Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Devrim Tarihi > Türkiye Devrim Tarihi

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi 19 Aralık… Oradaydım-Ali Yılmaz
Cevaplar
0
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
1349
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 02.Haziran.2015, 15:19   #1
 
Proleter Sosyalist - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Proleter Sosyalist
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 30.Eylül.2014
Üye No: 51205
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 1,487
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,153
605 Mesajına 1,266 Teşekkür Aldı
Standart 19 Aralık… Oradaydım-Ali Yılmaz

''Silah ve bomba sesleriyle irkildim. Saldırı başlamıştı; barikat bölgesi bomba ve kurşun yağmuru altındaydı. Tepemizde beton kırma aletleri çalışmaya başlamıştı...''



Hapishane çatılarına tünemiş baykuşların “guuk, guuk” sesleri gecenin karanlığını yırtarak hücremize kadar ulaşıyordu.
Ne zaman bir baykuş sesi duysam hem hoşuma gider hem de içim ürperirdi. Çocukluğumdan kalma bilinçaltına yerleşmiş bir şeydi galiba. Baykuş lanetlenmiş bir hayvandı. Kimin evinin çatısına konmuşsa o evde bir felaketin habercisiydi. İnsanlara fazla görünmez, korkutucu ve esrarengiz bir varlık gibi dolaşırdı.
Bu duygularla yatağıma girmiş ve ne kadar uyuduğumun farkına varamamıştım ki ilk anda ne olduğunu algılayamadığımız bir yaratığın daha çok kanat çırpma sesine benzeyen gürültüsüyle uyanmıştık. Tedirginlik ve endişeyle elektrik düğmesine bastık. İnanılmaz bir şeydi. Hücremize dalan davetsiz misafir bir baykuştu… Açık olan 15-20 cm’lik camdan içeri kamikaze dalışı yapmıştı.
Şaşkındık; o an hücremizde dört kişiydik ve bu inanılmaz olaya dördümüz de farklı tepki veriyorduk. Baykuşun konduğu ranzada yastık yorgan havalara uçuşuyordu. Gülüyorduk, bağrışıyorduk. Biraz kendimize geldiğimizde baykuşu yakalamaya karar verdik. Üzerine bir çarşaf atarak yakaladık ve zarar vermeden bir kutuya yerleştirdik.
Blokta bulunan tüm arkadaşlar uyanmış bu ilginç olayı algılamaya çalışıyorlardı. Sohbet için hücremize iyi bir malzeme gelmişti. Baykuş hakkında ilk bilimsel açıklamaları orada duydum. Nasıl yaşarlar, nasıl barınırlar ve de nasıl avlanırlar; bunlar üzerine uzun uzun düşünce belirtenler olmuştu. Bir de boyunlarını 360 derece çevirip keskin gözleri ile geceleri daha iyi görürlermiş. Avlarına genellikle sabaha karşı yuvalarında veya saklandıkları yerde ulaşırlarmış. Av olanın baykuşun vahşiliğinden kaçması mümkün değilmiş.
Bilimsel değildi söylenenler ama espriler eşliğinde baykuşun ne kadar uğursuz bir canlı olduğu da uzun uzun konuşulmuştu. Birkaç gün baykuşa özel bakım yaptıktan sonra doğal ortamına bırakmıştık…
Burası Bursa Hapishanesi… 1990’ların Bursa’sı… Birçok hapishanede olduğu gibi burada da sorunlar yumak yumaktı… Haftalık koğuş aramalarına askerler girer; sevdiklerimizden gelen resimler, mektuplar yırtılır; yatak, yorgan, elbiseler yerlere saçılırdı… Biz de buna karşı çıkardık; kavga gürültü hiç eksik olmazdı… Gün geçtikçe gerilim daha da artıyordu. Biz değerlerimizi korumaya çalışıyorduk; onlar ise buna tahammül edemiyordu…
Baykuşu salıvermemizden kısa bir süre sonra, bir gece vakti koridorları askerler doldurdu. O döneme özgü bir operasyonun başlangıcıydı.
Hemen barikat kurup kendimizi savunmaya karar vermiştik. Sayımız ve olanaklarımız fazla değildi. Kurduğumuz barikatı yıkıp bize vahşice saldırmışlardı. O zamanlar henüz daha gaz bombaları bu tür operasyonlarda kullanılmıyordu. Geri çekilmiş barikatımızı küçük olan mutfağımıza kurmuştuk. İçimizde yaralananlarımız olmuştu.
Operasyon uzun görüşmeler sonunda sona erdirilmişti ama sürgüne gönderilmekten de kurtulamamıştık. Hafızam bana ihanet etmiyorsa soğuk bir aralık ayının sonuna doğru, Amasya ve Yozgat’a doğru giden eski bir ring aracında öldürücü soğuğa karşı türküler söyleyerek yol almıştık. Ve benim kulaklarımda “guuk, guuk” sesleri.
Yıllar sonra 19 Aralık 2000’de ben bu sesleri bir kez daha duyacaktım. Felaketin, uğursuzluğun günüydü… Ama bu sesler bir baykuşun ahenkli sesinden başka bir şeye benziyordu. Daha çok ölüme, kana susamış hayvanların ulumalarını andırıyordu…
Baykuşlar gibi çatı aralıklarına gizlenmiş, otomatik silahlarının namlularını gece görüşlü dürbünleriyle, henüz daha yataklarında olan devrimci tutsaklara çevirmişlerdi. Varlıklarıyla havayı ölüme kesmişlerdi. Kanla beslenen canavarlardı. Gün onların günüydü.
Karşılarında inancından ve onurundan başka bir şeyi bulunmayan devrimciler…
Tıpkı baykuşlar gibiydiler. Sabaha karşı avını yakalamaya çalışan vahşi yaratıklardı. Gece onlarındı aydınlık bizim… Elbet her gecenin bir sabahı vardı.
Çanakkale Hapishanesi: Diğer adıyla “it durmaz tepesi”. Bu hapishanenin bir işkence merkezi olarak özellikle tasarlandığını düşünmüşümdür. Bana göre insanların hayatlarının karartıldığı her yer işkence merkezidir.
Bu hapishanenin içine girildiğinde aşağıdan yukarıya doğru gidiliyordu. Her blok en az üç dört metre yükseklikteydi. Bir tepeye çıkar gibi her blokta ufak bir yokuş çıkılmaktaydı. Koğuşlardaki havalandırmalar bu yokuşa uyumlu bir şekilde eğimliydi.
Ha sahi; buraya neden “it durmaz tepesi” demişlerdi? Oranın sert ve rüzgarlı havası çok ünlüdür. Sert ve soğuk havada bu tepede itler bile gezinmezmiş.
On yıllarca burası kim bilir kaç tutsağa yataklık etti. Darbe dönemlerinde hamamlarında kaç tutsak işkence tezgahlarına çekildi. Kim bilir kaç tutsak ölüm sessizliğinde kaybolup gitti. Ne sevinçler yaşandı, ne hüzünler çoğaltıldı derin kuytuluklarında. Kim bilir kaç tutsağın gözyaşı ıslattı yastık kılıflarını. Kaç tutsağın kanı yıkadı beton zeminleri. Kim bilir kaç tutsağın ölü bedeni çıkartıldı ünlü kapısından…
Bilemiyorum, bilemiyorum gerçekten…
Ama 19 Aralık 2000 katliamını biliyorum… Oradaydım… Faşist devletin üzerimize sıktığı kurşunlara, bombalara şahidim.
Güvenliğimiz için nöbet tutan arkadaşımızın “Saldırı var!” sesiyle yataklarımızdan fırladık. Kendimizi maltaya attığımızda postal seslerinin yarattığı o iğrenç gürültüyü duyduk.
Maltaya akan devrimci tutsakların gür slogan sesleri kapladı ortalığı. Hapishane ağır iş makinaları ve silahlı askerlerle sarılmıştı. Bu, ihtimali pek de uzak olmayan çok büyük bir operasyondu. Devrimci tutsaklar ya ölü olarak evlerine götürülecek ya da zorla F tipi hücrelere sokulacaktı. Kapılar duvarlar gümbür gümbür dövülüyordu.
Tutsaklar bu ölüm yolunu kabul etmiyordu. Protesto ediyor, avazı çıktığı kadar sloganlarını daha gür atıyordu.
Dört bir yanı kuşatan katiller donanımlı gelmişlerdi. Kararlı görünüyorlardı. Kan dökülecekti; içimizden birçoğunun yıllardır kokusuna hasret kaldığı anacığının, babacığının kolunu kanadını kıracaklardı. Ocakları söndürecekler, bundan büyük bir haz alacaklardı.

Kavga kaçınılmazdı…

Kavga kaçınılmazdı. Barikatlar kurulmaya başlandı. Hapishanenin dört bir yanında sesler her geçen saat yükseliyordu. Tüm işaretler tam bir kuşatmaya alındığımızı gösteriyordu. Henüz daha katil sürüsü ilk kurşunu sıkmamıştı, bombalar patlamamıştı; henüz daha cehennem ateşi korlanmamıştı.
Tam bu sırada bir şey oldu. Kadınlar koğuşu tarafından tiz bir kadın çığlığı geliyordu. Sloganlar artarak yukarı doğru yükseliyordu. Herkes o tarafa dönmüştü. Bizlere küfür ve sözlü saldırılarda bulunan katil sürüsü bile sessizleşmiş neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.


Fidan Kalsen

Fidan
’dı gelen. Ölüm oruççusu Fidan… Yoldaşlarına sarılıyor, her birine veda ediyordu. Büyük bir şaşkınlık, büyük bir gerginlik… Büyük bir hüzün, büyük bir acı sarıyordu dört yanı. Fidan yoldaşlarını korumak için kendini yakarak feda etmeye karar vermişti.
Yüreğim sıkıştı. Hayatımda hiç yanan bir insan görmemiştim. Uzaklaşmak istedim oradan ama yapamadım, çakılı kaldım yerimde. D Blok’un önü barikatın hemen arkasıydı. Fidan barikatın üzerine çıktı…
İşte oradaydı barikat… Hiçbir barikat bu kadar görkemli ve güzel olmamıştır herhalde. Kanla canla sağlamlaştırılmış, inançla örülmüş…
Fidan konuştu yoldaşlarına karşı, anlattı gidişini. Cellatlar arkada kameralarla tüm ayrıntıları kaydediyorlardı. Sonra döndü cellatlara Fidan, haykırdı başı dik, tükürdü suratlarına… Barikattan aşağıya indi, durdu orta yerde son kez gözleriyle veda ettikten sonra tutuşturdu kendisini. Ateşin saçlarında yükseldiğini gördüm…
Gözlerimi kapadım, daha fazlasını görmek istemedim. Slogan sesleri geliyordu kulağıma. Ben de slogan atmak istedim ama ağzımı açtığımda sesim çıkmadı. Boğazımda kocaman bir yumruk… Boğulacak gibiydim. Bir devrimci oradaki bizlere zarar gelmesin diye kendini ateşe vermişti. Ortalığı yanan bedeninin kokusu doldurmuştu. Eriyerek can veren can kokusu…


Ayçe İdil Erkmen

Kömürleşen bedeni usulcacık düşmüştü yere. Daha fazla duramadım orada. Uzaklaşıp daha sakin bir köşeye yığıldım, bıraktım gözyaşlarımı. Daha önce de ölüm orucu savaşçısı bir kadın kahraman için, İdil için ağlamıştım aynı yerde. Yanıma yaklaşanlar olduğunda siliyordum gözyaşlarımı.
Her tarafı ölüm ve savaş kokusu sarmıştı. Savaşta bir savaşçının gözyaşı dökmesi zayıflık sayılırdı. Ağladığım görülmesin istiyordum. O anlarda zaman, bazen bir ömürdür bazen de bir an, saniye.
Silah ve bomba sesleriyle irkildim. Saldırı başlamıştı; barikat bölgesi bomba ve kurşun yağmuru altındaydı. Tepemizde beton kırma aletleri çalışmaya başlamıştı… Plan basit ve açıktı. Barikattan dolayı bize yaklaşamadıkları için tepemizden delikler açıp ateş edeceklerdi. Kurşunlar duvarlara saplanıyordu. İlk saldırıda hemen hedef küçültmüş, kendimizi yere atmıştık ancak gelen gaz bombalarından bize rahat yoktu.
Tam bu sırada seken kurşunlardan biri Dursun Önder’in başına isabet etti. Kan birikintisi oluşuverdi Dursun’un başında; bizse yardıma ulaşmakta zorlanıyorduk çünkü halen ateş altındaydık. Sonunda Dursun’u güvenli bir yere çekebildik. Neyse ki çok şanslıydı. Kurşun kafasını sıyırmış, derin bir yara açmış ama kafatasına zarar vermemişti.
Yıllar sonra yine zalimlerin kurşununa hedef olduğunda bu güzel arkadaşım, dostum aynı şansı bulamayacak ve ölümsüzlüğe uğurlanacaktı.
Kaç saat ya da kaç gün geçti hatırlamıyorum ama cellatlar malta tavanlarına delikler açmış, buralardan yoğun bir saldırıyla bizi maltayı boşaltıp kadınların koğuşuna geçmeye zorunlu bırakmışlardı.
Alanımız daralmıştı; ölüme bir adım daha yaklaşmıştık. Cellatlar, avını yakalamaya hazır baykuşlar gibi tepemizde dolaşmaya ve tavanlarda yeni delikler açmaya devam ediyorlardı. Geceleri saldırıya bazen ara veriliyordu. Biz bu zamanı nasıl olur da hayatta kalabiliriz şeklinde düşünerek ve gelecek yeni saldırılara hazırlık yaparak değerlendiriyorduk.
Aralık ayının soğuğu ve keskin rüzgarı iliklerimize kadar işliyordu; insanın dayanma gücüyle bu soğuğa meydan okuyorduk. Eğer gündüzleri itfaiye hortumları ile köpüklü sularla banyo yaptırılmasaydık işimiz daha kolay olurdu. Tuvaletler kısmına geçemez olmuştuk. Günlerce tek içtiğimiz suydu ve hava aşırı soğuktu. Dolayısıyla tuvalet sorunu önemli bir hal almıştı…
Ve çare bulundu. Çarşaflarla ayrılmış kapalı iki alanla bir kadın bir de erkek tuvaleti yapılmıştı.Tuvaletin gideri kadınlar için çamaşır leğeninin içi, erkekler içinse bir iki bidon.
Aklıma geldikçe gülmekten kendimi alamadığım bir tuvalet anım var. Çok sıkışmışım ve ilk defa bu yeni model tuvalette ihtiyacımı gidereceğim. Gece zifiri karanlık… Arkadaşların yardımı ile yön tayini alıyorum. Tuvalete yaklaştım, ilerliyorum, ayağım bir şeye takıldı ve ben kadınlar tuvaletinin içindeyim. Yetmiyormuş gibi çamaşır leğeninin kenarına takılıyorum ve içindeki sular kafamdan aşağı boca oluyor…
Bendeki idrar kokusu çok özeldi. Daha sonra hapishane çıkışında ve F tipine girişte askerler ve gardiyanlar işkence sırasında bu kokuyu fark edecekler ve beni aşağılamak için kullanacaklardı. Güzel bir yanı da vardı bunun; benden uzak durmaya çalışacaklardı.
19 ARALIK 2000 ÇANAKKALE CEZAEVİ, DEVRİMCİ TUTSAKLARIN ÖLÜMLE DANSIYDI.

19 Aralık? Oradaydım | Gezite
Proleter Sosyalist isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Proleter Sosyalist Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 3 Kisi:
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com