketleri ortaya çıkar, Roma’da tıpkı Torino’da olduğu gibi fakülte işgalleri yaşanır. 1967 sonbaharında başlayıp, 68 Mayıs’ında şiddetlenen öğrenci direnişleri sürekliliğini korumayı başarır ve 1969 sonbaharında protesto dalgası yeni bir evreye girer. ”Sıcak sonbahar” olarak adlandırılan bu yeni evrede öğrenci direnişlerine ek olarak fabrikalarda işçi direnişleri de başlar. Grevler kısa sürede yayılır, öğrencilerin doğrudan eylemlerinden etkilenen işçiler de militanlaşır ve fabrika işgalleri, sabotajlar, iş yeri kadrolarının rehin alınması gibi şiddete dayanan mücadele yöntemlerini kullanmaya başlar. Öğrencilerin mücadelesi gibi bu direnişler de reformistleşen sendika örgütlerinin ve temsil ilkesinin reddi sayesinde mümkün olabilmiştir.

1969 Eylül ve Aralık’ı arasında 3325 ”şirket, arazi yada kamu binası işgali”, 1712 ”özel şiddet”, 1610 ”demiryolu ulaşımının engellenmesi”, 1376 ”kamu hizmetinin kesintiye uğratılması”, 235 yaralama, 179 yakıp yıkma, ve soygun, 124 ”silah yada patlayıcı bulundurma ve patlayıcı madde kullanarak yıldırma” vardır.(1)

Yükselen işçi ve öğrenci hareketlerine faşist saldırılar, Kızıl Tugaylar’ın kuruluşu

“Bizim referans noktalarımız, Marksizm-Leninizm, Çin Kültür Devrimi ve metropollerde yürütülen gerilla hareketleridir; tek kelimeyle, enternasyonal işçi ve devrimci hareketinin bilimsel geleneğidir.”(2) Kızıl Tugaylar’ın Eylül 1971’de yayınladığı kendilerini tanıttıkları bildiriden bir bölüm.

Yükselen devrimci dalga Almanya’da olduğu gibi İtalya’da da oligarşik devletin gizli faşist yüzünü açığa çıkarır. Faşist saldırganlık 1 Mart 1967’de Roma’da ”Valle Giulia muharebesi” olarak adlandırılan 4000’e yakın solcu üniversite öğrencisinin marşlarla kampüslerine doğru yürüyüşe geçip, kampüslerine ulaştıktan sonra polis ve neo-faşist militanlar tarafından kuşatmaya alınarak ağır bir biçimde saldırıya uğramasıyla başlar. Bu saldırıyla birlikte başlayan karşı devrimci şiddet 12 Aralık 1969’da Milano’da bir bankanın (Pizza Fontana) faşistler tarafından bombalanması ve 16 kişinin ölümüyle başka bir boyuta taşınır. Bu saldırı devrimci hareket ve kitleler üzerinde de bir kopuş, radikal bir sıçrama yaratır. Yasadışı direniş çağrıları ve yoğun bir biçimde silahlanma başlar. Gerilla örgütleri de bu süreç içinde ortaya çıkar. İlk olarak 1969’da Partizan ve Fokocu model temelinde örgütlenen GAP’lar (Partizan Eylem Grupları) kurulur.(3) Ardından 1970’de ise üniversite öğrencileri Renato Curcio, Margherita Cagol ve Albertino Franceshini tarafından Kızıl Tugaylar kurulur. Faşist saldırılar ve olası bir hükümet darbesine karşı direniş perspektifiyle kurulan Kızıl Tugaylar ilk eylemlerinde de bunla koşut olarak neo-faşist grupları ve onlara yakın patronları hedef alır. “Giriştiği hükümet darbesi teşebbüsünden bir hafta sonra Prens Borghese’nin bürosunun yakılması (13 Aralık 1970), aşırı sağcı İtalyan Toplumsal Hareket’in (MSI) danışmanının konutunda ‘arama yapılması’ (27 Ocak 1972), aşırı sağcı dokuz sendikacının otomobillerinin yakılması (26 Kasım 1972), aynı sendikanın bölge sekreterinin kaçırılması (12 Şubat 1973).”(4) Yine aynı süreçte Sit-Siemens’in yöneticisi İdalgo Macchiarini 3 Mart 1972’de kaçırılır ve halk mahkemesine çıkarıldıktan sonra aynı gün serbest bırakılır. Eylemin amacı İkinci Dünya Savaşı’nda faşizme karşı savaşan örgütlerden biri olan Volante Rossa’dan örnek alınarak düşmanı “rezil etme”dir. Eylem çıtası yükselerek devam eder ve 1974’de iki MSI (aşırı sağcı İtalyan Toplumsal Hareket) üyesi öldürülür, yine bu partinin eski bir üyesi olan bir yargıç da belli bir süreliğine kaçırılıp hapsedilir.

Kızıl Tugaylar’ın ilk evresi olarak adlandıracağımız bu 3-4 yıllık sürece faşist saldırılar ve darbe girişimlerinin doğal sonucu olarak direniş sorunu ve savunmacı bir ruh hali hakimdir. 1974 yılıyla birlikte ise örgüt darbe girişimlerinin boşa çıkması ve İKP’nin (İtalyan Komünist Partisi) düzeniçi çizgisi karşısında yeni bir isyancı stratejik evreye doğru geçiş yapar.

İKP revizyonizmine karşı devrimci çıkış

Mussolini faşizmine karşı verilen ulusal direnişte en etkili örgütlerden biri olan ve savaş sonrası iki milyonu bulan üye sayısıyla İtalya’da ki en güçlü ikinci parti ve Batı Avrupa’daki en kalabalık komünist parti olan İKP bu gücünü devrimci bir halk savaşı ve iktidarı yolunda değil düzen içi demokrasi mücadelesinde kullanmayı seçer. 1944 ile 1947 arasında kral ile işbirliği içinde olarak bu süreçteki tüm hükümetlere katılan ve anayasa çalışmalarında yer alan İKP 1948’de ki ilk genel seçimlereyse sosyalist partiyle birlikte Demokratik Halk Cephesi adında katılır. Ancak seçimlerde Hristiyan Demokratların iktidar olmasına engel olamazlar bunun sonucu olarak ise İtalya 1949’da NATO’ya katılır. Sonraki yıllarda ise İKP’nin genel stratejisi SSCB’nin ”barışçıl geçiş” tezlerine uygun olarak seçimler üzerinden mücadelesine devam etmek olur. Tek başına iktidar olacak güce hiçbir zaman erişemeyen İKP, koalisyon ortağı olmayı da reddeder ama merkez sol hükümetleri sınırlı olarak destekler.

İKP’nin politikalarındaki temel dönüşüm 1972’de Enrico Berlinguer’in genel sekreter olmasıyla başlar. Berlinguer, SSCB’nin Çekoslovakya’ya müdahalesini eleştirir ve devamında SBKP ile İKP’nin ilişkilerini kopma noktasına getirir. Ancak revizyonistleşmiş SBKP çizgisinden bu kopuş İKP’yi devrimci bir mevziye değil daha da düzen içi bir konuma sürükler. “Tarihsel uzlaşı” teorisini geliştiren Berlinguer, İtalya’da solun tek başına iktidarı ele geçirirse Şili’deki Allende hükümetine yapılana benzer bir biçimde darbe tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceğini dolayısıyla Hristiyan Demokratlarla yani sağcılarla hükümette uzlaşılması gerektiğini söyler. Bunun sonucu olarak önce 1975’te NATO’da kalınmasını kabul eder ardından sağ hükümetin kemer sıkma politikalarını savunur. 1976’dan 1979’a kadar ise İKP, doğrudan hükümet ortağı olmasa da kurulan sağ Hristiyan Demokrat iktidarını dışarıdan destekleyip, düşmesini engellemeye çalışır.

Kızıl Tugaylar’ın ise Allende örneğine bakışı taban tabana zıttır. Kızıl Tugaylar Allende’nin yenilgisini halkı silahlandırmamasının sonucu olarak görür. Berlinguer’in, İKP’nin devrimcilikle az da olan bağını tamamen yitirmesini sağlayan, sağ işbirlikçi Menşevik çizgisine karşı Kızıl Tugaylar devrimci bir çıkış stratejisi belirler. 1975’de “Revizyonistler kesin olarak emperyalist güçlerin ve onların karşı devrimci politikalarının saflarına geçti” tespitini yapan Kızıl Tugaylar, “Emperyalist politikacılarla, yürütme organı etrafında merkezileşmeyle, devrimci güçleri ortadan kaldırmanın ve önleyici bir karşı devrimin aracı” olarak reformizmi kullanmasıyla nitelenen “çokuluslu şirketlerin emperyalist devleti”nin “kalbine saldırı”yı savunur.(5) Bu andan itibaren Kızıl Tugaylar saldırılarını artık sadece fabrika patronlarına veya neo-faşistlere değil devletin askeri ve bürokratik aygıtlarına da yöneltir. Bu kapsamda birçok savcı, yargıç, devletin kolluk güçleri ve teknokratlar hedef alınır.

1977 ve 1978: Devrimci mücadelenin zirvesi

1977 ve ’78 yılları İtalya’da militan sokak hareketleri ve gerilla eylemlerinin zirveye çıktığı yıllar olur. “1977 yılı mallara (parti binaları, kışlalar, polis karakolları, mahkemeler, şirketler, vb) karşı saldırılarda %77’lik bir artışın damgasını taşır; yani, iç işleri bakanlığına göre, her dört saatte bir saldırı düzenlenmektedir. Mart 1977’de Bologna ve Roma’da (60 bin katılımcı) silahlı gösteriler düzenlenir; molotof kokteylinin yerini P38 (Walther marka tabanca) almıştır.”(6)

1978 ise şehir gerillacılık tarihinin en büyük eylemlerinden birinin yaşandığı yıl olur. 1974-76 arasında başbakanlık yapan Hristiyan Demokrat Aldo Moro örgütün lideri Mario Moretti’nin liderlik yaptığı silahlı bir birlik tarafından kaçırılıp, esir alınır. Kızıl Tugaylar, Aldo Moro’ya karşılık hapisteki yoldaşlarının serbest bırakılmasını talep eder. Ancak devlet Kızıl Tugaylar ile pazarlık yapmayı kabul etmez. Bu süreçte Aldo Moro ailesi, Papa ve politikadaki dostlarına mektup yazar pazarlığa başlanması için ama buda bir şeyi değiştirmez. Bunun sonucu olarak 54 günlük rehin tutmanın ardından devletin kendileriyle görüşmeyeceğini anlayan ve yakalanmaları ihtimalini hesap eden Kızıl Tugaylar sağcı eski başbakan Aldo Moro’yu öldürerek cezalandırır. Aldo Moro’nun cesedi Hristiyan Demokratlar ile İKP’nin Roma’daki merkezlerinin tam ortasında park edilmiş bir araçta bulunur.

Aldo Moro’nun rehin alınması ve sonrasında cesedinin Hristiyan Demokratlar ile İKP’nin merkezlerinin tam ortasında bulunmasının Kızıl Tugaylar’ın devletin kalbine ve revizyonizme karşı başlattığı saldırının içeriğiyle derinden bir bağı vardır. Öncelikle Aldo Moro’nun iki defa başbakanlık yapmış olması (1963-68 ve 1974-76 arası) ve kurumsallaşmış faşizmin önemli isimlerinden biri olması devletin kalbine karşı başlatılan saldırı için onu uygun bir hedef haline getirmiştir. İkincisi ve en az birinci kadar önemli olanı Aldo Moro İKP ile Hristiyan Demokratların yakınlaşmasının baş aktörlerinden biridir. Kaçırıldığı gün meclis başkanı sıfatıyla iki partinin yakınlaşmasını parlamentoya onaylatacağını hatırlamak gerekir. Hiç kuşkusuz Aldo Moro’nun bu özelliği ona yapılan saldırının sadece sağ ve devlete değil aynı zamanda revizyonizme yönelik olmasını da sağlamıştır.

Yükseliş ve çöküş

Aldo Moro eylemi İtalyan devrimci solunda ikili bir etki yaratmıştır. İlk etkisi devletin devrimciler üzerine yoğun bir baskısı ve bunun sonucu olarak görece küçük ve merkezi bir yapı yerine özerk-otonom bir işleyiş üzerinden mücadele eden örgütlerde dağılma yaratması olmuştur. İkinci ve birinciyle iç içe olan etkisi ise hem Aldo Moro eyleminin prestiji hemde baskılar karşısında merkezi işleyişli örgütlerin varlığını devam ettirebilmesi sonucu Kızıl Tugaylar etrafında başlayan toplanmadır. Kızıl Tugaylar bu eylemle birlikte devrimci sol üzerinde hegemonyasını sağladı denebilir.

Ancak bu noktadan sonrada Kızıl Tugaylar kendi iç kriziyle yüz yüze kalmaya başlayacaktır. Bir yandan diğer gruplardan eylemcilerin örgüte akımının yarattığı lojistik sorun diğer yandan Aldo Moro eylemi sonrası izlenecek strateji ve ”anti-terörist” yasalara verilecek karşılık örgütte iç tartışma süreci başlatır ve 1980 yılında “Kızıl Tugaylar – Colonna Walter Alasia” adı altında ilk özerk yapı doğar. Buna 1981’de örgütün Napoli kanadının da ayrı özerk bir örgütlenmeye gitmesi ve aynı yıl Kızıl Tugaylar’ın lideri Mario Moretti’nin yakalanması da eklenir. Bir yandan devletin binlerce kişiye varan tutuklama dalgası diğer yandan çeşitli özerk yapılara bölünme durumuyla karşı karşıya kalan örgüt bu karışık tablodan kurtulmak için çoğunluğun BR-PCC, kalan azınlık grubunun ise BR- UCC adında toplandığı ikili bir yapıya evrilir. BR-PCC 1981’de ABD’li NATO generali James Lee Dozier’i kaçırıp, rehin alır. 42 gün süren bu rehine eyleminden istenen başarı elde edilemez, İtalyan kolluk güçleri Padua’da bir apartmandan Dozier’i sağ bir şekilde alır. Örgüt daha sonra 1984’de ABD’li diplomat Leamon Hunt’ın öldürülmesini, 1986’da eski Floransa valisi Lando Conti’nin, 1988’de de senatör Roberto Ruffuli ve başbakanın danışmanının öldürülmesini üstlenecektir. Azınlık grubun toplandığı BR-UCC’nin ise bu süreçte en kayda değer eylemi 1987’de hava generali Licio Giorgieri’nin öldürülmesi olacaktır. Ancak Kızıl Tugayların her iki fraksiyonu da 1988’e gelindiğinde liderlerinin yakalanmasıyla fiili olarak dağılacaktır.

Yenilginin nedenleri

Kızıl Tugaylar’ın bozgununun askeri olmaktan çok politik cephede gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Kuşkusuz askeri olarak yapılan baskılar, tutuklama dalgası, liderlerin ele geçirilişi örgütü etkilemiştir. Ancak örgütün uğradığı bozgunun altında asıl yatan politik sebeplerdir. Devletin politikaları karşısında yaşanan iç tartışma ve fraksiyonlara bölünme süreci örgütü dağılma noktasına getirmiştir. Diğer yandan devlet tutuklama dalgasına rağmen örgütün saflarını yenileyebildiğini görmüş buna karşılık olarak çıkardığı itirafçı ve örgütten ayrılanlar yasalarıyla geliştirdiği “uzlaşma” üzerinden örgütün dağılışını hızlandırmıştır. Özellikle itirafçılar üzerinden elde edilen bilgiler örgüte etkili darbelerin vurulmasını sağlamış, eski yoldaşlarını açıkça ihbar etmeyen ama geçmişini suç olarak tanımlayan örgütten ayrılanlar yasası da örgütün iç dağılma sürecini hızlandırıp, kendini yeniden üretmesini engellemiştir.

Mücadeleyi devam ettirenler

Kızıl Tugaylar kuruluşunda ve sonrasındaki yıllarda örgütün liderliğini üstlenen birçok kişinin yakalanması ve çoğunun silahlı mücadelenin artık anlamının kalmadığını söylemesine rağmen asla son bulmamış, faaliyetlerine zayıflayarak da olsa yeni bir kuşak üzerinden devam etmiştir. Bunda örgütün yarattığı direniş geleneği ve eylem prestijinin etkili olduğu, geçmişte mücadele içinde olup objektif veya subjektif her ne koşulla olursa olsun mücadelenin dışında kalanların tüm pasifist söylemlerine rağmen örgütün kendine özgül varlığıyla yeni kuşak militanlar için bir cazibe merkezi yarattığı söylenebilir. Özellikle 1990’ların son dönemi ve 2000’lerle birlikte aktif olarak yeniden eylem yapmaya başlayan örgüt 1999’da dönemin başbakanı Massimo D’Alema’nın kabine danışmanı, 2002’de yine dönemin başbakanı Berlusconi’nin ekonomi danışmanını öldürmüş ve 2000’li yıllarda polis noktalarına yapılan çeşitli saldırılarla adını duyurmuştur. Son olarak da iki hafta önce faşist örgütlenmelere ve onlara destek veren mali ve ticari çevrelere yapılan saldırıları üstlenmiştir.(7)

Son söz yerine

Bir başka şehir gerillası hareketi RAF’ın liderlerinden Andreas Baader’in dediği gibi; “Burjuva devletinin (üstyapı) işlevi, üretici güçlerin toptan sosyalizme doğru yönelmesine karşı kapitalist üretim ilişkilerini muhafaza etmektir.”(8) İşte gerilla savaşı da bu üstyapıyı yerle bir etmek, öncelikle proletaryanın düşünsel esareti ve uyuşukluğunu kırmak sonrasında ise tüm bir proletaryayı gerillaya dönüştürmek için vardır. Emperyalist sistemin içine düştüğü kriz üzerinden var olan gerilla savaşı bu krizi derinleştirmek ve bir kurtuluş imkanı yaratmak için zorunlu olan bir kopuştur.

Kızıl Tugaylar’da öğrenci ve işçilerin fabrikalar ve sokaklarda direnmeye başladığı, buna karşılık bir yandan faşist saldırıların bir yandan ise sosyal demokrasinin devreye sokulduğu bir anda proletaryaya bir devrim imkanını yaratmak için var olmuş ve savaşmıştır. Bunu iyi uygulayabildiği oranda ezilenlerin önünü açmış iyi uygulayamadığı orandaysa faşizmin galip gelmesine engel olamamıştır. Mücadelesinin doğruluğunu belirleyense ulaşılan sonuç değil meşruluğu ve gerekliliğidir. Bu meşruluk ve gereklilik Kızıl Tugaylar’ın tüm bozgunlara, durulan sınıf mücadelesine rağmen bugüne kadar varlığını tekrar ve tekrar yeniden üretmesini sağlamıştır. İtalya ve Avrupa’da keskinleşen çelişkiler önümüzdeki süreçte Kızıl Tugaylar ve benzer gerilla örgütleri için yeniden bir imkan yaratıyor. Bu imkanın geçmiş deneyimlerden ders alınarak değerlendirilip, değerlendirilemeyeceğini ise bize yaşam gösterecek…

Bekir Sami PAYDAK
Sendika.org: http://sendika62.org/2017/01/kizil-t...paydak-397127/

Notlar:

1- Isabelle Sommier – Devrimci Şiddet, syf 43
2- Isabelle Sommier – Devrimci Şiddet, syf 85-86
3- Bu hareketin ömrü çok uzun süreli olmaz. 1972’de kurucusunun bir yükselim gelirim hattına suikast hazırlarken kazara ölmesi sonucu Kızıl Tugaylara katılırlar.
4- İsabelle Sommier – Devrimci Şiddet, syf 92-93
5- İsabelle Sommier – Devrimci Şiddet, syf 94
6- İsabelle Sommier – Devrimci Şiddet, syf 68
7- http://umutgazetesi2.org/italyada-ki...leri-ustlendi/
8- Anne Steiner, Loic Debray – Kızıl Ordu Fraksiyonu, syf 164.
______________________________________________________
'Şiddet her zaman kötü değildir. Kötü olan şiddete duyulan tutkudur.' Jim Morrison

Kazcynski isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com