Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Diğerleri

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi DKP içinde bir hizip mi mevcut?
Cevaplar
2
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
189
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 06.Eylül.2018, 15:46   #1
 
agitmurat4 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
agitmurat4
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 06.Ağustos.2018
Üye No: 55458
Bulunduğu yer: Türkiye Proleteryası
Mesajlar: 27
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
6 Mesajına 7 Teşekkür Aldı
Standart DKP içinde bir hizip mi mevcut?

Bugün gündemi takip ederken komungucu. com sitesinde DKP (Birlik) adında açıklamaya rastgeldim. İçerikte tasfiye, hizip gibi bolca kelimeler geçiyordu. Konu hakkında bilgisi olan var mıdır?


komungucu1. com sitesinde ise böyle bir açıklama yok. Taraflar kim olay nedir falan bilgisi olan varsa yazabilir mi?


https://komungucu.com/2018/09/04/dkp...urdurucusuyuz/
(VPN gerekebilir)

Konu Mazino tarafından (06.Eylül.2018 Saat 19:23 ) değiştirilmiştir..
agitmurat4 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 15.Eylül.2018, 02:21   #2
 
Ararat1917 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ararat1917
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 07.Mayıs.2018
Üye No: 55419
Mesajlar: 19
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
6 Mesajına 11 Teşekkür Aldı
Standart

Ben de böyle bir yazıya denk geldim. Sanırım bir ayrılık durumu söz konusu. Fakat ben de tam olarak anlam veremedim. DKP'den bir açıklama da yapılmadı sanırım. Bilgisi olan var mı bu konuda?
Ararat1917 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 18.Eylül.2018, 19:11   #3
 
Ararat1917 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ararat1917
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 07.Mayıs.2018
Üye No: 55419
Mesajlar: 19
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
6 Mesajına 11 Teşekkür Aldı
Standart

sanırım evet. DKP bir açıklama yayınlamış;

Gücümüz Partimiz;

Zafer, Halklarımıza Onur Sözümüzdür!

İşçi Sınıfına, Ezilen Halklara ve Tüm Dost Devrimci Güçlere,

Devrimci Komünarlar Partisi(DKP) ağır savaş koşullarında, oldukça zorlu bir süreç içerisinde kuruldu. Partimiz kuruluşu itibari ile TDH’nin gözlerini üzerine çekti ve devrimci savaş alanlarında başarılı bir mücadele başlangıcı yaptı.

Kobane momentinde artık mücadeleyi kritik bir makas üzerinden devrimci bir hatta geçirmeyi tercih eden devrimci örgütler ve önderlikler, ‘90’lardan beri Türkiye sol hareketinin üzerine bir kabus gibi çöken statüko solculuğunu parçalayan bir yerden şekillendiler. Partimiz DKP ve genelde birleşik devrim mevzilenmesi HBDH da bu coşkun şekillenmenin ürünü olarak ortaya çıktı. Ancak partimiz, savaş ortamlarının büyük belirsizlikler taşıdığını genç mücadele birikiminin hemen başlarında somut bir şekilde öğrenmek zorunda kaldı. Başta kurucu önderimiz komutan Ulaş Bayraktaroğlu(Mehmet Kurnaz) yoldaşın ve kuruluştan itibaren doğrudan ileri yetki ve sorumluluklar alan Aziz Güler(Rasih Kurtuluş) ve Gökhan Taşyakan(Ulaş Adalı) yoldaşlar gibi öncü kadrolarımızın ve kadro örgütlenmesinde belirleyici düzeyde yer almış savaşçılarımızın yitimi önce bu parlak gidişi durdurdu, ardından tasfiyeciliğin politik ve örgütsel hamleleriyle parti yaşamımız bir krize gömüldü. Kriz, mücadelenin özellikle ülkeye yansıyacak en atak ve en yoğun faaliyet sürecinde örgütün kendi içine dönmesine neden oldu, ülke sahasında örgüt zemininin kalıcılaştırılmasının önüne geçti.

Krizin açığa çıkması ve keskinleşmesinden itibaren partimiz bir yandan örgüte ve mücadeleye verdiği zararları en aza indirmek için tasfiyecilikle mücadele ederken diğer yandan da partinin kuruluş sürecinden itibaren oluşan ve değişik görüngüler üzerinden karşımıza çıkan yapısal, ideolojik ve örgütsel sorunlarını keşfetmeye ve bunların çözümlerini üretmeye yoğunlaştı. Bu çerçevede oldukça kapsamlı ve geniş katılımlı tartışmalar yürüttü. Bu faaliyetin sonunda tasfiyeciliğin tasfiyesinde kesin bir irade birliği ve kriz sürecinde örgütlenme çalışmalarımızda oluşan ve açığa çıkan sorunların giderilmesi temelinde bir kongre fikri oluşturdu. Kongre kararımız örgütümüzdeki krizin esasları üzerinden kavranmasının bir sonucudur.

Partimizdeki kriz kendini her ne kadar önder kadroların yitirilmesi ve tasfiyeciliğin sinsi politikalarını artık açıktan yürüten bir cesaretle ortaya çıkmasıyla göstermiş olsa da DKP bu krizi bu sonuçlar üzerinden görmeyi ve tanımlamayı yanlış bulmaktadır. Bu olumsuzluklar örgütteki krizin nedenleri değildir, sadece DKP bünyesindeki kriz potansiyellerinin kendini açığa vurmasını kolaylaştırmıştır. Partimizdeki kriz esas olarak partinin oluşum sürecine içkin yapısal sorunlar nedeniyle yaşanmıştır. Partinin yapısal krizi kavranamadığı ve bilince çıkarılamadığı düzeyde ideolojik bir krize tekabül eden, yönetilemediği çerçevede ise örgütsel ve yönetsel bir krize tekabül eden çerçevede ele alınarak tartışılmıştır. Partinin, oluşma ve kuruluş sürecine dair bu tarz sorunlara gereken önlemleri almayışı sorunlarda giderek birikime yol açmıştır. Gerilimler partinin zayıflık anlarında dışa vurarak krizi daha da şiddetlendirmiş, krizi nedenlerinden ziyade tezahürleri üzerinden tartışmaya zorlamıştır.

Parti krizimizin birinci fay hattı

Partimizin krizini olaylardan çıkararak nedenlere kadar ulaştıran tartışmalar içinde görülen yapısal nedenlerden birincisi, örgütün ‘90’lı yıllardan beri düzen içi siyasal koşullarda gelişen kadro ve mücadele alışkanlıkları zemininde bunların inkarı üzerine kurulmuş olmasıdır. DKP’nin kendisi genç bir örgüt olduğu gibi kadro yapısı da ağırlıkla ‘90 ve sonrası yıllar içinde devrimci mücadeleye atılan militanlardan oluşmaktadır. Bu yıllar, bilindiği gibi Türkiye devrimci hareketinde oportünist ve kendiliğindenci siyasal tarzın en koyu şekilde yaşandığı bir dönemdir. Özellikle AKP iktidarıyla bu oportünist ve kendiliğindenci siyasal anlayış giderek sol liberalizmin etkisi altına girmiş ve devrimcilik siyasal bir pratik olmaktan ziyade sol çevrelerin neredeyse bir edebiyat ve siyasal kulüp çalışmasına dönüşmüştür. Açıktır ki böyle bir dönemin devrimci kişiliği, Lenin’in de tarif ettiği gibi “küçük çapta pratikçilik”le teoriye karşı umursamaz, sınıf mücadelesi ihtiyacını “eyleme teşvik eden bir etken” olarak görmeyen, parti faaliyetinin militan bir örgüt çalışması olmayan yaklaşımlarla ve zaten partilerin de yasalcılık içinde “devrimci bürokrasicilik” ve “çocukça” demokrasicilik oynayan örgütler olduğu koşullarda şekillenmiştir.

Devrimci hayatımızın bu insan maddesi, özellikle 2000’li yılların hemen başlarından itibaren siyasal alanın meşruiyetini genişletmek için girilen mücadelelerin iktidarın en şiddetli saldırılarıyla karşı karşıya bırakıldığı bir döneme doğru ilerledikçe oportünist ve kendiliğindenci düzen solunun mücadeleye ilişkin öneri ve pratik tarzlarının yetmezliklerini görüp hissetmeye başlamıştır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin 2004 Haziran kararlarıyla birlikte yaptığı mücadeleyi yükseltme çağrısı, Bostancı direnişinin ajitasyonuyla dönem devrimciliğinde giderek yükselen ruh, nihayetinde Gezi direnişi hem kitlesel bir devrimci ayaklanmaya dönüşmüş hem de düzen siyaseti içinde bu tür devrimci başkaldırıları devrime evriltecek öncü eksikliğini açığa çıkarmıştır.

Gezi direnişi, Türkiye soluna oportünist ve kendiliğindenci düzen solunun tezlerinin geçersizliğini ve iflasını gösterdi. Devrimci iradi çalışmayı kitleninin devrimci eylemi adına öteleyen düzen solu, Türkiye halk muhalefetinin bütün tarihi boyunca gördüğü neredeyse en gelişkin ve en yüksek ayaklanma dönemini sadece “çocukça oynayarak” atlatmaya, liberallerin ayaklanmayı söndürmeye çalışmalarına destek oluşuyla açığa çıktı ve sol ortam üzerindeki hegemonyasını yitirdi. Diğer taraftan Gezi Direnişi aynı zamanda kitle eylemini yükseltecek ve onu devrime yöneltecek öncü bir devrimci partinin düzenin yasallığı içinde örgütlenemeyeceğini de dönemin ileri kadrolarına gösterip onların örgüt ve mücadele konusunda eğitimlerinde çok önemli bir gelişme yarattı. Devrimci kadrolar ve önderlikler Gezi Direnişinin derslerini devrimci örgüt ve mücadele tarzlarına nasıl yansıtabileceklerini değerlendiriyorlarken Türkiye hızla Kobane sürecine girdi.

Gerici AKP iktidarı Kürdistan’daki sömürgeciliğini DAİŞ çeteleriyle ittifak derecesinde açığa vurarak Kobane halkının katliamına destek verince, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyük tepki topladı. Bu tepki, Türkiye sol hareketinin o zamana kadar örtük kalan düzen dışı devrimci mevzilenme arayışına doğrudan bir hedef gösterdi. Türkiye’de statü içinde daralan devrimci potansiyel ülke sınırlarını aşarak hızla Kürt devrimiyle birlikte siper yoldaşlığının ve AKP-DAİŞ ittifakına bir dolayım olarak doğrudan çetelere karşı mücadelenin mevzilerine yerleşti. Önce BÖG’ü, ardından DKP’yi bu savaşın yüksek ateşi içinde kurduk.

Biliyoruz ki, DKP/BÖG Kürdistan topraklarına taşınmazdan önce de başka Türkiyeli devrimci örgütler bu sahalara yerleşmiş ve mücadele etmekteydiler. Ancak buna rağmen DKP/BÖG’ün bu sahalardaki varlığı daha özel bir sinerji doğurdu, daha güçlü bir umut yarattı. Kuşkusuz bunun kimi nedenleri vardır. Bunlardan en birincil olanı, DKP/BÖG’ün neredeyse 30 yıldır silahlı mücadeleyi zorlayan geleneksel yapıların dışında bir siyasal kimlik olarak ortaya çıkmasıdır. Bu zamana kadar silahlı mücadeleyi zorlayan geleneksel yapılar bir taraftan devrimci mücadelede ısrarlarıyla mücadelede haklı bir saygınlığa ulaşmış örgütlerdi ama öte taraftan da bu tarz bir mücadeleyi daha ileriye götürebilecek bir dinamiğe sahip olamadıklarını kendilerini tekrar eden bir mücadele sirkülasyonu içinde göstermişlerdi. DKP/BÖG halkın ve devrimci ortamın devrimci zoru açısından yeni bir umut olarak ortaya çıkmış oluyordu ve oldu.

DKP/BÖG, DAİŞ’e, AKP’ye ve TC’ye karşı toplum kesimlerinin öfkesini temsil etti. Bu özellikleri ile DKP/BÖG Türkiye’de ve Kürdistan’da coşkun bir yaklaşımla karşılandı, dikkatleri üzerine çekti ve sempati topladı. Rojava sahasında çok hızla örgütlendik, geliştik ve savaştık. Ancak açıktır ki, DKP/BÖG olarak bizler bütün bu yolları katederken kendimizi yapılandıran zeminin bilinen ve/veya potansiyel sorunlarından arındırılmış olmadık. Kuruluşun ve başlangıç aşamalarının parlaklığı yapısal sorunları, onların gerilimlerini görünmez ve önemsiz kıldı, çözümler palyatif ve etkisiz gelişti. Bu örgütümüzün kuruluşundan itibaren yapısının ve ilişkilerin üzerinde yükseldiği birinci fay hattı oldu.

Parti krizimizin ikinci fay hattı

DKP/BÖG’ün üzerinde yükseldiği ikinci fay hattı örgütün bir birlik partisi olmasıdır. Bilindiği gibi DKP/BÖG sadece bir örgütün kendi gelişiminin bir evresi olarak ortaya çıkmadı. Örgütün ortaya çıkışına dair yukarıda anlatılan konjonktürel bağlam aynı anda bütün Türkiye solunu etkiliyordu. Örgütler bu etkilenmeye içlerinde barındırdıkları ideolojik ve moral düzeylere göre cevaplar ürettiler. Oportunizmde kireçlenmiş bir ısrar gösterenler bu etkilenmeye ve devrimin ihtiyaçlarına kolayca arkalarını döndüler ve bu cevapları “küçük pratikçilik” çerçevesinde “çocuk oyunu” olarak sürdürmeye devam ettiler. İçlerinde devrimci bir potansiyel ve önderliklerinde devrimci irade taşıyanlar ise verili örgüt yapılarını yeni dönemin ihtiyaçlarına göre şekillendirerek yeniden yapılandırmanın gereğine göre davranmayı tercih ettiler.

Kobane sürecinin keskin bir şekilde ortaya çıkışı yeniden yapılanma süreçlerini elbette gereken düzeyde işleme imkanını bu yapılara vermedi ama dönemin gereğine göre konumlanmayı devrimcileşmenin gereği sayan yapılar bu eksiklikleri göze almayı tercih ettiler. Bunlar başlangıçta MLSPB, PDKÖ ve TDP idi. MLSPB ilerleyen süreçte bu birliğin dışında yer aldı. TDP ve PDKÖ, DKP/BÖG’ün kurucusu oldular. Böylece DKP bir “birlik partisi” olarak kurulmuş oldu.

Biliyoruz ki, Türkiye devrimci hareketi açısından devrimci örgütlerin birleşmesi tabu bir konudur. Ülkede örgütlerin ayrışması, bölünmesi devrimci hareketin küçük burjuva kimliğinden ve kitle dayanağı yokluğundan daha kolay yaşanır bir olaydır. Ancak DKP’nin oluşum süreci, hem siyasal konjonktür itibariyle oldukça sert bir döneme gelmesinin yanı sıra bir de iki örgütün birlik zemininde bu zorlu sürecin aşılmasının getirdiği çok da alışık olunmayan önderlik tarzları itibariyle özellikle büyük bir hassasiyet taşımaktaydı. Ancak partinin kuruluş ve başlangıçtaki mücadele döneminde “birlik partisi” olmanın öngörülür komplikasyonları neredeyse hiç yaşanmadı. Bunda birinci derecede, parti bileşeni olarak esas alınması gereken Kurtuluş eğiliminin önderliği üzerinden DKP’nin de kurucu önderi olan, aynı zamanda mücadele gücü ve iradi hâkimiyeti itibariyle de Ulaş Bayraktaroğlu yoldaşın önderlik karakteri rol oynamıştır. Ulaş yoldaş, şehadetiyle partimizde yarattığı boşluğu bütün kadrolarımızın her an hissettiği bir önderlik değerimizdir.

DKP birleşeninin diğer tarafı açısından da sorun çıkarıcı bir tutum alınmamıştır ancak bu durumun yönetim düzeyinde yüksek düzeyde bir uyum eseri olmadığı kriz sürecinde tasfiyeci eğilimin ve bizzat tasfiyeci şefin itiraflarından öğrenmek mümkün olmuştur. Partinin genel sekreteri konumunda en yüksek yönetsel yetki ve insiyatife sahip olan tasfiyeci şef partinin genel konumuna ilişkin yaptığı “önderlik yetmezliği” özeleştirisini “uzlaşmacı” bir yaklaşıma bağlayarak açıklamıştır. Yani genelde tasfiyeci eğilimin, özelde tasfiyeci şefin partide Ulaş Bayraktaroğlu ve Ulaş Adalı yoldaşların şehadetleri ile ortaya çıkan yönetim boşluğunu istismar etme insiyatifini gösterene kadar “uzlaşmacı” çizgide sessiz kalması, birlikçi fay hattının düzgün ve olası sorunlarına önlemler alınarak yönetildiği sonucunu çıkarmamıza imkân vermemektedir. Zaten bu zemindeki “sorunsuzluk”, daha sonra örgütteki krizi içerden yaşayanlar, dışardan duyanlar tarafından “yönetim krizi” olarak tanımlayacak şiddette bir patlamayla dönüşmüştür. Birlik partisindeki birlikçi yaklaşım tasfiyecilik tarafından kuruluş döneminde sinik bir uzlaşmacılıkla, kriz döneminde tasfiyeci bir dağıtıcılıkla istismar edilmiştir. Yani birlik sorunu birlikçi tarzda yönetilmemiş, bu nedenle üstü örtülen hesap ve problemler daha sonra bir çatışma zemininde açığa vurulmuştur. Partinin üzerine yerleştiği ikinci fay hattı ve komplikasyonları üzerine söylenmesi gerekenler bunlardır.

Gelinen aşamada hala kimi yoldaşlar tarafından birlik sürecinin gerekli zeminlerde yeterince tartışılmamasının örgütün bugünkü krizine gerekçe olarak gösterilmesi ise, örgütün olağanüstü kongresinde tartışılarak sonuca bağlanmış bir çerçevedir. Kongre değerlendirmesine göre örgütün kimi tartışmaları eksik bırakma pahasına Kobane sürecine dahil olması örgütün arkasında kalan “geç kalma”ya bir müdahale olarak ele alınmalıdır. Bu devrimci atılımla parti, ileri yürüyüşünü engellemeyecek kimi konularda tamamlanmamış tartışmalara rağmen sürece yeni bir zeminde dahil olarak Türkiye devrimci hareketinin tarihinde önemli bir kopuşun temelini atmıştır. Konuya diğer taraftan bakacak olursak, tartışmaları bütün zenginliği ve genişliği ile tüketen bir süreç işlenseydi belki parti ideolojik olarak daha gelişkin doğabilecekti ama Kobane sürecini atlamış haliyle siyasal olarak ölü doğmuş olacaktı; bu hamleyi yapmaktan ideolojik ve siyasal olarak geri kalan diğer oportünist ve düzen solculuğu kapsamında eyleşen siyasal organizmalardan bir farkı kalmayacaktı. Özetle birlikçilik zeminindeki önlemsiz ve hatta provokatif potansiyelleri içine gömen ikinci fay hattı devinimleri örgütsel krizin şiddet düzeyini ağırlıkla belirleyen yan olmuştur.

İdeolojk, siyasal ve örgütsel nedenler..

Partideki krizin yapısal nedenleri yukarıdaki gibiyse de bu nedenlerin örgüt ve kadro hayatına yansıyışını şiddetlendiren elbette bir dizi başka faktör de rol oynamıştır.

Bunlardan en birincisi örgütlenmenin Rojava sahasında yaratılan askeri politik değerinin Türkiye’ye taşınamamasıdır.

DAİŞ çetelerine karşı bütün cephelerde yürütülen ileri düzeydeki savaş süresince parti mücadeleyi Türkiye’de de hiç kesintisiz örgütleme ve yükseltme gayretinde bulundu. Ancak bu doğrultudaki zorlama ne yazık ki giderek düşen bir ivme gösterdi. Bunda neden partinin ve askeri aparatın siyasal ya da taktiksel bir değişikliğe gitmesi değildi. Türkiye’de ve Rojava’da süren savaşın getirdiği olumsuzluklardı. Her şeyden evvel TC, Rojava’daki devrimci potansiyelin Türkiye’ye taşınmaması için çok etkili tedbirler almaya başladı. Rojava’da ve Başur’da bütün bir Kürt sınırı TC’nin duvar dahil büyük önlemleri ile kilitlendi. Her şeye karşın bu engeli aşma başarısı gösteren bazı yoldaşlarımız ise askeri politik faaliyetin basit kurallarını önemsemeyen örgütlenme ve davranış acemilikleri üzerine düşmana tutsak düştü.

Rojava birikiminin ülkeye yansıtılamaması kuşkusuz Rojavadaki tüm örgütlerin Türkiye’deki mücadelede hala önemli bir ağırlık yaratamıyor olmalarının gerekçesidir, yani tek başına bizim örgütümüzdeki krizin nedenlerinden biri olarak değerlendirilemez ancak yukarıda anlatıldığı haliyle krizin temel kurgularını bünyesinde taşıyan bir örgüt olarak partimiz mücadeledeki bu sınırlamalardan sadece ülke sahasında örgütlenme pozisyonunda bir düşüklük düzeyinde etkilenmemiş aynı zamanda bu düşüklük örgütün kriz potansiyelerini harekete geçiren bir işlev de görmüştür. Konunun buradaki işlenişini kriz bağlamında irdelememiz bu nedenledir.

Bütün bu olumsuz tezahürleri kuşkusuz tasfiyeci eğilimin ve onun tasfiyeci şefinin üstüne atarak kendimizi kurtarmak derdinde değiliz. Ancak bu sürece ait ilgi ve gözlemini sürdüren siyasal çevrenin anlaması ve bilmesi gereken şudur ki ülke sahasının terkedilmesinin ve zor bir savaş sahasına geçildiğinin bilincinde olarak sonradan karşımıza tasfiyeci eğilim olarak çıkan kadro ve siyasal çevrenin geçmiş birikimiyle, bizi hem yaşadığımız makas değişikliğinin hem de yaratmaya çalıştığımız yeni siyasal düzlemin olası sorunlarına karşı ideolojik ve siyasal olarak koruması ve geliştirmesi görevi kendisine verilmişti. Geride kalan üç yıllık faaliyet döneminin açığa vurulmuş yetki ve temsiliyet hukuku bu konudaki en büyük kanıtımızdır. Ancak tasfiyeci şef, daha sonra sözlü ve yazılı bir çok ifadesinde birleştiği kesim üzerine yönelttiği ideolojisizlik saptamasını kendisine ait bir rekabet üstünlüğü olarak korumayı ve uygun gördüğü koşullarda örgüte ideolojik ve siyasal olarak hakimiyet kurmayı hesaplayan tutumuyla ne örgütün ideolojik gelişimi için bir çaba göstermiş ne de birleşik zemindeki kadro yapısının bu düzleme ait kapsayıcı siyasal ve örgütsel alışkanlıklarının gelişimine yol açmıştır. Bu saptamalar bir taraf olarak sadece bizim yönelttiğimiz eleştiriler değildir; doğrudan tasfiyeci şefin kendi çevresi içinden kendisine yöneltilen belgeli eleştirilerdir. Yani hareketin birlikçi ideolojisinin şekillendirilmesi, tasfiyeci eğilimin marksist-leninist ideolojik yenilenmeler çerçevesinde büyük iddialarla andığı ama henüz gündeme getirilmeyen kimi tezleriyle örgütte hegemonya kurması adına ötelenmiştir. Bu ideolojik tahakküm hesabı tasfiyeci eğilimin bir yandan birlikçi örgütlenmeleri devrim için stratejileştirirken öte yandan hemen yakınındaki birleşik güce egemenlik kurmaya yönelen iki yüzlü tutumunu ve grupçu tarz ve anlayışını ortaya çıkarmıştır.

Gelin görün ki bu zemindeki gelişmelerin ortaya çıkardığı sonuç, DKP’nin örgütsel oluşma ve pratik çizgisinin bir ideolojik derinleşmeyle tamamlanamaması olmuştur. Partimiz örgütleşme sürecinde geri kalmıştır.

Krizin Olayca Gelişimi

Yukarıda ideolojik ve örgütsel tezahürlerine de değindiğimiz parti krizi ilk işaretini Türkiye sahasına ait çalışmalarda gösterdi. Tasfiyeci eğilimin ülkedeki kadroları sahadaki çalışmaları boykot etme tavrına yöneldi. Tasfiyeci eğilimin boykot tavrı aslında partinin üzerinde yükseldiği iki fay hattını da sarsıntıya zorlayan bir tavırdı. Birinci olarak, hareketin birlikçi zeminini krize sokuyor, Türkiye çalışmalarındaki kolektiviteyi dağıtıyordu; ikinci olarak ise, Rojava zeminindeki çalışmaya yöneltilen eleştiriler çerçevesinde örgütün yeni çizgisini tartıştırıyor, kuşku ve kararsızlık yaratıyordu.

Tasfiyeci çizginin askeri alandaki örgütlenmesi partiye karşı hücumunu başlatmak için uygun koşulları beklemiştir. Parti merkez komitesinin bir grup üyesinin disipliner bir soruşturma gereği istifalarını özeleştirel bir tutumla vermeleri tasfiyecilik açısından hücum borusu işlevi görmüştür. O zamana kadar kapıları açarak mücadele düşkünlüğünü meşrulaştıran tasfiyeci şef, hızla yeni Merkez Komitenin kendi etrafında oluşması dayatmasına geçmiş, bunun için Merkez Komitenin diğer üyesinin de görevden istifası için örgütü ve mücadeleyi yıpratmaktan çekinmeyen bir “çete” ajitasyonuna girişmiştir. Bu girişimin karşılığında partinin merkezi organlarında görevli yoldaşlar tarafından kendisine geçici niteliğiyle yenilenen bir Merkez Komiteyle örgütü derhal kongreye götürmesi önerilmiş, ama tasfiyeci şef geçersiz gerekçelerle bu imkanın önünü tıkamayı tercih etmiştir. Bu faaliyetin belli bir gelişiminde örgüt yapısı, partinin merkezi kurumlarındaki konumları üzerinden tasfiyeci şefin genel sekreterlik şalını omuzlarından aşağı çeken bir bildiriyle duruma müdahale etmiştir. Bu moment tasfiyeci şefin sinsi hesaplarının parti bünyesine uymadığını açığa çıkartmış, tasfiyeci şefi ve tasfiyeci eğilimi büyük bir paniğe sürüklemiştir. O andan itibaren tasfiyeci eğilim, karşıtlarını “bölücülük”le suçlayan bir söylem tutturmaya, örgüt kaçkınları ve düşkünleriyle ilişkilenmeye kadar varan bir örgütsel genişleme içine girmeye çalışmıştır. Bu çabaların nesnel zeminleri olmadığı için parti yapısının dışına düşmek tasfiyecilik için kaçınılmaz bir mukadderat olmuştur. Bütün zedelenmelerine karşın örgüt yapısı kendini belirleyen ideolojik ve siyasal esaslarıyla birlikte korunmuş, tasfiyecilik tasfiye edilmiştir.

Sonuç:

Partimizde 15 aydır süren tasfiyeci kriz artık sonuçlanmıştır. Uzun zamana yayılmış hazırlıkları ve kısa dönemli ataklarıyla partiyi mücadele ve örgütlenmeden geri düşüren tasfiyeci eğilim artık parti bünyesinde mevcut değildir. Bu gelişmenin ifade ettiği en birincil sonuç partinin üzerine kurulduğu birinci fay hattı bütün sorunları ve krizleriyle artık keşfedilmiş ve parti hayatımız açısından bir sorun olmaktan çıkarılmıştır. Artık parti kimliği altında mücadele eden herkes partinin yeni mücadele ve örgüt çizgisiyle bütünleşmiştir.

Buradan çıkan ikinci sonuç tasfiyeci eğilim esas olarak parti bileşenlerinden birinin ilişki ve yaklaşımları üzerinden kendini örgütlediği ve şimdi bu tasfiyeci örgütlenme partinin dışına düşürüldüğüne göre “birlik partisi” kimliği tek bir bileşen üzerinden ifade edilir ve yaşatılır olacaktır. Çünkü artık bileşenler değil DKP kadro ve yapısı vardır. DKP, kendi genç tarihinde yaşadığı ve yaşattığı bütün büyük dönüşümler gibi buna da hazırdır. Hazır olduğunu tasfiyeciliğin bütün provokatif ve dağıtıcı hamlelerine karşın yapıyı, kadroyu ve mücadeleyi koruyan yaklaşımıyla kanıtlamış durumdadır.

Partimiz DKP mücadele kararlılığı ve yarattığı değerlerin sorumluluğuyla zafere doğru yürüyüşünde işçi sınıfı, ezilen halklara ve dostlarına birleşik devrimi örgütleyecek bir perspektifle güven vermeye devam ediyor ve edecektir, faşizmin karşısında kurduğumuz ve kuracağımız her mevzide mutlaka kazanacağız, zafer bizim olacak!

Yaşasın Devrimci Komünarlar Partisi/Birleşik Özgürlük Güçleri!

Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!

Yaşasın Birleşik Devrim Mücadelemiz!

18 Eylül 2018
Ararat1917 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 3 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 3 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com