Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Makaleler

Makaleler Makale bölümü

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Birleşik Devrimci Savaş Kurmaylığı
Cevaplar
0
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
202
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 08.Mart.2018, 01:32   #1
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,202
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 649
351 Mesajına 614 Teşekkür Aldı
Post Birleşik Devrimci Savaş Kurmaylığı



Dünya giderek daralan bir darboğazdan geçiyor. Uluslararası piyasalarda sürdürülen “dolarsızlaştırma” kampanyasının tehdit edici sinyalleri artık Amerikan borsalarından alınmaya başlandı. Mali piyasalardaki sıkıntıları savaşla aşmanın finans kapitalizmin yapısı gereği olduğunu biliyoruz. Bilmesek de, Amerika’nın Deir Zor’daki yalanlarla tahkim edilen hamlesinden öğrenmek mümkün. Hamle, şimdi yalan olanın emperyalizmin gerçek ihtiyacı olduğunu bize gösteriyor.

Ülkede ise hem CHP, hem HDP, toplumsal muhalefet açısından hiçbir umut vadetmeyen kongreleriyle geri çekildiler. Bu, devrimci seçenek için zamanlama uygunluğu veriyor. Devrimci komünizmin bu kendiliğinden önde kalışını tarihe ve topluma karşı sorumluluğu gereği bilinçli bir öne çıkışa çevirmeliyiz. Bütün sorunlarımıza rağmen verili “çıkış eşiği” aşılmalı, bunun için “çıkış hattı” belirlenmelidir.

Bu zorunluk algısı kendini neredeyse Türkiye devrimci hareketinin bütün yapılarında gösteriyor. Hemen hemen bütün örgütlenmelerden kendini aşan bir güç yığınağı önerisi geliyor. Kimisi antifaşist cephenin kurulmasıyla, kimi kitlesel sol partileşmeyle sürecin aşılabileceğini ya da benzeri başka cephe ve güç birliği örgüt ve mücadele biçimleriyle darboğazdan geçilebileceğini sosyalist ortama öneriyor. Parti edebiyatı da bu konuda oldukça zengin. Yazarlarımız analiz ve önerileriyle bu zemine ışık tutmaya çalışıyorlar.

Konunun hemen burasında bir usül parantezi açmakta yarar bulunmaktadır.



Usül Parantezi

Devrimci/sosyalist zeminde siyaseten aktif olan hemen her örgütün benzer gerekçelerle benzer çözümler önerdiği koşullarda pratik olarak yol almak ne yazık ki pek mümkün olamıyor. Her yapı kendi önerisinin merkezinde bir gelişmeyi zorluyor ve bekliyor. Eğer biz bir ittifak zemini kurulmasını pratik olarak zorlamak istiyorsak, bir öneride bulunmaktan ziyade kendi yapmak istediğimize en yakın bir öneriye doğrudan destek vererek onun maddeleşmesini, gündemleşmesini deneyebiliriz. Böylece daha sahici gelişmelere yol açabiliriz.

Türkiye solunun küçükburjuva “öncü” üstenciliğinin daha kolektif zeminler kurulmasına engel olması bu şekilde aşılabilir. Bu, kimin kime gideceği ya da orta yolun nerede bulunacağı gibi örgütler arası “hukuk” dalaşını geçersizleştirerek öncülüğü doğrudan pratik zemine mecbur edecektir. Bu zemindeki başarı, birlik düzlemini giderek kendi ideolojik ve siyasal hattımıza göre geliştirme imkânını bize ya da olmadı, hakkı olana verecektir.

Bu usül çerçevesinin ülke pratiğinde daha somut veriler çerçevesinde nasıl şekillenmesi gerektiğine ilişkin analizi yazının ilerleyen bölümlerine bırakarak devrimimizin ihtiyacı olan örgüt ve mücadele çizgisi üzerinde tartışmaya dönebiliriz.



Parti Çizgisi

Dönemin gerektirdiği örgüt ve mücadele taktiğine ilişkin zenginlik sadece çok sayıda yazarımızın konuya eğilmiş olmasından kaynaklanmıyor, aynı zamanda yazarlarımızın önerilerinde kapsam farklılıkları olmasından da kaynaklanıyor. Hevi yoldaş savaş karşıtı cepheyi öne çıkarırken, Börklüce yoldaş antifaşist cephe niteliğinde “devrimci direniş birlikleri” öneriyor. Rıfat yoldaş silahlı mücadele hattına vurgu yaparken, Umut yoldaş proletaryanın ve emekçilerin eyleminin yükseltilmesine ve partinin sınıf içindeki örgütlenmesine olan ihtiyacımızı daha görünür kılmaya çalışıyor. Kuşkusuz bütün bu önermeler aynı parti bünyesinden seslendirilmekte oluşundan dolayı, öncüleyin, birbirlerine iliştirilebilecek niteliktedirler. Ama gene de antifaşist cephenin iktidarcı karakteri itibariyle savaş karşıtı cephenin güncel politik biçimlenişini aşkın olduğu ya da ajit-prop yönelim ve kadro enerjisi açısından silahlı mücadele ile sınıf çalışması arasındaki taktik mesafelerin varlığı göz önüne getirildiğinde, birbirleriyle ilişkilenme bütünü ortaya konulmamış bu öneriler toplamı, parti çizgisi açısından perspektifimizin biraz dağınık olduğuna ilişkin bir veriye dönüşüyor.

Şu an itibariyle bu önemli bir sorun teşkil etmiyor. Birinci olarak, arayışın olması doğrunun bulunması için önkoşuldur. İkinci olarak, 90’dan beri hükmünü sürdüren düzen içi siyasetten devrimci kopuşu ülkede ve Rojava’da ağır baskı ve savaş koşullarında derinleştirmeye çalışan parti çizgisinin bir miktar dağınıklık göstermesi anlaşılır bir durumdur. Yeter ki bu dağınıklığın farkında olalım ve bunu ideolojik, siyasal ve örgütsel bazda rafine bir çerçeveye oturtmayı zorlayalım, başaralım.

Bunu başarabilmek, devrimde sınıflar mevzilenmesinin verili aşamadaki örgüt ve mücadele kapsamının taktik karşılıklarını bulabilmekle mümkündür.



Karşı Devrim Mevzilenmesi

Cumhuriyet kapitalizminin egemen tarihsel bloku burjuvazi + (Osmanlı’dan beri kurucu ve yönetici kimliğiyle) devlet sınıflarıdır. Tekelci devlet yapılanmasının üzerinde her şeye egemen olan Türkiye oligarşisi bu kesimlerin en dar ve en belirleyici kesimlerinden, yani finans kapital + ordu’dan oluşur.

BOP sürecinin bir gereği ve özellikle İran’a karşı mevzilendirilmesinin bir zorunluluğu olarak Türkiyeli geleneksel oligarşik blok Amerikan emperyalizmi tarafından yeniden yapılanmaya zorlandı. Bu işlemde aparat AKP idi. AKP’nin sosyopolitik temeli ne yeni, ne de bilinmezdir. Batı marksizmi tedrisatlı solun bir türlü göremediği bu sınıfsal yapı, ta Sümer kervanlarının Kayseri civarına gelmesiyle birlikte bu topraklarda gelişen, cumhuriyet kapitalizmiyle birlikte finans kapitale tabi olarak varlığını sürdüren tefeci-bezirgân kasaba sermayesidir. Yeniden yapılandırma sürecinde ordu, oligarşi dışına düşürüldü, kodaman bezirgân sermaye merkeze çekildi.

Ancak bu kez Şark tarihselliği uluslararası finans kapitalizme sürtünme yaratmaya başladı. Birinci olarak kadim tüccar sermaye kendi ticaret pazarının ve yollarının üzerinde olan Kürt realitesini inkârda ve kendi kadim bezirgân tahakkümünü kurmakta kemalist ordunun sömürgeciliğini aratmadı. İkinci olarak Marx’ın Kapital III’te uzun uzun anlattığı kadim ticaret sermayesinin modern sermayenin dolaşım sirkülasyonuna eklense bile modern sermayeye dönüşememesi kurgusu, AKP’nin, bütün maliye ve finansman imkan ve araçları elinde olsa bile rant ve spekülasyon dışında geleneksel finans kapitale alternatif bir iktisadi değer haline gelmesini engelledi. AKP kendini, yerel ve uluslararası finans kapitale yüksek banka kazançları ve ağır sömürü tahakkümü gibi rüşvetlerle kabul ettirerek var olmaktan başka bir yol bulamadı. Bunun siyasal karşılığı olarak kendine özel bir iktidar alanı açsa da oligarşi gibi devlet ve ekonomide tartışılmaz bir egemenliği kurumlaştırma gücüne hiçbir zaman gelemedi. Neticede Türkiye yüzyıldır modern sermayenin finans kapitalizm çağının içindeydi. Bugün Türkiye, tıpkı ’46 DP iktidarı sonrasında olduğu gibi, AKP sonrasında yeni bir oligarşik denge kurmanın hazırlığındadır. Devrim de buna göre hazırlanmalıdır.

Bütün bu sıkıştırılmış anlatımı niçin yaptık? Çünkü, Türkiyeli sol/sosyalist edebiyatta ve bizim parti edebiyatımızda ülkedeki faşizmin ve buna bağlı olarak antifaşist yığınağın AKP üzerinden ölçümlendirilmesinin stratejik bir hata olduğunun görülmesi gereklidir.

“AKP-MHP faşizmi” tarifi, HE’nin “açık faşizm” yüklemesi ya da (H)TKP’nin “yeni tip faşizm” tesbiti propaganda değeri itibariyle herhalde kullanılabilirdir ama bunların stratejik bir bağlama taşınması doğru değildir. Bu tarif ya da tespitler, her şeyden önce, zaten dağınık olan devrimci cepheyi daha geniş ittifaklar zemininde arayışlara yöneltir ve bu zeminlerde iyice etkisizleşmeye neden olur. Ardından, sistemin kendine ait çözümlerine destek unsurlar haline getirir. Propaganda aşamasında bile AKP iktidarı sonrasındaki CHP’li, İyi Parti’li vb. bir siyasal gelişmeyi daha şimdiden devrimci siyasetin kabul sınırlarına almayı gerektirir. Bu, çözüm arayışında AKP’yle olan ilişkisini tüketmiş Kürt özgürlükçülüğü açısından dile getirilebilir bir bağlamdır ama bizim açımızdan, özellikle AKP sonrasında ele alınacak ekonomik enkazı post neoliberal bir kapsamda üstlenmek zorunda kalacak Türk sermayesinin proletarya ve emekçi kesimler karşısındaki sömürü tahakkümüne ve buna bağlı kaçınılmaz siyasal despotizmine ciro vermiş olmamız demektir. Özetle, Türkiyeli faşizmin AKP/RTE sonrası ve AKP/RTE’nin antitezi olarak kurma ihtiyacında olduğu suni dengenin altında kalmamız demektir.

Peki, bunun karşıtı doğru mudur, yani AKP’yi TC oligarşisinden ayrı tutmak onun TC faşizminden ayrı tutulmasını gerektirir mi? Elbette gerektirmez; AKP, TC devletinin sürekli faşizmine kendi gerici karakterini ekleyerek, faşist devletin kurum ve araçlarına kendi ara sınıf çıkar ve tahakkümünü de ekleyerek uygulamıştır, uygulamaktadır. Sınıf değil, bir zümre baskı modeli olarak faşizmle ortaçağ gericiliğinin kolay rözenansa gelen bir yapısı olduğu Osmanlı’nın çözülüş aşamasındaki bezirgân tahakkümünün faşizmle kurulan paralellikler üzerinden irdelenmesinde kolayca görülebilmektedir. (bkz, Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi III, “Rezil Çember” konusu)

Bu durumda antifaşist bağlamda tutulduğu koşullarda bile devrimin mevzilenmesi AKP-MHP faşizmini aşkın bir şekilde, doğrudan oligarşik iktidarı hedef alan bir strateji ve buna bağlı ittifaklar sistemine göre şekillendirilmek zorundadır.



Devrimin Mevzilenmesi

Türkiye’de karşı devrimci cephenin verili aşamadaki dağınıklığı devrimin aşırı dağınıklığından yüz bulup şımarmış derecede yüksektir. Bir tarafta geleneksel finans kapital ve onun TÜSİAD, CHP gibi örgütleri, diğer tarafta kadim sermaye ve onun AKP/RTE eliyle devlet kurumları ve parlamento hâkimiyeti, bir diğer tarafta devlet sınıflarının her iki sermaye kesimine dağılmış ittifak yapıları, bir başka tarafta modernist küçükburjuvazinin meslek odaları ve sendikalara kadar yayılan sivil toplum ağırlığı günceldeki bütün farklılaşmış konumlarına karşın sadece sistemin yüzyıllık alışkanlıklarını sürdürerek bir bütün oluşturabiliyorlar. O halde devrim zaten kendi içinde dağılmış ve farklılaşmış iktisadi ve siyasi hegemonyanın merkezine doğrudan devrimci demokratik bir halk iktidarı programı ile yönelerek, sistemin kurucu hukuksal meşruiyetini yitirmiş ancak alışkanlıklar düzeyinde kalmış bağlayıcılığını çözerek, bu görece soyut toplamı somut bir parçalanmaya uğratabilir. Bunun için gerekli olan kendi dağınıklığımızı düşmanın üzerine yürüyebilecek şekilde gidermektir.

Bu, bir birleşik devrimci savaş stratejisi geliştirebilmekle mümkündür.



Birleşik Devrimci Savaş Nedir?

Türkiye Engels’in Almanya’dan, Lenin’in Rusya’dan şikâyet etmesinden çok daha fazla küçükburjuva kimlikli bir ülkedir. Bunun bir yansıması olarak devrimci/sosyalist ortam her biri farklı şeyler söyleyen ve hatta aynı şeyler söyleyenlerden de oluşan oldukça parçalı bir görünümdedir. Devrimin yenilgin hali ya da geri düşmesi koşullarında küçükburjuva siyaset kültürü ve tarzlarının öne çıkması sınıf mücadeleleri tarihinde kolayca tanık olunur bir durumdur. Lenin’in belirttiği gibi “proletarya, her zaman, küçükburjuvazinin çok değişik katlarıyla ilişki içindedir ve proletarya sürekli olarak onlarla tamamlanmaktadır.” Bu durumda devrimci siyaset, proletaryanın küçük burjuvaziyi siyaseten “emmesi” ya da gerektiğinde bir “yabancı öge” olarak kendinden ayırması dengeleri üzerinden yürütülür. Proleter devrimci uyanıklık söz konusu olduğu sürece gene Lenin’in ifadesiyle “bu ilişkilerde olağan olmayan, dehşet verici bir şey yoktur.” (Lenin, Tasfiyeciliği Tasfiye..) Bu çerçeveyi Türkiye gibi burjuva demokratik devrimini tamamlayamamış, proletaryasının siyasal profili düşük, sadece modern küçükburjuvazinin değil, kasabalar dünyasının kadim küçükburjuva etkisinin de güçlü olduğu bir yeni sömürge coğrafyaya taşıdığınızda devrim neredeyse bu sosyopolitik tabanı yönlendirme ustalığına dönüşür. Bu nedenle birleşik devrimci savaş, bir yanıyla, yeni sömürge toplumsallığın küçükburjuva çeşitlemesini proleter devrimci bir hizaya sokma kurmaylığıdır.

Devrimci mücadele “birleşiklik” kavramını, güncelde, Halkların Birleşik Devrimci Hareketi ile yeniledi. Burada tayin edici birleşiklik, Türkiye ve Kürdistan devrimlerinin ya da iki ayrı halkın devriminin özgün durumlar itibariyle senkronize edilmesi çerçevesindedir. Oysa bir ülke devrimi açısından, örneğin konumuz gereği Türkiye devrimi açısından birleşik devrimci savaş stratejisi sadece farklı halkların mücadelesini birleşik kılmakla yetinemez. Aynı zamanda sahaların; yani sadece kent ve kır çalışmasının değil, aynı zamanda yasal alan ve yasadışı alan arasındaki çalışmanın ve tarzların; yani devrimci zor yöntem ve uygulamalarıyla sivil mücadele yöntem ve uygulamalarının da tek bir doğrultuya, tek bir stratejiye ve tek bir taktiğe göre düzenlemesi gerekir. Bu kapsama bir bütün olarak bakıldığında tek bir öncü örgütün faaliyetinin düzenlenmesi ve yönetilmesinden başka bir şeyden söz edilmediği görülecektir. Yeterli gelişkinlikteki bir örgüt kendi faaliyetini bu kapsamda yürütürken, elbette devrim için sadece öncünün faaliyeti yetersiz olacağından başka sınıf örgütleriyle cepheler, ittifaklar kurarak kendi çizgisini güçlendirmeye derinleştirmeye çalışacaktır. Buradaki “yeterlilik” hipotezi, ülke siyasal mücadelesinde proletaryanın, sınıf hareketinin gelişkinliğiyle orantılıdır. Cephe’ler sınıflar arası ittifaklar temelinde oluşur.

Birleşik devrimci savaşın özelliği, böyle güçlü ve gelişkin bir örgüt ve mücadele düzeyine geçmenin koşullarının yokluğunda, kapsamın bütünü ya da parçaları üzerinde öne çıkan mücadele güçlerini tek bir strateji ve taktik etrafında birleşik kılmak üzere cepheleştirmektir. Buradaki “koşulların yokluğu” hipotezi ise, hemen anlaşılabileceği gibi, proletaryanın ve sınıf hareketinin düşük siyasal düzeyi ve yerine küçükburjuva siyasallığın öne çıkan nitel ve nicel varlığıdır. Buradaki cephe, yukarıdakinden farklı olarak aynı sınıf, alan, tarz vb. üzerinde ama farklı küçükburjuva kırılmalara uğramış örgütler toplamıdır. Yeterli modernleşmeyi, burjuva demokratik düzeyi sağlamış toplumlarla, yeni sömürge, modern+antika karması melez toplumlar arasındaki farkın politik örgütsel düzlemdeki bir tezahürü olarak bu, böyledir.

Bu örgüt ve mücadele modelinin oldukça saf görüldüğü ve başarıya ulaştığı ülke Nikaragua’dır. Nikaragua’da, bizdeki gibi 60’larda başlayan silahlı mücadele ağır yenilgiler ve uzun yenilgi yılları sonrasında üç ana parti/örgüt ve üç ayrı stratejiye dönüşür. Bunlar proletaryanın devrimcileşmesini ve proleter devrimi esas alan proleter eğilim, uzun süreli halk savaşıyla kırları esas alan halk savaşı eğilimi ve kentli ayaklanmayı silahlı mücadele zorlamasıyla gerçekleştirmeyi stratejileştiren üçüncü yol ya da ayaklanma eğilimidir. Her eğilimin kendi koşullarında zorladığı mücadele ‘78 sonlarında birleşme sürecine girer ve ‘79 Temmuzunda devrim olur. Birleşmede ideolojik, siyasal, örgütsel sentez zorlamaları yoktur. “..acımasız bir baskı altında çalışıyorduk, ulusal düzeyde çalışmak imkânsızdı, herkes içinde bulunduğu koşulun belirlediği sınırlar içinde çalışıyordu. Dağlardaki yoldaşlar var olan koşullarda çalışmalarını sürdürdüler; üretim sektörü, öğrenciler ile daha yakın olanlar ve bilimsel devrimci teoriyi tanıtanlar da çalışmalarını sürdürdüler; temel alarak askeri çalışma yapan, ayaklanma isteyenler de çizgilerini korudular. Gerçekte, üç ayrı yapının çalışmaları tek bir mücadeleyi daha ileri götürüyor, tek bir politika doğuruyor, zafer için tek bir stratejiye doğru gelişiyordu.” Bu sinerji toplumsal muhalefeti canlandırır, ayaklandırır. O zamana kadar üzerinde yoğunlaşılmayan Monimbo yerlileri ayaklanır. Anti oligarşik burjuvaziyle 12’ler ittifakı kurulur. Ve sonuçta diğer kentlerin yanı sıra başkent Managua’da kitleler ayaklanır. Devrimde kitlelerin silahlı devrim güçlerine destek olacağı hesaplanırken, görülür ki silahlı devrim güçleri kitlelerin ayaklanmasına destek olmuştur. “Doğrusu kentleri her zaman hesaba kattık, fakat asıl olarak gerillalara verdiği desteği… Ama böyle olmadı. Kitlelere destek veren gerillalar oldu…öncünün silahlı hareketi, hiçbir zaman düşmanı yenmek için gerekli silahlara sahip olmadı.. Zaferin dönüm noktası nitelik olarak askeri değildi, kitlelerin ayaklanma sürecine katılımıydı.. Müfrezeler savaşın kazanılmasında belirleyici etmenler değildi; yalnızca daha büyük belirleyici bir etmenin, kitlelerin silahlı mücadelesinin bir parçasıydı. Asıl etmen kitlelerin savaşımıydı.” (Humberto Ortega, Röportajlar..) Ve sonuçta 700 silahlı savaşçının desteğinde yığın hareketi öncüyü aşarak devrimi gerçekleştirir.

Bütün bu geniş tabloda Tercerista’ların toplumsal muhalefeti örgütleme ve etkileme esnekliği ile iki temel ideolojik ve siyasal belirleme kayda geçirilmelidir: “Yalnızca işçiler ve köylüler yolun sonuna kadar gidecektir ve yalnızca onların örgütlü gücü zaferi garanti edecektir” (Agustino Sandino) ve “silahsız kitleler yenilmeye mahkumdur, tıpkı kitlesiz silahlar gibi. Zafere giden yol kitle mücadelesiyle silahlı mücadelenin birbirini güçlendirmesinden geçiyor.” (Carlos Fonseca)



Bizim Toprağımızın Sorunu

Bizim devrimimizde de, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkında şerhsiz bir tutum, proleter esaslı siyaset ve devrimci zor dayanaklı mücadele çerçevesi, birleşik mücadelenin basit ve stratejik kapsayıcılığını yeterli bir şekilde oluşturmaktadır. Eksiğimiz bu kapsayıcılığı örgüt haline getirecek esneklik halidir. Kıvılcımlı’nın deyimiyle “Babil artığı küçükburjuva ortam”ın handikaplarıdır.

Yoksa, ilgili yoldaşları belki de sıkacak kadar uzattığımız bu çerçeve Rojava devriminin siper yoldaşlığı sıcaklığında da gündeme getirilmişti. Denilmişti ki : “bugünden önceki zamanların ajitasyonunda ‘birleşiklik’i tarif için kullanılan bu ve benzeri tanımlar mücadelenin geldiği bugünkü aşama ve Rojava devriminin varlığında artık daha somut olarak ifade edilmelidir… erken konuşmayı önümüzde giderek daralan zamanı çarçur etmeyecek bir öngörü/öneri meselesi için bir kez daha deniyor ve diyor[uz] ki; Türkiye halkının kurtuluş cephesi inşa edilmelidir. THKC bir KCK modeliyle hızla oluşturulmalıdır. ..halkın devrimci örgüt ve kümelerinin kolektif alanı ve doğurganlığı devreye sokulabilmelidir. Rojava devrimi böyle bir devrimci doğuş için uygun yataklık koşullarını taşımaktadır.” (Ali Efe, ..Türkiyeli Devrimin Mevzilenmesi, 9 Temmuz 2015) Bu çağrıyı siper yoldaşlığının yakınlığında bile görmezden gelen Türkiyeli devrimci örgütler bundan kısa bir süre sonra Kürt devriminin çağrısıyla HBDH’da birleşik bir devrim için buluşabildiler. Bu yan yana geliş, açıktır ki Türkiyeli bir devrim için örgütlerin birbirlerine olan ihtiyacından değil, kendi “öncü”lükleri için Kürt devrimine olan ihtiyaçlarından kaynaklıdır. Benzer hukuk BDGP zemininde de sınanmıştır; paradigma değişikliği üzerine PKK’nin platformdan çekilmesini takiben onlarca Türkiyeli örgüt hemen o an dağılmıştır.

Bunları zaten moral motivasyonu oldukça düşük düzeylerde seyreden mücadele hattımızı daha da demoralize etmek için söylemiyoruz. Daha ileri örgüt ve mücadele düzeylerine çıkabilmek için, kendi gerçeğimize ayna tutmak için söylüyoruz. Daha ileri mücadele düzeyleri için cephe ya da güç birliği zorlamaları elbette hiç vazgeçilmeden sürekli yapılmalıdır, ancak bunların gerçekleşmesi için ya da gerçekleşmedikleri koşullarda da mücadeleye yüklenebilmek için Türkiyeli devrimci hareketin küçükburjuva yapısallığını ve bunun yaratacağı kolektivite karşıtı alışkanlıkları ve tutumları bir veri olarak ele almayı asla gözden uzak tutmamalıyız. Ve verili koşullar itibariyle bırakın tarihsel, siyasal gerekleri, kendi devrimimizin cepheleşmesi için bile Kürt devriminin devrimimizdeki birleşik varlığına yüksek bir değer vermeliyiz.



Birleşik Devrimci Savaş Kurmaylığı İçin Örgütsel Manzara

Artık bu yaklaşımların verili aşamada nasıl pratikleşebileceğine geçebiliriz..

Geleneksel sol dağınıklık 90’dan beri gelen liberal oportünist hegemonyanın giderek çözülmesi ve Kobane momentinde yırtılmasıyla bugün itibariyle iki ana kümede, HH’de ve HBDH’da kendini toparlamış sayılabilir.

Yapılması gereken en öncelikli saptama bu örgütlerin ya da blokların mücadelenin gelişim evreleri içinde birbirlerine üstün gelen ya da birbirlerini hizaya sokan bir yeterlik gösterememiş olmalarıdır. Ve keza bugün her iki kümede de sürecin getirdiği yükümlülüklerin altından kalkamamaktan dolayı yeni arayışlar gözlenebiliyor. Bu çerçeveye erken kongre düzenlemesiyle HE de sokulmalıdır.

Kobane’den itibaren Türkiyeli devrimci/sosyalist ortamının 60-80 aralığında olduğu gibi gene iki ana kutupta ayrışmasının esasını mücadelede devrimci zorun kabulü ya da reddi oluşturmaktadır. Bu ayrışma zemininde bugünkü devrimci faaliyeti merkezde iki ana düzleme oturtmak ve buna göre örgüt ve mücadele bağlamları geliştirmek mümkündür.



- devrimci zor temeli
Bileşenlerinin kimliğinden dolayı Türkiyeli devrimin zor gereğinin temsili HBDH’ta bulunmaktadır. HBDH, her ne kadar Kürt devrimiyle birleşiklik üzerinden tanımlanıyorsa da en az bunun kadar belirgin olan bir diğer özelliği devrimci zorun özel olarak örgütlenmesini ve uygulanmasını gerekli gören örgütlerin ittifakı oluşudur. HH ve HE ise bu zorun istihdamını reddeden ya da en ilerisi, bu kullanımını proletaryanın tasarrufuna bırakan kendiliğindenci çizgilerin ittifakıdır. Bu yüzden 90’lar sonrasında bile bir genelleme itibariyle söylenebilen “Türkiye devrimci hareketi” kapsamı artık söylemde bile sürtünmeli bir içerik kazanmış; Türkiye devrimci hareketi, Türkiye sosyalist hareketi gibi ayrışma kalıpları anlatımlarımıza kendilerini dayatmaya başlamışlardır.

Bu ayrışma ve bu ayrışmada HBDH’a düşen alan asla terk edilmemeli, gevşetilmemeli, devrimci zoru reddeden örgüt ve eğilimlere açılmamalıdır. Ama yerine iki taktik açılımla HBDH yeniden yapılandırılmalıdır.

Birinci olarak, HBDH’taki devrimci örgütler gibi devrimci zorun görece dar bir kapsamda daha özel silahlı mücadele aparatları ile uygulanmaya sokulmasının yanı sıra gene devrimci zoru devrimci duruma ait bir mücadele biçim ve yöntemi olarak daha geniş planda kavrayan ve haliyle bugün silahlı mücadele zemininde örgütsel ve pratik varlık göstermeyen yapı ve örgütler de HBDH bünyesinde yer almaya çağrılmalıdır. Bu yayılım bize hem sisteme doğrudan karşıt bir ajitasyon ve propaganda genişliği hem de devrimci zorun dar kullanımları açısından siyasal meşruiyet alanını genişletme imkanı kazandıracaktır. 90’dan beri sol ortamı ideolojik ve siyasal olarak silahlı mücadele fikrine kapayan oportünist hegemonyanın dağıtılması ve sol sosyalist yeni kuşaklara kendi mücadele perspektiflerimizin taşınması ve onay görmesi açısından bu imkan ve genişlik önemsenmelidir.

İkinci olarak HBDH, yasadışı bir örgütün ülkede örgütlenmesi için ihtiyaç duyduğu bütün tarz, araç ve yöntemleri kullanarak kitlelerle temasın yollarını açık tutmayı başarabilmelidir. Bunun bir yolu hemen her örgütün bir şekilde var olan açık alan etkinliklerinin tıpkı HBDH gibi kümelendirilmesiyse diğer yolu yasadışı ajitpropun yarı yasal zeminlere kadar genişletilmesidir. HBDH’ın kuruluş sinerjisini toprak edip devrimci mücadeleyi oportünistler ve rejim karşısında bugün oldukça zayıf bırakan, ittifakı tümüyle askeri bir organizasyon görünümüne sokan, sivil siyaset alanına kendini kapayan dar bakışıdır. HBDH’ın kendini yeni yetme bir devrimci örgüt gibi silahlı eylemle kilitlemesi HH ve HE gibi diğer yapılar ve bunların siyasal nüfuzları üzerinde ağırlık kazanamamasına ve siyasal hegemonyayı üzerine geçirememesine yol açmış, bu da tasfiyeciliği, artık devrim fikrinin inkârına kadar derinleştirmiştir.



- sosyalizm temeli
Bilindiği gibi literatürdeki en dar karşılığı itibariyle tasfiyecilik, devrimci sınıf mücadelesini ve proletaryanın iktidarını reddeden ideolojik ve siyasal bir çerçevedir ve bu çerçevenin en genel biçimdeki dışavurumu örgütsel düzeyde açığa çıkar; yasalcılıktır.

Türkiye’de 60’lardan beri devrimci tarzların neredeyse süreğenlik kazanmış yenilgi halleri ve proletaryanın düşük siyasal profili küçükburjuva devrimciliğini hızla tasfiyeciliğe yani yasadışı çalışmanın ve devrimci zorlamanın gereksizliğine sürüklemiştir. Bu sürecin derinleşmesi küçükburjuva oportünizmini liberal sol kimliğe taşır. Bugün ÖDP bunun somut halidir. Tasfiyecilik yasadışılığı reddeden örgütsel bir düzeyden devrimi ve sosyalizmi reddeden en dar, en saf biçimlenişine, ideolojik ve siyasal düzeylere taşınmıştır. Küçükburjuva oportünizmi liberal sol zemine yerleşmiştir.

Yasalcı solun örgütlenme bloğu olan HH’de, ÖDP’nin liberalleşmesine karşı tepki ve ondan ayrı bir siyasal zemin arayışı mevcuttur. (H)TKP böyle bir zeminin inşası için beraberinde strateji tartışmaları da getireceği anlaşılan ciddi bir ideolojik ve siyasal muhteva geliştirmektedir. Sanki Kıvılcımlı’nın “Oportünizm Nedir?” ve “Uyarmak İçin Uyanmalı..” gibi eserlerinde üzerine eleştiri getirdiği 60’lardaki birinci TİP’in bu eleştiriler çerçevesinde yeniden modellenmesine gidilmektedir. Kıvılcımlı’nın “Halk Savaşının Planları”nda sistematize ettiği birleşik devrim stratejisinin bir uzanımı olarak o zamanın TİP’ine “kendi dışındaki sol ortamla siyasal alan beraberlikleri ve devrimin siyasal partiler dışında vurucu güç ve devrimci örgütlere ihtiyacı”çerçevesinde yaklaşması yolundaki eleştiri ve teklifleri bugün bellirli bir oranda (H)TKP çevresinde programatize edilmektedir. Hayal edilen şudur: “Mehmet Ali Aybar ile Mihri Belli’nin parti yönetiminde olduğu, Dev-Genç muhalefetinin partinin içine alınabildiği, belki bu nedenle de, Mahirlerin, Denizlerin kendi ‘ordularını’ kurma gereği duymadıkları bir Leninist TİP.”(EGündoğan, Birlik Üzerine, 021217)

“Ordu” meselesi, yukarıda kategorize ettiğimiz gibi başka bir zemine ait kılınarak tartışmadan çıkarılırsa kalan üzerinden bu hayal niçin paylaşılmasın? Ama bitmedi, bizlere alerjik gelecek bir başka konu daha var. (H)TKP siyasal ilerleyişinde ve yeni örgütlenme projesinde devrimin halkçı karakteri üzerine yaptığı saptamalarla bir taraftan Kürt halk muhalefetine yaklaşılırken diğer taraftan “PKK’ya “Türkiye’de” silah bıraktırmak, AKP’nin, TSK’nın değil, Türkiye sosyalist solunun görevi ve sorumluluğudur.” (keza,231217) deyiverir. Bu yaklaşımın da solun ordulaşması konusundan daha ötede yaptırımcı bir ciddiyeti olmadığı ortadadır. Gerek gören devrimci örgütler ordulaşırken, gerek gören ulusal hareket de kendi kaderini tayin hakkını kendi uygun gördüğü biçimde kullanacaktır.

Bizlerin bütün mücadele alanlarını ve bütün mücadele tarzlarını içeren genişliğimizin sadece yasal mücadele kesitiyle ortaklaşacak bir birleşikliğin diğer alanlar üzerinde yaptırımcı, örneğin redci bir tutum alması öneri sahiplerini derhal birinci TİP konumuna getirecektir. Ve zaten muhtemelen böyle bir konuma sürüklenmemek ve mümkünü mümkün kılabilmek için anılan Leninist TİP için merkezi bir partiden ziyade katılımcıların federatif hukuku önerilir: “Önerimiz somut olarak şudur: Tüm sosyalist örgütleri, partileri, yayın organlarını, aydınlarını, yazarlarını, üye ve sempatizanlarını, büyük bir federasyon gibi örgütleyelim. Bir merkezimiz olsun, ama herkes kendi eyaletlerini, özerk kentlerini, elinde tutsun. Ama mutlaka bir federal merkezimiz olsun.” (keza, 301217) Önerideki bu gelişme herkesi kendi farklılıklarıyla “birleşik” zemine ait kılma yeterliğindedir. “Legaliteyi istismar” prensiplerince kendi farklılıklarımızı yasal sosyalist platformda gündemleştirmek ve çoğunluk kılmak (H)TKP gibi bizim de hakkımız olacaktır. Ve hele ki işin harcı tolerans ve feragatle karılıyorsa: “Ödün mü, evet her sosyalist, bir diğerine ödün vermeli, kendinden bir miktar feragat etmelidir. Yeni bir birlik modelinden bahsediyoruz.” (keza) Daha ne? Çizgimizin açık alan örgüt ve araçları bu yaklaşımı güçlendirmek için insiyatif almakta gecikmemelidirler. Gecikmemelidirler ki, bu öneri kapsamının derinlerinde, varsa şarki komplikasyonlar bir an evvel açığa çıksın ve eğer mümkün oluyorsa giderilmeye çalışılsın.

- sonuç olarak: öncü konumu
Birinci halkada, HBDH’la devrimci zorun en geniş örgütlenmesini, ikinci halkada, açık, yasal alanda federatif ama liberallerden, sosyal demokratlardan, sosyal faşistlerden arındırılmış katışıksız bir sosyalizm platformunu geliştirdiğimizde işin sıfır noktası devrimci komünist öncünün yalın konumlanma noktası olarak ortaya çıkar. Bu noktanın hakkı birleşik devrimci savaş stratejisini idrak ve uygulama yeteneği gerektirir. Bu kurmaylık düzeyi kendini her şeyden önce kendi faaliyetinin alanlara ve araçlara dağılmış özgünlüklerinin iç uyumunu, “olağan ve dehşet verici olmayan” esnekliklerini ve yönetimini sağlamakta gösterecek ve kabul ettirecektir.

21 Şubat 2018

Komün Gücü
______________________________________________________
“Saatlerimizi devrime ayarlamalı, ayakkabılarımızın bağcıklarını sıkı bağlamalıyız.”
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com