Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Partiler ve Demokratik Kitle Örgütleri > KESK

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi İhraçlar Gerçekten Onurumuz mudur?
Cevaplar
0
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
108
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 09.Temmuz.2018, 12:43   #1
 
Kazcynski - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kazcynski
Emekçi
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 05.Nisan.2008
Üye No: 7057
Bulunduğu yer: Yeryüzü
Mesajlar: 2,403
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 982
834 Mesajına 1,971 Teşekkür Aldı
Standart İhraçlar Gerçekten Onurumuz mudur?

İHRAÇLAR SAHİDEN SENDİKALARIN ONURU MUDUR?

Son olarak 701 sayılı KHK ile 18,632 kamu emekçisi daha ihraç edildi. Yine binlerce insanın ocağına ateş düştü. Daha önce yazdığım ama paylaşmadığım aşağıdaki yazıyı, yeni ihraçları düşünerek ve içine girdiğim duygu yoğunluğu nedeniyle paylaşıyorum.

İzninizle, öncelikle bir meramımı belirteyim. Bu yazıyı yazıp yazmama konusunda taşıdığım bazı tereddütler nedeniyle kendimle bir mücadele içine girdim. Ve içimde yürüttüğüm mücadeleden yazmam gerektiği konusundaki duygum galip geldi.
Bir de, samimiyetle ve özenle belirtmek isterim. İşten atıldığımız günlerde ziyaretlerle yanımızda olan, maddi-manevi dayanışma gösteren, moral kaynağımız, olan her bir arkadaşıma tek tek teşekkür ederim. Bireysel hiç bir talebim olmadı. Buna rağmen kısıtlı olanaklarını zorlayarak miktarı benim açımdan hiç önemi olmamakla birlikte, dayanışma gösteren bütün yoldaşlarıma teşekkürü bir borç biliyorum.

Burada ifade etmeye çalıştığım çıplak gerçeklik örgütsel ilişkilerin yetersizliği üzerinedir. Bu nedenle bazı belirlemeler ve cümleler sert, can sıkıcı, sarsıcı gelebilir. Ve/fakat "kral çıplak" hikayesindeki çocuğun saflığıyla, koca koca adamların üç maymunu oynadığı, gerçeklere gözlerini yumduğu bir durumda hakikati görüp ve bizatihi bu hakikatlerin tam merkezinde olan bir kişi olarak, bu çığlığın ifade edilmesi gerekiyordu.

Leonard Cohen'in o muhteşem şiirinde ifade ettiği gibi;

Herkes biliyor, zarların hileli olduğunu
herkes biliyor, iyi adamların kaybettiğini
herkes biliyor, dövüşün hileli olduğunu
fakirler fakir kalır, zenginler zenginleşir
hep böyle gider
herkes biliyor
herkes biliyor, geminin su aldığını
herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini
herkeste bu buruk duygular
sanki babaları ya da köpekleri ölmüş gibi...

Bu ifadelerin kendine değdiğini düşünenlere, bu nedenle derin üzüntü yaşayan (!) arkadaşlarıma, onlardan çok fazla üzüldüğümü ve teesüflerimi de (!) ayrıca belirtmek isterim.

Şimdi: Bu kısa açıklama sonrasında izninizle can sıkıcı mevzuya giriş yapmak isterim.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra KESK’e bağlı sendikalardan 4500 civarında üye ihraç edildi. Peki; bu ihraç edilen KESK’li üyeler kimlerdir? Neden ihraç edildiler? Gerçekten “terör ve Fetö/PDY” ile üyelik, mensubiyet (ilişkili), iltisak (birleşmiş), irtibat (bağlantı), aidiyet (ilişkinlik) var mıdır?

Çok net ve kısa olarak ifade edelim. İhraç edilen bu insanların ilişkili, irtibatlı, bağlantılı bir tek örgütleri vardır o da, KESK ve bağlı sendikalardır.

Kurulduğu günden itibaren siyasal iktidarların hedefinde olan ve 15 Temmuz darbe girişiminden sonra toplumun üzerine giydirilmeye çalışan deli gömleğini reddeden KESK hedefe kondu.

OHAL/KHK rejimi ile ihraç edilenler suçunu (!) bilmeden, suçlayanlar ise neden suçladığını ifade edemedikleri garabet bir süreç yaşatıyorlar.

Hiç bir adli ve idari soruşturma yürütülmeden, hukuki bir gerekçe sunulmadan işi, ekmeği ve geleceği elinden alınan "adeta sosyal bir ölü" (!) haline getirilmeye çalışılan işten atılan ihraçlar...
İhraç edilen KESK’li arkadaşlarımız su gibi berrak, ekmek kadar temiz insanlardır. Bu insanların bugüne kadar tek dertleri bu ülke toprakları üzerinde yaşayan herkesin eşit, özgür ve barış içinde yaşadığı demokratik bir ülke hayali kurmalarıdır. Bu arkadaşlarımız kurumlarında saygın, işini seven, ilkeli, dik duruşundan ödün vermeyen nadide birer çiçektirler. O çiçekleri kopartarak her alanı çoraklaştırdılar, çölleştirdiler.
Ülkemiz bu tuhaf durumdan, akıl tutulmasından kurtulup normale döndüğünde, bu saçmalıkları tarih elbet yazacaktır.
İhraç edilmek, işten atılmak, bir gece yarısı çıkarılan KHK ile Resmi Gazetede falanca sıra sayılı listede ismi yazılmak…
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

Yaşayan için o kadar tuhaf, ifadesi zor bir duygu ki, anlatılmaz ancak yaşanır. Bir sabah yıllardır yapmakta olduğun işinizi birileri bir gece yarısı elinizden alıyor. Sen işsiz, çocukların perişan, ailenin geleceği ise kopkoyu bir karanlık. Ayın on beşi geldiğinde birlikte görev yaptığın arkadaşların maaş alırken sen maaşını alamıyorsun. Belirli bir düzen içerisinde, olanaksızlıklarla güç bela yaşama mücadelesi verirken, ciddi psikolojik travmaların içine yuvarlanıyorsun. Bundan sonra maaş yok. Ama düzenli ödenmesi gereken faturalar, ev kirası, krediler, çocuğun dershanesi, harçlığı, evin zorunlu gıda vs. ihtiyaçları var...
Bu giderlerin hangi gelirle karşılanacağı konusunda ise hiç bir cevabın yok. Kendi sessizliğine gömülüp dipsiz bir kuyuda yuvarlanıyorsun. İhraç edilmek, işten atılmak işte böyle bir duygu.
657 gibi iş güvencesi olduğunu düşünen (!) kamu emekçileri bugüne kadar bu kapsamda bir işten atılma ile karşılaşmadığı için ilk günlerde şok yaşıyor. Duyarlı olan eş, dost, sendika ilk gün ve aylarda gücü oranında destek sunması, maddi-manevi dayanışma göstermesi, psikolojilerin düzelmesine önemli katkılar sunuyor. Fakat hayatın acı gerçekleri bu tılsımı bozup, bir tokat gibi suratınıza çarpıyor.
İlk birkaç aydan sonra, hayatın acı gerçekleriyle bir başına kalan çaresiz insanlar, çocuklar, eşler, aileler...
Ateş düştüğü yeri yakarmış. Örgütlülükte, dayanışma da bir yere kadar. Belli bir zaman diliminden sonra, ihraçların her alanda toplumsal bir "mobbinge" tabi tutulan, baş ağrısı olarak görülülen, "hiçlik" psikolojisine itilen bireyler…
Neler yaşamadık, neleri sorgulamadık ki, bu kısacık ve bir ömür kadar uzun zaman diliminde.
Sendika, örgütlülük, dostluk, arkadaşlık, yoldaşlık…
Her biri üzerine uzun uzun tartışmak, yazmak gerekli. Çok şeyler öğrendik ihraç edilenler ve edilmeyenler olarak. Bir nevi eğitim-öğretim süreci yaşadık. Bireyler ve kurumlar olarak ciddi bir test edilme sürecinden geçtik.
Sendikal örgütlülük ve mücadele adına zaman-mekan kavramlarının dönemsel zorunluluğunda, raslantısal olarak görevler aldığımız, mücadelenin sıcaklığında ödenen ağır bedel ve hatta ölümlerin, ihraç sürecine evrilen bugününü sorguladığımızda ne kadar ağır dejenerasyona uğradığımızı açık bir netlikte gördük.
Mesela, gündelik iş ve yaşam ilişkilerinde zorunlu birlikteliğimizin bir KHK kadar pamuk ipliğine bağlı arkadaşlıkların ve dostlukların, bir KHK ile tuzla buz olduğunu gördük.
Ya da, dost, arkadaş, yoldaş olarak iş yerlerinde, sendikada, sokakta mücadelede birbirimizle kopmaz bağlarla irtibatlı ve iltisaklı olduğumuzu zannederken, KHK sopası ile bu duygulardan feragat edip, “terör örgütleri ile irtibatlı ve iltisaklı” olduğumuz (!) resmi söyleminde askeri bir disiplin içinde hizaya geçenlerin iki yüzlü tavrı, korkunç derecede sıktı, acıttı canımızı.
Resmi söylemin haksız, hukuksuz, ithamlarına sessiz onay verip, irtibatlı ve iltisaklı olduğumuz tek örgütümüz olan KESK’li olma durumumuzu, aylardır sınırlı sayıdaki insanlarla, oturma eylemlerimizde bangır bangır bağırarak, gerçek olan hakikati anlatmaya çalıştık duymayan kulaklara, görmeyen gözlere, lal olan dillere…
Örgütlülüğe yakışmayan, vahlı, tühlü ilk zamanların vicdanlarda yarattığı acının kekremser tadı kayboldu zaman içinde. KHK’lerin kapsama alanı herkesi kapsamaya başladığında. Sallandı KHK’ler demoklesin kılıcı gibi her bir muhalif çalışanın tepesinde. Korkular duyguların ve vicdanların önüne geçti. Sendikal örgütün olmazsa olmazı olan kolektif akıl kayboldu, bireysel kurtuluşlar çare olarak görüldü bencil akılsızlıklarda..
Mesela, bir sendika örgütünün çatısı altında somut üyeliklerin, soyut yoldaşlıklarında (!) bir hiçlik kadar değersiz olduğunu gördük.

Sendikamızda dayanışma aidatı nedeniyle yoğunlaşan istifalar ve sendika değiştirme akılsızlığına bir türlü aklım ermiyor ama en azından, aklımdakileri paylaşayım. Bu mevzuda sendikalara az-çok emeği geçen bir birey olarak, haddime de düştüğünü bilerek, birkaç şey söylemeyi kendime görev biliyorum.
İhraç süreci ilk başladığında KESK’e bağlı bazı sendikalar bu aidat konusunu tek gündem maddelik tüzük kurultayları yaparak aştılar. Böylece ihraç edilen üyeler yaşamlarını bu yardımlara bağlamasalar da bir nebze olsa da düzenli bir gelire sahip olarak nefes alabildiler.
Sendikamız TÜM BEL-SEN GMGK’da tüzük değişikliği yaparak %1’lik dayanışma aidatını tüzüğüne koydu. Bunun üzerine tartışmalar, itirazlar başladı. Sendikadan istifalar yoğunlaşır kaygısı sardı bütün örgütü. Sendikamıza örgütlü tehdit olan ve dayanışma aidatı almayan Yerel Sen’e üyelerimizin aidat artışını sebep gösterip geçme ihtimali kabusu oldu sendikacılarımızın.
Kendisini diğer sendikalardan ilkeleri ve pratikleri ile ayıran, devrimci (!) bir örgüt olarak ifade eden, sendikanın düştüğü bu durum çok hazin ve acıklı bir durumdur.
Sendikacılığın, örgütlülüğün, duyguların, vicdanların, aklın, hukukun tarumar olduğu an, işte bu andır.
O zaman sormak gerekir. İhraç edilen bu insanlar ne adına, kim için, neden ağır bedeller ödeyecek böylesi bir yola girdiler? Suya sabuna dokunmadan, iş yerlerinde yükselmenin ve koltuk kapmanın acizliğinde hareket etselerdi, işten atılırlar mıydı? Sistemin dayattığı “biat et rahat et.” onursuzluğuna boyun eğseler ihraç edilirler miydi? Sanırım edilmezlerdi. Bu insanlar basit tercihlerde bulunacak onursuz insanlar olmadılar. Haksızlıklar karşısında susan, insanı insan yerine koymayan otoriteye boyun eğen, onursuz kişilikte insanlar hiç olmadılar. Her zaman sendikasına güvenerek başı dik, ilkelerinden ödün vermeyen, ahlaklı, vicdanlı insanlar oldular. Bu nedenle hedef seçilerek ihraç edildiler.
Bu ihraç sürecinde gördük ki, kimi işini, ekmeğini, geleceğini ve hatta yaşamını örgütlü mücadeleye adayıp ağır bedeller öderken, kimileri ise uyduruk gerekçelerle sendikasına 18 TL’lik katkıyı çok görüyor.
Neymiş, sendikadan istifa ederlermiş? Neymiş başka sendika pusuda bekliyormuş? Neymiş, yetki kaybedilirse toplu sözleşmeleri sarı sendikalar yaparmış?
Kimse kusura bakmasın, ağır olacak belki ama, batsın sizin sendikalarınız. Batsın sizin örgütlülüğünüz. Batsın sizin toplu sözleşmeleriniz. Batsın sizin vereceğiniz aidatlarınız.
Bugün eğer maaşınız dışında 2000-3000 TL arasında gururla artış sağladığımız bu üyeler hiç düzünmezler mi acaba? Aldığınız 5000-7000 TL maaşın toplu sözleşme ile elde ettiğimiz bölümünde, sendikamızın onursal başkanı İkram Mihyaz’ın emeği var. Sizin aldığınız bu paralarda onun toprağa düşen gencecik bedeni, yaşamı var. Sendikamızdan ihraç edilen, sendikaların bu günlere gelmesinde bedel ödeyen, emeği olan bu insanların alın teri, sırtında polis copu, ağzına burnuna dolan gaz kokusu, gözaltında ve cezaevlerinde geçen günlerinin harcı var. Bu uğurda yaşamını yitirmiş nice sendikacı arkadaşlarımız var. Sen ise tutturmuşsun "18 TL vermem, eğer zorlarsanız diğer sendikaya geçerim." diyorsun. Hey be kardeşim, sendikanın görevi sana sadece para kazandıracak bir araç mıdır? Sana göre bir yardım kuruluşu mudur sendika? 18 TL aidat ver. Tehdit ve şantajla 2000-3000 TL kazan. Hiç, insanlık, ahlak ve vicdan senin yanına uğramaz mı? Benim çıkarcı, paradan başka birşey düşünmeyen güzel kardeşim.?
Lanet olsun sizin vereceğiniz 18 TL'lik katkıya. Hiçbir ihraç sendikadan gelecek 500-1000 TL’ye muhtaç değil. Evet, yaşamını o para ile de ilelebet sürdüremez.
Ancak, bu davranışlarınız ile asıl olan mağdur sizsiniz, fakat farkında değilsiniz. 18 TL ile en azından varsa vicdanınız rahatlar. Var ise örgütlü mücadeleye olan inancınız gelişir. Sendikanıza sahip çıkarak en basit düzeyde de olsa görevinizi yapmanın hazzını yaşarsınız. İhraç edilen insanların evine ekmek götürdüğünü bilerek, huzur içinde kafanızı yastığa koyar, geceleri rahat uyursunuz. Dostluk ve yoldaşlık duygusu ile samimiyetle onların gözlerinin içine bakabilirsiniz.
Of of ki, of of!.. Vah vah ki vah vah !..
Benjamin Franklin, “Para ve insan arasındaki karşılıklı ilişki şöyledir; İnsan paranın sahtesini yapar, para da insanın” demiş.
Para sadece insanın değil, örgütlenip örgütlü güç olarak sahteliklere karşı mücadele etmesi gereken sendikaların dahi, sahtesini para ortaya çıkarmaktadır. Oysa sendikalar parayı insanın insanca yaşamasının aracına dönüştürmenin, üyesini onurluca yaşatabilmenin aracına dönüştürmek olmalıdır.
Eflatun diyor ki, “asıl zenginlik çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır.” Sendikalar üyelerine çok para kazandırmayabilir. Çok paranın sınırı yok. Az ve çok göreceli bir kavramdır. Eşitsizliğin, açlığın, yoksulluğun kol gezdiği ülkemizde az ve çok kavramları görmeyi bilirsen eğer, hem en flu, hem en belirgin halin görünen yüzleridir.

Bir sendikal örgütlülüğün devamını salt, yapılan TİS’ler ile sürdürmeyi temel destur haline getirirseniz, örgütlülüğünüzü kimin daha fazla para verdiği rekabet ölçüsüne indirger, örgütlü rezaletin içinde sendikacıyım diye debelenir durursunuz. Üyelerinizi sendikanızın ilkelerine, sendikal mücadelenize göre eğitip, ne istediğini bilen üyeler haline dönüştüremez, kendi içinde küçük iktidarını sürdürmenin kirli ilişkilerinde toptan kirlenir, kirlendiğinizin de farkına varmadan “koyun misali” uçuruma yürüdüğünün farkında olmaksızın “örgütlü intihara” sürüklenirsiniz.

Sendikal örgütlülüğün geldiği düzey, işgal ettiği yer burasıdır. Üyeler pragmatik, oportonist davranışların en bayağı, en geri tavrına teslim olurken, sendika yöneticileri ise bu pragmatik ve oportonist davranışın asli sahipleri ve yaratıcıları olarak, bu yüzü cilalayıp canlandırıp, kan taşıyarak beslediler. Sendikal mücadelede tek hesapları para hesabı olan, sendikaların geri ve yoz durumunu sorgulamayan üyelikler sayesinde yöneticilerimiz, kendi ikballerinin geçim kaynağı olarak bu sendikacılığın çıkmaz sokak olduğunu bile bile pazarlamakta bir beis görmediler.

Kitlelerin en hassas ve en geri bilinçlerini okşayarak yapılan sendikacılığın geleceği en son durak, bugün gelinmiş olan duraktır. Hayırlı uğurlu olsun sendikacılığın ruhuna El- fatiha.

Bundan böyle kim ki gerçek sendikacılık yapma gafletinde bulunur para ile mücadele edecektir. Para ile sınanacak, sendikacılığı ihaleye çıkarıp açık arttırmada çok verenin yanında saf tutacaktır. Temel ilkesi başkanların iki dudağı arasında imzalanan TİS ve kıblesi para olacaktır.

Kısa ve özcesi; adına sendikal mücadele dediğimiz bu örgütlülükte kimisi işini, ekmeğini, canını vermeyi göze alıp bedel öderken, kimisi 18 TL vermeyi göze alamıyor. Eğer bunun adına örgüt diyorsanız, eğer bu örgütlülükse 18 TL için sendikalardan üyeler istifa eder diye kaygılanmayın. KAPATIN SENDİKALARI.
Kapatın ki, her ay 18 TL karşılığında 2000-3000 TL kumarda ve lotoda bile kazanılmayacak bu kolay avantayı sendika kılıfını perde yaparak kimse alamasın. Hiç değilse sendikal mücadelede verdiğimiz şehitlerimizin kemikleri sızlamamış olur.
Boş ve anlamsız bir retorik olarak kullanılan İHRAÇLAR ONURUMUZDUR sözünü de, bir daha olur olmaz yerde kullanıp da insanların duyguları ile alay etmeyin.

Son olarak bir soru?
24 Haziran seçimi sonrasında rejim değişti. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile OHAL'in olağanlaştığı KHK'lerin devam edeceği bir dönemde, eski tarz sendikacılık ile nereye kadar yol alınır? Bu KHK ve baskı ortamında sendika üyelerinin sendikalarına bağlılığı nasıl muhafaza edilir? Sendikaların gündeminde TİS ile üyelerin gönlünü hoş tutma dışında yeni bir mücadele perspektifi ve programı var mıdır?

Nihat Filiz
______________________________________________________
'Şiddet her zaman kötü değildir. Kötü olan şiddete duyulan tutkudur.' Jim Morrison

Kazcynski isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com