Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Partiler ve Demokratik Kitle Örgütleri > Halk Cephesi

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Şehitlerimize artık daha yakınız
Cevaplar
7
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
4534
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 20.Nisan.2011, 22:51   #1
 
boby sands - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
boby sands
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 23.Aralık.2010
Üye No: 33359
Mesajlar: 303
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1
4 Mesajına 16 Teşekkür Aldı
Standart Şehitlerimize artık daha yakınız

Şehitlerimize artık daha yakınız.

Şehitlerimizle ilgili bilgiler, www.ozgurluk.org sitesine yüklendi.

Özgürlük’da Şehitlerimizbaşlığından şehitlerimizle ilgili tüm bilgilere ulaşmak artık mümkün.

Şehitlerimiz sayfasının açılışıyla birlikte, onları tanıyabilmek, onlardan öğrenebilmek, artık hepimiz için daha kolay ve pratik hale gelecek.

İşçiler, köylüler, memurlar, gençlerimiz, öğrenciler, ev kadınları, esnaflar, serbest meslek sahipleri, aydınlar!

Hepiniz onlara ilişkin belgelerde, anlatımlarda inanıyoruz ki çok şey bulacaksınız. Bu zengin tarihsel miras, bizi yanlışlardan uzaklaştıracak, yaşamımız, mücadelemiz için ışık olacaktır.

ozgurluk.org’daki Şehitlerimiz bölümüne şu an binlerce sayfalık belge konulmuştur. Şehitlerimizin bir çoğuna ilişkin konulacak daha bir çok belge de var. Onlar da zaman içinde siteye eklenecek.

Şehitlerimiz sayfaları gün gün daha tam, daha gelişmiş ve şehitlerimize daha layık hale gelecek.

Tüm okurlarımızı, devrimcileri merak eden, öğrenmek isteyen herkes, çok yakında okurların ziyaretine açılacak olan
ozgurluk.org’da yer alan Şehitlerimiz bölümündeki sayfaları ziyaret etmeye davet ediyoruz.

Şehitlerimiz onurumuzdur.

Şehitlerimiz geleceğimizdir.

Şehitlerimiz öğretmenimizdir.


ŞEHİTLERİMİZ

boby sands isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 31.Ağustos.2011, 13:18   #2
 
boby sands - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
boby sands
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 23.Aralık.2010
Üye No: 33359
Mesajlar: 303
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1
4 Mesajına 16 Teşekkür Aldı
Standart


Şehit Düştüğü Tarih: 30 Mart 1972

Şehit Düştüğü Yer: Tokat, Niksar ilçesi, Kızıldere köyü

Doğduğu Tarih: 15 Mart 1946

Doğduğu Yer: Samsun


Türkiye devriminin önderi. Kızıldere'nin komutanı, Türkiye devriminin yolunu netleştiren usta... Mahir Çayan.

Kızıldere'de Türkiye devriminin manifestosunu yazarak, sönmeyecek bir meşale yakarak ölümsüzleşti.

Samsun'da doğdu. Annesi, Samsun Çarşamba'lı, babası ise Amasya Gümüş İlçesindendir. Mahir Çayan Türk milliyetindendir. Ailesinin işi nedeniyle çocukluğu önce Ankara'da, İstanbul-Üsküdar'da ve bir süreliğine dedesinin yanında Amasya-Gümüş'te geçti. Okul çağına geldiğinde ailesinin isteği üzerine tekrar İstanbul-Üsküdar'a döndü. 1952-53 ders yılında Üsküdar Paşakapısı Ortaokulu'na devam etti. İstanbul Haydarpaşa Lisesi'nden mezun oldu. Önce İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne daha sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi'ne girdi. 1965 yılından itibaren TİP içinde ve hemen arkasından FKF içindeki tartışmalarda yer aldı. Aynı yıl Siyasal Bilimler Fakültesi FKF Başkanlığı'na seçildi.

Bir dönemin teorisi ve savaşı, onun isminde somutlaşmıştır. Böyle olması da doğaldır; çünkü bu dönemin tüm teorik atılımlarının ve halkın silahlı kurtuluş savaşının her adımında bizzat vardır.

İlk, orta ve liseyi İstanbul'da okuyacaktır. İlk eylemi de lise yıllarındadır. 1963 Mart'ında Haydarpaşa Lisesi öğrencisiyken Hürriyet Gazetesini protesto etmek için yapılan eylemde yer alır. Eylemin “elebaşılarından” olduğu gerekçesiyle Selimiye Karakolu tarafından gözaltına alınır. Bu, Kızıldere'ye kadar sürecek olan bir çatışmanın ve “elebaşılığın” da ilk küçük muharebesidir.

1964'te Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi. Yaklaşık bir yıl sonra, SBF Fikir Kulübü Başkan Yardımcılığı'na seçildi. Bundan sonrası son derece hızlı bir süreçtir. TİP içinde başlayan örgütlü yaşamı, bir süre Milli Demokratik Devrim'i savundukları Türk Solu'nda devam etti. Sonra Aydınlık grubu gelir. Aydınlık Sosyalist Dergi'nin Yazı Kurulu'nda yer alır. Türkiye devriminin yolunu netleştirmesine paralel Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektupla yeni bir örgütlenmenin de adımları atılmaya başlanır. Dev-Genç'in oluşumu ve onun ardından da Parti-Cephe'nin kuruluşunun teorik, pratik önderliğini üstlenir. Son nefesine kadar da bu misyonu yerine getirir. “Liderler devrim savaşında masa başında oturmazlar, bu savaşta en ön safta savaşırlar...” demişti bir yazısında. Yazdığı gibi yaşadı ve ölümsüzleşti.

Mahir Çayan, ilk kent gerilla eylemlerini de planlamış ve bizzat eylemlerin içinde yer almıştır. İsrail'in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom'u kaçırılıp cezalandırılmasının ardından 1 Haziran 1971’de Maltepe'de Hüseyin Cevahir ile birlikte kuşatıldıkları evde teslim olmayarak çatışır ve yaralı olarak tutsak düşer.

Mahir, THKO’luların da içinde olduğu dört kişiyle 29 Kasım'da Maltepe Askeri Cezaevi'nden bir özgürlük eylemiyle çıktı. Bu dönemde, Çayan ve THKP kadrolarının önemli bir bölümünün içerde olmasını fırsat bilip örgütün çizgisini değiştirmeye çalışmış olan Münir Ramazan ve Yusuf Küpeli, Çayan'ın çıkışından sonra THKP-C'den ihraç edildiler. Bir süre sonra ise Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idam edilmesini engellemek için Ünye'de bulunan Radar üssünde görevli İngiliz teknisyenleri rehin alarak Kızıldere köyüne geçtiler. Ancak bir ihbar sonucu evde pusuya düşürülen Çayan ve 9 yoldaşı, Kızıldere’de kuşatıldılar. Mahir ve yoldaşları Kızıldere’de bir manifesto yazarak şehit düştüler.

***

Mahir Çayan'ın Şiirlerinden


Cevahirimi kalbime gömüp dönerim hain hücreme.

Maltepe'de etrafı karanlığın cüceleriyle çevrilmiş
marş söyleyen iki adalı.
İki adalının marş söyleyişinde silahlar susar.
Maltepe'nin göbeğini derin bir sessizlik kaplar.
Dalga dalga yayılır, adalıların erkek sesi, etrafa.
O anda iki adalının gözünde herşey silinir,
Karanlığın militanları küçülür, küçülür...
Sanki biraz önce atılanlar tomson kurşunları değil,
parmak cücelerin minicik okları.
O an ne binlerce güvenlik kuvveti, ne polis, ne zırhlı tugay,
ne tomson, ne mitralyöz.
Herşey önemsiz, küçük ve etkisizdir, iki adalı için.
Adalıların korosu karanlık cücelerinde bir panik yaratır.
Yüzlerinde, ezikliğin, şaşkınlığın biraz da utancın izleri okunur.
Sanki ilahi bir kuvvet onların ellerini, kollarını bağlamıştır
Ta ki, iki adalının marşı bitene kadar.
Adalılar sol yumrukları havada, pencerenin önünde
boy hedefi oldukları halde ateş edemezler
Garip bir andır bu an.
Bu an karanlık cücelerinin, insanlığa dönüş anıdır.
Cüceler konuşmazlar bile bu an.
Büyülenmişlerdir iki adalının havaya kalkmış sol yumrukları ile.
Ve kaybolup gitmişlerdir ikili koronun nameleri arasında.
Koro susar, büyü bozulur, görevlerini hatırlar cüceler.
Eller tetikte tarrrr...
Ve Cevahirimi kalbime gömüp dönerim hain hücreme.

*
Bu adam kurşunların değil kahredici okların hedefi

"Vedat, Taylan, Mehmet, Necmi
Devrim için öldüler..."
Yürüyoruz başkentin sokaklarında,
Önde gidiyor devrim şehidi.
Hep beraber söylüyoruz bu marşı, tek bir adam söylemiyor.
O marşta yaşıyor, marşı söyleyenlerden birisi.
Marştaki şehitler listesine, şeref listesine
Kendi adını sokuyor, sessiz ve mahcupça.
Ve sırası geldi, sırasını bekleyen o neferin.
Ama öyle mi gelecekti sırası?
Oysa neler kurmuştu neler...
Erkekçe vurulacaktı kalbinden
'Yaşasın THKC' olacaktı son sözü.
Bu fırsat geçti eline
ama kahpe kader o kadarını bile çok gördü.
Olmadı olmadı...
O diye yoldaşını delik deşik ettiler.
Kahpenin kurşunu
Ceketini, pantolonunu delik deşik etti
Ama kalbini delemedi.
Ve o kendisini vurdu.
Talih ne gezer bu adamda,
tetiğini kaldırmayı unuttu, unutmaz olasıca.
Tabancası saldırdı, kurşun hedefinin altına girdi.
O cezasını çekiyordu, ezeli derdi unutkanlığının ve solaklığının.
Oligarşinin hastahanesi, mapushanesi...
Karanın siyahın her tonu...
Paspal kurbağa Gonzales
Ve ünlü kement atıcı şefkat Kakamço.
Oportünizm atmıştı oklarını yakalanmadan önce,
'Bölücü, kariyerist, pasifist' diye.
Oligarşinin gazeteleri atmıştı oklarını yakalanmadan önce.
'Teslim oldu' diye.
Vuruştu, yine teslim oldu denildi, konuşmadı.
İşkenceler altındaki arkadaşlarının bölük pörçük
ifadelerini topladılar, tek bir ifade yaptılar.
Ve konuştu diye ilan etti paspal kurbağa Gonzales.
Bu adamın kaderi bu.
Bu adam kurşunların değil kahredici okların hedefi.
Açık vermişti bir kere
Neden korktuğunu hissettirmişti düşmana,
Anlamıştı düşman, bu adam işkenceden, kurşundan değil,
Zehirli oktan korkar.
Üzülme aslanım, hatırla bak, ne diyor usta:
'Düşman bize ne kadar çok ok atarsa, biz o kadar doğru yoldayız.'
Varsın bütün oklar üstüne yağsın.
Devrimcilerin gözleri kör, kulağı sağır değil.
Biliyorum seni bu oklar yaralıyor.
Yaralamasın kardeşim, yaralamasın.
Bak ne diyor usta:
'Unutma ki devrim şehidi sadece kurşunla olmaz,
Şefkat Kakamço'nun kementleri de şehit eder adamı.'
boby sands isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 31.Ağustos.2011, 13:26   #3
 
boby sands - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
boby sands
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 23.Aralık.2010
Üye No: 33359
Mesajlar: 303
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1
4 Mesajına 16 Teşekkür Aldı
Standart



Şehit Düştüğü Tarih: 11 Ağustos 2008

Şehit Düştüğü Yer: Hollanda

Doğduğu Tarih: 25 Mart 1952

Doğduğu Yer: Elazığ, Kürdemlik (Cevizdere) köyü


Tarih, 11 Ağustos 2008’di.

Devrimci Halk Kurtuluş Partisi tarafından Türkiye ve dünya halklarına yapılan açıklamada şöyle deniliyordu:

Türkiye ve dünya halklarının başı sağolsun. Bir büyük devrimciyi yitirdik.
Acımız tarifsiz, kaybımız büyük; komutanımız, önderimiz, Partimizin Genel Sekreteri Dursun Karataş yoldaşımız, 11 Ağustos sabaha karşı 05.00’te şehit düştü. 38 yıldır devrim için çarpan, dünya halklarının kurtuluşuna, vatanımızın bağımsız, halkımızın özgür olmasına adanmış bir yürek durdu. Son nefesini yoldaşlarının kolları arasında, dünya halklarına ve kendi halkına karşı görevini yerine getirmiş bir önderin huzuruyla verdi.

Yoldaşlar!

Karanlıkta ışığımız, engebeli, dolambaçlı ve sarp yollarda pusulamız, devrim yürüyüşümüzün usta kurmayı, düşeni elinden tutup kaldıran, daha hızlı koşmayı öğreten, öğütleri, talimatları ve politikalarıyla hep yanımızda olan Dayımızı yitirdik.

Bu yorgun, acılarla, alçaklıklarla dolu ihtiyar dünyaya, 38 yıldır güzellikler resmeden ustayı, Türkiye devriminin kılavuzunu yitirdik.

Bir kılavuzdu Dayımız. Faşizmin karanlıklarında yolumuzu kaybetmeden, karşı-devrim fırtınalarında savrulmadan, emperyalizmin bataklıklarında boğulmadan, kuşatmalarda yok olmadan bugünlere geldiysek, bunu en başta onun kılavuzluğuna borçluyuz.

Önderimiz, yirminci yüzyılın sonlarında artık çok sık rastlanmayan tarih yazdıran iradelerden biriydi. Kızıldere’den bu yana devrim tarihini yazıyoruz. Tarih, hareketimize özel bir yer ayırdı sayfalarında. Bu sayfaların her birinde, onun usta ellerinin imzası, günün 24 saatinde devrim için işleyen beyninin damgası vardır. Tarihe görkemli destanlar armağan eden, ihanetleri ezip geçen, kuşatmaları yaran, tüm dünyaya sosyalizmin yenilmezliğini kanıtlayan, emperyalizmin amansız saldırıları karşısında dahi anti-emperyalist mücadelenin ve enternasyonalizmin bayrağını taşıyan bir hareket olduk onunla.

Onu ölümsüzlüğe uğurluyoruz şimdi. Hayır, biz ona, tarihsel, siyasal, sosyal temeli olmaksızın bir ölümsüzlük atfediyor değiliz. O, 38 yıllık yaşamı boyunca adım adım ördü ölümsüzlüğünü. Geride bizlere bıraktığı her şey, onun ölümsüzlüğünün kanıtıdır. En başta ve tek başına, yaratılmasına kanını, canını, beynini, yüreğini koyduğu Partimiz ve Cephemiz, onun ölümsüzlüğünün anıtıdır. Her satırıyla, her adımıyla bize bıraktığı teorik ve pratik miras, onun ölümsüzlüğüdür.

Onsuz zor olacak biliyoruz. Önümüze çıkan sorunları aşarken onun verdiği güç ve iradeden yoksun kalacağız. Fakat onun yol göstericiliğinden hiç mahrum olmayacağız. Politikalarıyla, yaşamıyla örneğimiz, önderimiz, kılavuzumuz olacaktır yine. Bundan böyle de onunla sürdüreceğiz yürüyüşümüzü. 38 yıl boyunca yarattığı tüm değerlerle hep yanıbaşımızda olmaya devam edecek.

Halkımız, yoldaşlarımız!

Önderimiz 10 yıldır kanser tedavisi görüyordu. Bu savaşında da her zaman olduğu gibi güçlü ve iradiydi. Hastalığı bir günde ortaya çıkmadı elbette. Ağır işkencelerin, uzun tutsaklık yıllarının, onlarca kez girilen açlık grevlerinin, ölüm oruçlarında geçirilen tüberkülozların, sürgün yıllarındaki zorlukların; kısacası, faşizmin ve emperyalizmin baskı ve kuşatması altında geçirilen 38 yılın sonucuydu sağlığını kaybetmesi. Tedavisi için gereken her şey yapıldı; fakat bilimin ve doğanın sınırları vardı. O sınırlarda kaybettik onu. Tek bir gün bile, görevlerinden geri kalmadı bu yıllar boyunca. Son 6 güne kadar da görevinin başındaydı. Kendi ölümü dahil, her şeyi planladı.

Kadrolarımız, taraftarlarımız ve halkımız emin olabilir ki; örgütümüz, tüm yönetim mekanizmalarıyla görevinin başındadır ve onun öğrettikleri ile savaşmaya devam edecektir. Onun yaşamı, bağımsız, demokratik, sosyalist Türkiye’ye adanmış bir yaşamdır. 38 yılı devrime verilmiş bu yaşamın her saatini, her saniyesini belirleyen bu adanmışlık olmuştur. Bu adanmışlık, bu dava adamlığı, bize her zaman hedefimizi hatırlatan bir miras olarak önümüzde duracak. Bağımsız, Demokratik Sosyalist Türkiye hedefinden hiç sapmadan devrim yürüyüşümüze devam edeceğiz.


Dursun Karataş, devrim için yaşanmış
bir hayatın adıdır

Dursun Karataş yoldaşımız, 25 Mart 1952’de Elazığ’ın Kürdemlik (Cevizdere) köyünde doğdu. Ailesi, emekçi bir Kürt ailesiydi. Devrimci düşünceye 1970 öncesinde sempati duymaya başladı. Lise yıllarında birçoğu daha sonra Devrimci Sol içerisinde yer alacak olan bir gruptular.

1970’de İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’ni kazanarak İstanbul’a geldi. Bu yıllar, Türkiye devriminin yolunun çizildiği, revizyonist, reformist geleneklerin aşıldığı, statükoların kırıldığı, yeni saflaşmaların yaşandığı yıllardır. İşte bu saflaşmada yoldaşımız da yerini Mahirler’in ihtilalci çizgisinden yana belirledi. Artık bir THKP-C sempatizanıdır.

30 Mart 1972’de Kızıldere’de Mahirler’in fiziken yok edilmesinin ardından, Mahirler’i, THKP-C’yi savunup sahiplenen büyük bir gençlik potansiyeli çıktı ortaya. THKP-C çizgisini savunan bir Dev-Genç militanı olarak Dursun Karataş yoldaşımız da, gerek İstanbul’da, gerekse de Elazığ’da bu sahiplenme tavrının geliştirilmesinde aktif bir rol oynuyordu.

Yoldaşımız ilk kez 1974’te, Elazığ’da, oligarşik diktatörlüğün Kıbrıs’ı işgalini protesto etmek için duvarlara “Bağımsız Kıbrıs” sloganını yazarken gözaltına alındı. Daha sonra Devrimci Sol Merkez Komitesi’nde yeralacak olan Niyazi Aydın’la birlikteydiler bu eylemde. Onu sonraki devrimci gelişimi içinde kah bir okulun önünde kitlenin güvenliğini alırken, kah Kocamustafapaşa barikatlarında dövüşürken görecekti yoldaşları. Ve bunların gösterdiği gibi, onun önderliği hayatın içinde adım adım kazanılmış bir önderliktir. Hep söylendiği gibi, önderler atanmazlar önderlik kazanılır. Bu sıfata sahip olmak, hayatın içinde yüzlerce düşünceyi, davranış biçimini sabır ve kararlılıkla geliştirip, ortaya tarih yazan bir devrimci çıkarmaktır. Yoldaşımızın yaptığı gibi...

İstanbul öğrenci gençliğinin akademik demokratik mücadelesini ve anti-faşist, anti-emperyalist tavrını örgütlü bir güce dönüştürecek olan İYÖKD’ün (İstanbul Yüksek Öğrenim Kültür Derneği’nin) kuruluş ve mücadele süreci, aynı zamanda Dursun Karataş yoldaşımızın İstanbul devrimci gençliğinin önderi konumuna yükselmesi sürecidir. Yönetici özelliği ve militan yapısıyla hem güven duyulan, hem önerilerine, düşüncelerine kulak verilen bir isimdir artık. “Dayı” diye anılmaya başlanması da bu sürece denk gelir. Gerek İYÖKD’de, gerekse de kaldığı Elazığ Yurdunda bir çok yeğeni vardır ve onlar doğal olarak Dayı demektedirler yoldaşımıza. Ama bu hitap giderek yaygınlaşır ve onun adının önüne geçer. Dayı kelimesi, artık onun nezdinde bir hısımlık değil, kelime anlamının ötesinde yoldaşlığı, ona duyulan saygıyı, güveni ifade eden bir sıfata dönüşecektir. Dayı, her koşulda sırtını yaslayabileceğin, her koşulda güvenebileceğin ve gösterdiği hedefe gözü kapalı gidebileceğin bir simge isimdir artık.

THKP-C’nin bir geleceğinin olup olmayacağı, tarihin
o günkü sorusudur:

Cevap Dursun Karataş’tır!

THKP-C’yi büyük bir içtenlikle sahiplenen Dev-Gençlilerin gelişen mücadelesi, yeni örgütlenmeleri gerektirmektedir. Dursun Karataş yoldaşımızın önderliğinde şekillenen Kurtuluş Grubu, o gün bu ihtiyaca cevap vermeye yönelik atılan adımlardan biridir. Karataş, bu grubun oluşumundan itibaren, İstanbul’da sadece gençlik içinde değil, hayatın her alanında yürütülen anti-faşist mücadelenin önderi konumuna yükseldi. Dev-Gençliler artık hayatın her alanında grevlerde, gecekondu direnişlerinde, memurların, yer yer köylülerin eylemlerinde aktif olarak yer alıp bu mücadeleyi yönlendirmeye çalışırken, yoldaşımız, tüm bu eylemlerin, faaliyetlerin örgütleyicisi, önderi, bizzat pratikte uygulayıcısı olarak giderek yetkinleşmeye, olgunlaşmaya, siyaset ve yönetme sanatını öğrenmeye başladı.

Ülkenin dört bir yanında mücadele eden Dev-Gençlilerin, THKP-C potansiyelinin birleşmesi, tüm militanların ortak arzusuydu. Mücadelenin ihtiyaçları da böyle bir örgütlenmeyi gerektiriyordu. İşte bu çerçevede 1977’de Dursun Karataş ve beraberindeki yoldaşlarının da içinde yeralmasıyla Devrimci Yol oluşturuldu. Devrimci Yol Bildirgesi etrafında birleşilirken amaç, THKP-C çizgisi doğrultusunda ideolojik netliğin sağlanması ve partinin yaratılmasıydı. Ancak Devrimci Yol, bu hedeflerin platformu olamadı. Çünkü bu yapı içindeki Ankara hizbi, THKP-C’ye sahip çıkıyor görünürken, pratikte buna uygun örgütlenmelere yönelmiyor, kadrolara kendi sağcı anlayışlarını empoze ederek partiyi değil fakat kendi hizip örgütlenmelerini gerçekleştiriyordu. Bu süreçte, Dursun Karataş tarafından Ankara hizbi yöneticilerine gerek çeşitli yazılarına, gerekse de pratiklerine yönelik yapılan eleştiriler, çoğunlukla geçiştirildi, sürecin tartışılması yerine Dursun Karataş nezdinde İstanbul’daki militan devrimci örgütlenmeyi tasfiye hesapları yapıldı. THKP-C ideolojisinin ve devrimci örgütlenmenin tasfiyesine izin verilemezdi. Tasfiyeciler, tasfiye edilmeliydi. İşte o anda yoldaşımız Dursun Karataş’ın aldığı karar, ülkemiz devrim tarihinin en önemli kararlarından biri olurken, onun, onyıllar boyu Türkiye devrimine damgasını vuran tarihsel rolünü de belirlemiş oluyordu. THKP-C ideolojisinin sürdürülmesi ve partinin yeniden yaratılması görevi artık başkalarına bırakılamazdı. Dursun Karataş yoldaşımız, işte o tarihsel kesitte, bu ağır yükü omuzladı.

Onun belirleyici inisiyatifi ve önderliğiyle, THKP-C’yi savunan kadrolar, 1978’de Devrimci Yol tasfiyeciliğini mahkum ederek Devrimci Sol’u kurdular.
Artık ülkemiz sınıflar mücadelesinde yeni bir siyasi hareket vardı.
Bu siyasi hareket, devrim mücadelesini THKP-C çizgisinde geliştirerek, önüne partiyi yaratma hedefini koyarak, anti-faşist anti-emperyalist mücadelede Kızıldere manifestosunun yolunu izleyerek, yeni gelenekler yaratacak, kısa sürede dosta da düşmana da kendini kabul ettirecekti.

Türkiye devrim tarihinde, kısa sürede bu kadar hızlı bir gelişim sağlamış, kendi ayakları üzerinde durarak böylesine kökleşmiş ve kalıcılaşmış bir başka “ayrılık” yoktur. Dursun Karataş yoldaşımızın önderliği, bu devrimci ayrılığı gerçekleştirecek cüretinde, siyasi kavrayışı ve öngörüsünde, yeni bir hareketi örgütlemekteki ustalığındadır. Onun önderliğini, kazanılmış bir önderlik yapan belirleyici süreçlerden biri de budur.

Dursun Karataş olmak, bir hareketi “Umudun Adı” haline getirebilmektir.

Devrimci Sol’un siyasi arenaya çıktığı 1978 yılı, resmi ve sivil faşist terörün alabildiğine boyutlandığı bir dönemdi. Devrimci Sol’un kuruluşundan kısa bir süre sonra da sıkıyönetim ilan edilecek ve hareket, örgütlenmesini bu koşullar altında gerçekleştirmek zorunda kalacaktı. İşte bu zorlu koşullarda, onun önderliğinde revizyonizmle, oportünizmle, THKP-C çizgisindeki sağ ve sol sapmalarla araya kalın çizgiler konuldu. Ki yoldaşımızın, Dayımızın en önemli özelliklerinden biridir bu. Yaşamı boyunca, ayrım çizgileri hep net ve kalın olmuştur. Onda hiçbir konuda muğlaklık yoktur. Devrimci çizgiyi belirsizleştiren her düşüncenin, her pratiğin düşmanı olmuştur.

Yaklaşık iki yıl gibi kısa bir süreçte Devrimci Sol, ülkemizin sayılı siyasi hareketlerinden biri haline gelip kitleler nezdinde bir umut yaratmaya, pratiğiyle sola yön vermeye başlarken, ülkemiz 12 Eylül 1980 faşist darbesiyle yeni bir sürece girdi...

Önder yoldaşımız, cuntaya karşı savaşın daha ilk döneminde tutsak düştü. Dışarıda mücadele, onun şekillendirdiği anlayış temelinde sürdürülürken, o artık mücadelenin yeni bir cephesindeydi. Ve hapishaneler cephesinde de, 12 Eylül cuntasına karşı direniş politikalarının oluşturulmasında, direnişlerin fiilen örgütlenmesinde önderlik misyonunu sürdürdü. Türkiye hapishaneleri onun önderliğinde başeğmez bir direniş pratiğine, büyük kahramanlıklara tanık oldu. Bir çok siyasi hareketin anlı şanlı yöneticileri, tüm teorik birikimlerini(!), direnmemenin teorisini yapmak için kullanırken, o yoldaşlarıyla birlikte direnişin teorisini ve pratiğini geliştiriyordu.

1984’te Tek Tip Elbise dayatmasına karşı başlatılan Ölüm Orucu, bu direnişin doruk noktalarından biridir ve o dorukta, yine önder yoldaşımız vardır. Açıklanan ilk ölüm orucu ekibinde, yani savaşın en ön mevzisinde yoldaşlarıyla ölüme yatanların içindedir. 75 gün süren ölüm orucunun sonunda, üç Devrimci Sol kadrosu (ve TİKB’den bir siper yoldaşımız) şehit verilmiş, Dayı ve diğer direnişçiler bir deri bir kemik kalmış ve fakat tarihe, Türkiye devrimi için ilklerden biri olan bir direniş yazılmıştır.

Bir hareketi umudun adı haline getiren destan, onun önderliğinde sayfa sayfa büyüyordu işte.

Yoldaşımız Dursun Karataş’ın önderlik tarihi, onun “ilk”lerin öğretmeni, komutanı olduğunu gösterir bize. Faşist Teröre Karşı Silahlı Mücadele Ekipleri’nden Silahlı Devrimci Birlikler’e, ölüm oruçlarından oligarşinin kürsülerindeki Savunma’ya, kuşatılan üslerdeki “teslim olmama” geleneğine uzanan tarihte, ilk’lerin politik ve fiili önderidir.

15 Mart 1982’de başlayan 1243 devrimcinin yargılandığı Devrimci Sol Ana Davası da bu ilklerden biridir ve tarihseldir. Yoldaşımızın bu mahkemede tüm oligarşik düzeni itham eden görüntüleri, bu davanın siyasal özeti olarak tarihi bir simge gibidir ve o simge, kolektif bir çalışmanın ürünü olan ve onun da her satırına emeğini kattığı “HAKLIYIZ KAZANACAĞIZ” başlıklı savunmayla bütünleşmiştir. O, 1753 sayfalık Haklıyız Kazanacağız başlıklı savunmayla kürsüye çıktığında, herkes o anın tarihsel bir an olduğunun farkındaydı. Orada, Türkiye devriminin yolu bir kez daha açıklandı, devrim iddiası halkımız ve tarih önünde pekiştirildi. İddianın ve kararlılığın altındaki ilk imza, onundu.

Önder yoldaşımız, 1989 Ekiminde bir özgürlük eylemiyle tutsaklığına son verdi ve sıcak mücadele içinde yeniden görevlerinin başına geçti. Dayı, Devrimci Sol Davası’nda okunmak üzere bir dilekçe bırakmıştı hapishaneden giderken, şöyle diyordu orada: “Özgürlük kimseye bahşedilmez, kazanılır. Biz özgürlüğü kazanma savaşının içinde olacağız.” Firarın hemen ardından oligarşi “vur” emirleri çıkardı hakkında. Fakat o vur emirleriyle aranırken, ülkede yeni bir atılım sürecinin hazırlıklarıyla meşguldü.

Şehitlikler ve ihanetler arasında ilk hedefimize
-Partiye- ulaşırken, kılavuzumuz oydu yine

Yoldaşımızın hareketimize fiilen önderlik yapmaya başlamasıyla “Yolun neresindeyiz?” sorusuna cevap bulmak üzere değerlendirmeler yapıldı, yeni kararlar alındı ve onun önderliğinde, tarihimize “Atılım süreci” olarak geçen süreç başlatıldı. “Daha hızlı koşmalıyız” şiarıyla başlatılan bu sürecin, dünya ölçeğinde politik bir önemi ve etkisi oldu; ülkemizde yayılan reformizme, derinleşen legalizm bataklığına karşın silahlı mücadele yükseltiliyor, tüm dünyada karşı-devrim rüzgarları eserken sosyalizm bayrağı daha yukarı kaldırılıyordu. Emperyalizmin estirdiği karşı-devrim rüzgarı, işbirlikçi faşist diktatörlüklerle uzlaşma modası, karşısında Türkiye Marksist-Leninist hareketini buldu. O hareketin önderinin adı, Dursun Karataş’tı. O, emperyalizme karşı dünya çapında önemi olan bu ideolojik direnişin ve devrimde ısrarın temsilcisi olarak bu dönemden itibaren emperyalizmin ve oligarşinin daha fazla hedefi haline gelecekti.

Silahlı mücadeleyi yükselttiğimiz ve yaygınlaştırdığımız, halkın adalet özlemlerine cevap olduğumuz yaklaşık 2,5 yıllık bir süreçte Hareketimiz, “partinin arifesindeyiz” diyebileceği bir noktaya geldi.

Bu süreçte büyük bedeller de ödedik. 12 Temmuz 1991 ve 16-17 Nisan 1992’de gelişen operasyonlarda Niyazi Aydın, Sinan Kukul ve önderimizin eşi Sabahat Karataş gibi Merkez Komite üyelerimizi şehit verdik. Bunlar büyük kayıplardı bizim için. Bu operasyonlarda kendisi de tehlikelerle yüz yüze kalan önder yoldaşımız, görevlerini kararlılıkla sürdürerek, katliamlar sonrasında oluşabilecek her türlü olumsuzluğun karşısına çıkarak, kadro ve savaşçılarımıza savaş gerçeğini yeniden kavratarak, hareketimizi daha güçlü bir şekilde ayağa kaldırmayı bildi.

Hareketimiz onun önderliğinde gelişimini sürdürürken, 13 Eylül 1992’de, yurtdışındaki merkezi üssümüzde, darbeci bir ihanet çetesi, önderimize alçakça saldırıp, onu tutsak ettiler...

Hareketimizde ağır tahribatlar yaratan darbe ihaneti onun önderliğinde altedilip, hemen her şey yeniden yaratılarak, yürüyüşümüz sürdürüldü. Onun güçlü iradesi, şaşmaz öngörüsü ve isabetli politik kararları, işte bu süreçte önümüze partileşme görevini koydu.

Bu görevi yerine getirmek için, hareketimizin önder kadrolarının katılımıyla, 30 Mart 1994’te Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Kuruluş Kongresi toplandı. Devrimci Sol, kongrede devrim yürüyüşünü Devrimci Halk Kurtuluş Partisi (DHKP) olarak sürdürme kararı aldı ve yoldaşımız Dursun Karataş, DHKP Genel Sekreteri olarak seçildi. Şehitlikler ve ihanetler arasında bizi ilk hedefimize, Partiye ulaştıran önderimiz olarak bu görev, bu onur tartışmasız olarak onundu elbette. Yoldaşımız 14 yıldır bu görevdeydi ve son anına kadar da bu görevini sürdürdü.

Önderimizi de şehitler kervanına kattık;
Onun adı artık bizim andımız, mirasımız,
bayrağımızdır.


Bu bayrağın adı, umudun adı, 1994’ten itibaren DHKP-C oldu. Umudun adı, önder yoldaşımızla özdeşleşti. Savaşımız, önder yoldaşımızın dört kelimede özetlediği gibi, düşman sınıflar altedilinceye kadar sürecek.

Partimizin kuruluşundan bu yana, oligarşik diktatörlüğü sarsan eylemlerde, 1996 ve 2000-2007 ölüm orucu direnişlerinde, yoksul gecekondu halkının örgütlenmesinde ve mücadelelerinde, işçinin, köylünün, memurun mücadelesinde, gerillanın ülkemizin dağlarında attığı her adımda, onun emeği, inancı, coşkusu vardı. Çünkü o hayatın hep içindeydi. O, hayatı her yanıyla örgütleyendi. Onun için küçük büyük sorun ayrımı yoktu. Devrime dair her şey, küçük ya da büyük, onun ilgi alanındaydı.

Ülkemiz ve dünyanın yakın tarihinin en büyük ve sarsıcı direnişi olan 2000-2007 Büyük Direnişini göz önüne getirmek yeter bunu görmek için. Alnına kızıl bantlarını bağlayıp and içen direnişçilerin son sözü ve bedenlerini tutuşturup ateş çemberine giren feda savaşçılarının ilk sözü hep aynıdır:

“Yaşasın Önderimiz Dursun Karataş!”.
Önderimiz hep yaşayacak!


(Yukardaki öz geçmiş bilgileri, 11 Ağustos 2008 tarihli, 39 No’lu Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Bülteni’nden alınmıştır.)
boby sands isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 31.Ağustos.2011, 19:26   #4
 
Apé Che - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Apé Che
İŞÇİ...
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 13.Temmuz.2007
Üye No: 4
Mesajlar: 8,185
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 6,390
2,074 Mesajına 5,896 Teşekkür Aldı
Standart

Liste dizaynı mükemmel yapılmış.

Mahir Çayan'ı ve Dayı'yı listede harf sırasına konması ayrı bir güzellik. Keşke hiçbiri şehit olmasaydı ve bu listelerde yapılmasaydı

Diğer Devrimci örgütlerinde böyle çalışmaları vardır mutlaka. Şehitlerimizi unutmama adına.


______________________________________________________


TARİHTE ZORUN ROLÜNÜ EN DOĞRU OLARAK KAVRAYARAK DEVRİMCİ ŞİDDETİ PROLETARYANIN HİZMETİNE ÖRGÜTLÜ OLARAK VERENLERİZ.

Bu büyük devrimci komünistin çalışma biçimini zamanımızın sınıflar mücadelesine en uygun ve en doğru cevabı olarak kabul ettiğimiz için BİLİMSEL SOSYALİZMin kurucuları tarafından da tastik edildiği için

Bizler
BLANQUİST Devrimci Komünistleriz !




Apé Che isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01.Eylül.2011, 18:33   #5
 
devrim_cayan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
devrim_cayan
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 01.Eylül.2011
Üye No: 38081
Mesajlar: 21
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

ozgurluk.org sitesi zaten bir arşiv zenginliğidir her konuda...
Ama size tavsiyem internet yasakları konulmadan önce yazılan her şeyi bilgisayarınızda depolamanız hatta yazdırıp dosyalamanız.
devrim_cayan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04.Eylül.2011, 19:41   #6
 
boby sands - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
boby sands
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 23.Aralık.2010
Üye No: 33359
Mesajlar: 303
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1
4 Mesajına 16 Teşekkür Aldı
Standart



SABAHAT KARATAŞ

Şehit Düştüğü Tarih: 17 Nisan 1992

Şehit Düştüğü Yer: Çiftehavuzlar İstanbul

Doğduğu Tarih: 1953

Doğduğu Yer: Nusaybin


16-17 Nisan 1992’de İstanbul polisinin kentin bir çok semtinde aynı anda geliştirdiği bir operasyon sonucu 11 Devrimci Sol kadro, savaşçı ve taraftarı, bulundukları üslerde direnerek, çatışarak şehit düştüler. Onlardan biri de Çiftehavuzlar’da katledilen Sabahat Karataş’tı.

14 YILI YERALTINDA GEÇEN, BAŞARILARLA DOLU
22 YILLIK DEVRİMCİ YAŞAM


Yoksul bir Kürt ailesinin kızıydı. Çocukluğu Nusaybin ve Diyarbakır'da geçti. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü mezunu. 1976'ya kadar İYÖKD (İstanbul Yüksek Öğrenim Kültür Derneği) içinde çalıştı. Yaşamının bu döneminde bir yandan fabrika işçiliği yapar, işçilerin örgütlenmesi için çalışırken, diğer yandan da öğrenci gençlik içindeki çalışmalarıyla militan bir DEV-GENÇ'li olarak herkesin sevgi ve saygısını kazandı. 1976'da bir grup arkadaşıyla birlikte DKD'yi (Devrimci Kadınlar Derneği) kurdu ve bu derneğin yönetim kurulunda görev aldı. Bu dönemde kısa bir süre öğretmenlik yaptı. Gecekondularda, fabrikalarda emekçi kadınların örgütlenmesi çalışmalarını yürüttü.

Devrimci Sol'un oluşumuyla birlikte yeraltı örgütlenmesine geçti ve bu alanda aktif görevler üstlendi. Bu aşamadan sonra "Sabo" artık örnek bir yeraltı elemanıydı, savaşçısıydı.

12 Eylül sonrası faşist cuntanın tüm saldırıları, yenilen darbeler onu sarsamadı. Geri çekilme, karamsarlık, bireysel kaygılar vb. onun kişiliğine yabancı duygulardı. Gecekondularda kitle çalışmaları yürüttü, halkın önderi oldu.
İstikrarlı, kararlı tutumu ve durmak-yorulmak bilmeyen çalışmalarıyla 1982 yazından itibaren sorumlulukları artmaya başladı ve 1983 başlarında Devrimci Sol Merkez Komitesine seçildi. Bu dönem, mücadelenin ihanete, kaçışlara, yılgınlık ve karamsarlık rüzgarlarına, olanaksızlıklara karşın yürütülmek zorunda olduğu bir dönemdi, ama Sabo tüm bunların karşısında yıkılmaz bir duvar olmayı bildi. Olanaksızlıklara karşın mücadelenin sürmesi gerektiğini yaşamıyla çevresine öğretti, kanıtladı. Ama hiçbir zaman "bana ne" demedi "ben" demedi.

Sağlığı iyi değildi Sabo'nun, ağır sağlık sorunları vardı. Ama o, bunları hiç dikkate almadan, var olan tüm enerjisini sonuna kadar mücadelenin geliştirilmesi için kullandı. Öyle ki, sokaklarda bayıldığı günler oldu, ama o, bir tek gün bile "dinleneyim" demedi, "hastayım" demedi.

Evet, Sabo bir devrim emekçisiydi, büyük-küçük demeden her işe koşturdu. Devrimcilik dışında bir yaşamı yoktu ve devrimciliği içselleştiren bir yeraltı örgütünde ciddiyetin en gerekli özellik olduğunu üst boyutta kavrayan bir devrimciydi.

Sabo iyi bir kitle örgütçüsüydü. Konuştuğu herkesi kısa sürede etkiler ve devrimci mücadeleye kanalize ederdi. İstanbul'un gecekondu emekçileri onu çok iyi tanırdı. Sabo onlar için fedakar, çalışkan bir devrimci, teklifsiz gelen bir dosttu. Bir gece bir yoldaşının evindeyse, ertesi gece bir gecekonduda siyasi gelişmeleri onların anlayacağı bir şekilde konuşan, onlardan biri olan dostları, yoldaşları olurdu.

İstanbul sokakları çok iyi tanırdı Sabo'yu. Bu sokakları karış karış bilen Sabo, onlarca kez peşindeki işkencecileri atlatmış, sokaklarla bu dostluğu sayesinde onlarca takip ve kovalamacadan hep başarıyla çıkmıştır. İlkeli, kurallı, disiplinli ve liberalizme düşman kişiliğiyle bu yaşam tarzının ustası oldu. İlkesiz, kuralsız, disiplinsiz davranışlara ve bunlara karşı gösterilen liberalizme kesinlikle taviz vermedi. Yanlış bulsa da alınan karara mutlaka uyan bir disiplin anlayışına ve bu yanlışı en amansız ve acımasızca eleştiren, düşüncesini ve sözünü saklamayan ilkeli bir kişiliğe sahipti.

Defalarca kurulan karakollara düştü, bekleyen işkencecilerle burun buruna geldi, ama her seferinde soğukkanlılığı ve ustalığı ile kurtulmayı becerdi. 22 yıllık devrimci yaşamı boyunca bir kez olsun düşman eline geçmedi. Sabo'nun hiç yakalanmaması, her şeyin önüne kendini koyduğundan değildir. Her an sokakta, her an çalışmanın içindeydi, başındaydı, ama her şeyi kurallara uygun ve disiplin içerisinde yaptı ve bu yüzden efsane oldu. Bugün bile faşizm onun ne yaptığını, nasıl ve nerede çalıştığını çıkaramıyorsa, hatta kimliğinden bile emin olamıyorsa, bu onun kişiliğini belirleyen özelliklerinden dolayıdır.

Onlarca kişi vardır, "Beni o yetiştirdi." demenin gururunu yaşayan.

Onlarca kişi vardır, hiç kimseyle konuşamadığı konulara Sabo'nun çözüm bulmasını isteyen.

Sabo yoldaş evliydi ve bu konuda da devrimciler için örnek bir ilişkinin yaratılmasında pay sahibi oldu. Onun evliliği sevgiydi, vefaydı, ama bu devrimci yaşamla yoğrulmuş, en yüksek ve en yoğun ifadesini bu yaşam içerisinde bulan bir sevgi ve vefaydı. Özel yönü konusunda da o denli titizdi ki, onunla çalışan birçok insan ancak şehit düştükten sonra burjuva basının kopardığı yaygaranın sonucunda kimliğini, evliliğini ve kiminle evli olduğunu öğrenebilmiştir.

Son olarak, Devrimci Sol Merkez Komitesi Üyesi, şehir SDB'leri ve bir kısım örgütlenmelerden sorumlu idi.

O yaratacağımız toplumun yeni insanının örnek bir tipidir.

İhanet, kaçış, teslimiyet, kuralsızlık, ikiyüzlülük karşısında boyun eğmezlikle biçimlenen bir yaşam ancak Sabo gibi bitirilebilirdi.

"Hiçbir zaman, hiçbir koşulda beni direnmeden teslim alamazlar." diyordu ve dediğini yaptı.

Evet Sabo yoldaş, sen yine görevini en iyi biçimde yaptın.

22 yıllık dolu dolu geçen, hep hızlı koştuğun, lekesiz, pürüzsüz ak bir kağıt gibi olan devrimci yaşamınla ve örnek direnişinle bizlere büyük bir armağan bıraktın. Her zaman örnek alacağımız, örnek bir önder, örnek bir kadın devrimci, örnek bir devrimci eş, kısacası her yönüyle örnek bir devrimci oldun. Bir elde silah, bir elde zafer işaretiyle, Eda ve Taşkın yoldaşlarla birlikte yarattığınız direniş, devrim tarihimizin önemli bir parçası olarak bilinçlerimize kazındı.

17 Nisan 1992 günü saat 7.25'te direniş destanları yaratarak şehit düşen Devrimci Sol Merkez Komitesi Üyesi Sabo yoldaşı unutmayacağız, unutturmayacağız.


16-17 NİSAN DİRENİŞİ

YER: İstanbul, Sahrayı Cedit, Erenköy, Üstbostancı, Çiftehavuzlar
TARİH: 16-17 Nisan 1992


16-17 Nisan 1992 Çiftehavuzlar
DEVRİMİN BAYRAĞI DALGALANIYOR
ÖLÜME İNAT

16 Nisan... Gün bitmek üzere... Biten gün devrimin zaferiyle sonuçlanacak bir çatışmanın başlangıcına tanıklık ediyor.

İstanbul'un tüm işkencecileri, tüm infaz mangaları sokaklarda; Sahrayı Cedit, Erenköy, Üstbostancı ve Çiftehavuzlar kuşatılmış.

Üstbostancı'da Sinan Kukul, Şadan ve Arif Öngel direniyorlar katiller sürüsüne karşı. Teslimiyet yok Üstbostancı'da. Çatışarak kuşatmayı yarmaya çalışıyorlar.
Katiller sürüsü Erenköy'de de Ahmet Fazıl Özdemir, Hüseyin ve Satı Taş'ın sloganlarıyla, marşlarıyla karşılaşıyorlar. SDB'ler komutanı Fazıl ve yoldaşları 16-17 Nisan direnişini örüyorlar inançları ve cesaretleriyle.

Kozyatağı'nda Ayşe Gülen'le Ayşe Nil Ergen, katillere karşılarında teslim olan bir devrimci görme mutluluğunu tattırmıyorlar.

Ve direniş Çiftehavuzlar'da doruğa çıkıyor, bayraklaşıyor. 17 Nisan bir operasyondan doğan direniş destanının adı olarak kazınıyor tarihe.
Operasyon polis telsizlerinden ilk olarak 21.30'da duyuluyor. Açık bir belirtme değil bu. Ama yine de "birşeyler" olduğu belli. Basın bölgeye akıyor.
Çiftehavuzlar bölgede en son kuşatılan üs.

Saat 23.00 sıraları... Hemen her operasyonda, her kuşatmada olduğu gibi, yollar sokaklar kesiliyor. Halk evlerine hapsediliyor. Ve bir katliam daha, bir direniş daha polis açıklamalarının klasik kalıpları içinde boğulmaya çalışılıyor.
Ama öyle olmuyor Çiftehavuzlar'da. Direniş saat saat, an an tüm ayrıntılarıyla kalıyor tarihe. Düşmanın, düşmanın devletinin o güne kadarki direnişlerden halka, devrimcilere ulaşmasını önlemeye çalıştığı o inancın, coşkunun, bağlılığın gücü tüm görkemiyle yayılıyor Çiftehavuzlar'dan.

Çiftehavuzlar'da Karasu Apartmanı'nın 12. katındaki kuşatılan üste Devrimci Sol Merkez Komitesi Üyesi Sabahat KARATAŞ ve yoldaşları Eda YÜKSEL ve Taşkın USTA vardır.

Kuşatmanın daha ilk anlarında Sabahat Karataş telefonun ahizesine uzanır ve tuşlara basar. Aranan TAYAD Başkanı Gülten Şeşen'dir. Soğuk kanlıdır Sabo, sakin, güçlü.

- Merhaba. Evimizi sarmış durumdalar. 30 dakika oldu. Ben ve iki yoldaşım varız. Yarım saattir oyalıyoruz. Tüm belgeleri banyoda yaktık. Bir çöp bile bırakmadık. Biraz sonra ateş etmeye başlarlar. Çatışacağız. Niyazi'lerin, Apo'ların, Haydar'ların yanına gideceğiz. 12 Temmuz şehitlerinin yanına gideceğiz.

Hemen arkasından Eda alır bu kez ahizeyi.

- Bizler Devrimci Sol savaşçıları olarak Türkiye halkları için şehit düşeceğiz. Bizler çok iyiyiz. Çok sakiniz. Kızıldere'de, 12 Temmuz'da ölümü gülerek kucaklayan yoldaşlarımız gibi, biz de ölümü gülerek, çarpışarak karşılayacağız.


Soğukkanlıdırlar.

Bulundukları üssü kuşatan ağır silahlarla, bombalarla donatılmış yüzlerce polisin biraz sonra saldıracağını bilmektedirler. Panzerler, ekip otolarıyla doludur tüm çevre. Uzun namlulu silahlar üzerlerine çevrilidir. Yani ölüm, eşikte bile değildir artık, eşiği aşmıştır. Ama yine de soğukkanlıdırlar.

Can telaşı yoktur onlarda.

Kuşatmayı fark ettikleri anda, saldırıya karşı barikatlarla güçlendiriyorlar üslerini. Ve bir yandan da yoldaşlarının güvenliğini koruma çabası içindedirler.... Kuşatmanın yarım saati dolarken, Karasu Apartmanının 12. katının penceresinden yoğun bir duman çıkmaya başlıyor. Herkesin gözü o pencerede şimdi..

Biraz sonra Eda geliyor pencereye:

- Lağım fareleri, size bir çöp bile bırakmadık...

Katiller sürüsü ilk yenilgisini almıştır. Morallerini küfürlerle yükseltmeye çalışıyorlar.

Kuşatılmışlardı.

Biraz sonra öleceklerdi.

Ama onlar hala diğer yoldaşlarını düşünüyorlar.

Saat 00.20... Telefonda Sabo konuşuyor; soruyor:

- Sinan'dan haber var mı? Sinan'ı sorun, haberleri açın, dinleyin. Haber almaya çalışın...

Saat 01.20
- Sinan'dan haber var mı? Telefon ettiniz mi? Haberleri dinlediniz mi? Sinan'dan bahsediyorlar...

Saat 02.30
- Sinan'ın öldüğünü söylüyorlar. Lütfen bana haber getirin.
- Amcabeyimi sorun...

Ölüm karşılarında. Kaygıları kendileri için değil, yoldaşları içindir. İşte ölüm karşısındaki güçlülüğün, işte ölümün farklı, devrimci kavranışının ifadesidir bu.
Zaman sabaha karşıdır. Ölüm biraz daha yakınlarındadır artık. Biraz daha kucaklamışlar onu.

Bu anda telefonda şunları söyler Sabo:
- Düşünüyorum, yoldaşlarıma yardımcı olmak istiyorum. Zorluyorum kendimi. Nasıl bulduklarını bilemiyorum... Bir günlük olay...

İstanbul'un caddeleri, sokaklarıyla dosttu Sabo. Cuntanın o güç yıllarında kurulmuştu bu dostluk. Sonrasında da devam etmişti. 10 yılı aşkındır illegal koşullarda yaşıyordu. İlkeli, disiplinli, kurallıydı. En güç günlerde sahip çıkmıştı harekete. Ve bugünlere ulaşmasında büyük pay sahibiydi. İlkeli, kurallı yaşamıyla yoldaşlarının, örgütünün güvenliği onun için herşeyden önemliydi. Şimdi de yoldaşlarıyla paylaştığı aynı kaygıydı.

Düşünüyorlar. Kendilerini değil yoldaşlarını. Düşünüyorlar, canlarını değil, yoldaşlarının ve örgütlerinin güvenliğini.. Vefa, dostluk, yoldaşlık, bağlılık, ölümden önce geliyor onların kavrayışında.

Kararlıdırlar ve cesur... Kuşatma dakika dakika daralır. Kurşunlar, bombalar daha yakınlarına düşer. Ama korku yaklaşamaz yanlarına, kararlılıkları gerilemez. Tereddüt geçmez yüreklerinden ve beyinlerinden.

İlk telefonlarında "Çatışacağız. Evlerde, sokaklarda, Malatya dağlarında şehit düşen yoldaşlarımız gibi, Hamiyet'ler, Olcay'lar gibi gülerek gidiyoruz ölüme" derler.

"Hoşçakalın. Sizleri, halkımızı çok seviyoruz" der Eda ahizeyi elinden bırakırken...

Saat 01.20'de ateş etmeye başlar katiller sürüsü. Ardından sloganlar duyulur.

- YAŞASIN DEVRİMCİ SOL!

- KAHROLSUN FAŞİZM, YAŞASIN MÜCADELEMİZ!

...

Silah sesleri yoğunlaşır. Katiller sürüsüne sandıklarla cephane taşınır.
02.30'da direniş üssüne çatıdan girmeye çalışır katiller.
- Şu anda üstteler, üstten delmeye çalışıyorlar.

Aynı anda polis telsizinden şu konuşmalar geçiyor:

- Bacadayız. Kestaneleri getirin.

- ... Anlamadım.

- El bombaları ve tahrip kalıpları.

Hazırlıklar tamamlanmıştır. Katiller sürüsünün şefi var bu kez telsizin bir ucunda.

- Sayın 33.10 Emirleriniz

- Kestaneler yanlış yerde kaynayabilir

- Hayır efendim, tam üstündeyiz.

Bombalar patlar birbiri peşi sıra.

Ve aynı anda Eda şöyle seslenir onlara:

- Hadi tanklarınızla, toplarınızla gelin, girin içeri... Ölülerimiz dahi korkutuyor sizi, geceleri rüyalarınıza giriyoruz. Titriyorsunuz korkudan, hadi girin... Unutmayın ki, devrimci adaletimizden kaçamayacaksınız. Yoldaşlarımız cezalandıracak sizi.

Eda ve Taşkın uzun süredir devrimci hareketin bu üssünün kurumlaşmasında görevliydiler. Düzenin nimetlerine uzanabilecek olanakları vardı. Ama onlar devrimi tercih etmişlerdi, sosyalizme, devrime ve devrimci harekete inanıyorlardı. Kurumlaşmasında emekle, sabırla yer aldıkları bu üssü, işte şimdi Sabo'ya birlikte bu inançlarıyla savunuyorlardı.

Kuşatma, çatışma ve direniş sürer. Bombalar teslim alamaz onları. Katiller sürüsüne cephane taşınır yeniden. Telsizlerin şarjları boşalır; Şişli'den, Üsküdar'dan dolu telsizler isterler... Karşılarındaki irade şarjlarını, mermilerini ve morallerini tüketiyor. Çünkü kurşunlarla, bombalarla süren bu çatışma, bir iradeler savaşı aynı zamanda.

- Evet, bacadan gaz vermeye başladılar.. Kapıyı zorluyorlar... Büyük bir gedik açtılar.

Direnişçilerin karşı ateşi yoğunlaşır bu kez.

Üç el tetiktedir, üç yürek direnişte.

Haykırırlar tüm inançlarıyla

- Türk ve Kürt halklarının mücadelesi faşizmi yenecektir!

Düşmanın oyunu bozulmuştur. Katliamlarla yılgınlık yaratmayı amaçlayan oligarşinin hesapları tutmamıştır böylesi bir direniş karşısında. Çünkü geçen her dakika, düşmana sıkılan her kurşun, atılan her slogan devrimin, devrim düşüncesinin, devrimcilerin yenilmezliğinin yeni bir kanıtı olmaktadır.

Bu direniş tüm devrimcilere, yurtseverlere kuşatma altında da olunsa, halk kitlelerine düzenin kofluğunu, devrimci irade karşısında çaresizliğini göstermenin, devrimci propagandanın mümkün olduğunu göstermektedir.
Direniş sürer. Çatışma şiddetlenir.

- Barikatı güçlendirdik. Açamıyorlar. Bir yoldaşımız kolundan yaralandı.
Hiçbir şey ve vücutlarında kurşunlarla açılan yaralar, teslim olmakla ölmek arasında yaptıkları tercihleri milim saptırmaz.

- Bomba kullanacaklar, hazırlanıyorlar. Bizler iyiyiz, sakiniz.

Sınırsızca sakindiler hem de.

Güç onların inancındaydı.

Güç ölümlerinin yükleneceği misyonun bilincinde olmalarındaydı.

Güç halka ve harekete inançlarında, geleceğe, zafere duyulan güvendeydi.
Ölümsüzlüğe inanıyordu onlar.

- Bizler birer kırmızı karanfil olarak ülkenin dört bir yanında açacağız... diyordu Sabo. Ve ekliyordu Eda:

- Devrimci Sol bayrağımız ülkenin her tarafında dalgalanacak.

Saatler akıp gider. Geçen zaman yalnız ve yalnız direnişi büyütmektedir.
Direnişçiler kurşun sağanağı altında pencereden sosyalizmin bayrağını, devrimci hareketin orak-çekiçli bayrağını dalgalandırırlar.

Saat 06.00 sıralarıdır.

Açılan bayrak bir meydan okumadır ölüme ve oligarşiye.

Bayrağı kurşun yağmuruna tutar katiller.

Ama bayrak ölmez, öldüremezler onu.

Orak-çekiçli bayrakla tamanlanan direnişin o anki tablosu katiller sürüsünün yenilgisini ilan etmektedir adeta.

Dalgalanan sosyalizmin bayrağı altında sürmektedir açık çatışma.

Sabaha karşı gelişmeleri aktarmaya da devam eder Sabo.

- Kolumdan yaralandım. Kurşun girip çıktı. Ama ateş edebiliyorum. Banyo duvarını bombayla açmaya çalışacaklar.

Katiller sürüsü başını bir direniş üssüne çarpmıştır. Kapıya, tavana yan duvarlara koşturup dururlar.

- Tam açamadılar, orayı yeniden sağlamlaştırdık. Çok sakiniz, çok iyiyiz. Kanımızın son damlasına kadar çarpışacağız.

Zafer direnenlerindir. Her sözcükleri, her haykırışları bunu kanıtlar. Tekrar tekrar vurgularlar bunu. Saat 07.00'ye yaklaşmaktadır.

- Tankınızla, topunuzla gelin korkaklar.

- 12 Temmuz'larda, Malatya dağlarında yoldaşlarımız nasıl gittilerse ölüme, biz de öyle gidiyoruz.

16 Nisan'da başlayan kuşatma ve kuşatmayı kendi çemberine hapseden direniş 17 Nisan'da da sürer. Gün ağarmıştır artık. Direnişçiler yaralıdır. Sabo kolundan, sonra bacağından yara alır. Ne ki, silahları ve sloganları susmaz yine.

Saat 07.00 sıralarında bayrağın hala asılı durduğu percerede zafer işaretleriyle Sabo ve Eda görünür. Bir destanın en mükemmel tablosunu çizmektedirler adeta... Sabahı, yeni doğan günü, sosyalizmi, devrimci hareketi, önderliğini ve yoldaşlarını selamlarlar son kez. O duru sesleriyle bir kez daha seslenirler pencereden.

- Halkımız, sizin için ölüyoruz.

Bu görüntüyü hiçbir güç tarihten silemeyecektir artık.

Yaralıdırlar. Direnişlerinin an an tarihe kaydedilmesine aracılık yapan telefona çok sık gelemezler şimdi.

- Kapıyı bombayla açmak için hazırlık yapıyorlar. Telefon kapının yanında olduğu için gelemiyoruz. Artık arkaya çekiliyoruz... Giriyorlar...

Düşman önlerindedir ölüm kusan silahlarıyla. Ölümle aralarında yalnızca bir adım, yalnızca dakikalar, belki saniyeler kalmıştır. Son sözlerini haykırır telefonda Sabo; her şey olağanüstüdür.

- Ellerimizde silahlarımız, dillerimizde sloganlarımızla karşılıyoruz ölümü. Eşime, önderime, Devrimci Sol önderine bizzat selamlarımı iletmeni istiyorum. Tüm yoldaşlarıma selamlarımızı iletmeni istiyorum. Hoşçakalın.

Evet, sözler, sözlerdeki cesaret, sözlerdeki irade, sözlerdeki inanç olağanüstüdür. Olağanüstü bir sözcüktür o anda dillerinde dökülen "Hoşçakalın"

Hiçbir sözcüğün sahip olamayacağı bir derinliğe, hiçbir sözcüğün yüklenemeyeceği bir güce sahipti bu yalın tek sözcüklük "hoşçakalın" vedası.

Ama asla olağanüstü görmediler direnişlerini. Olması gerekeni, olağan bir görevi yerine getirircesine sade ve kararlıydı her şey.

İlk değiller. İlk olduklarını düşünmediler hiç.

"Yaşasın Kızıldere"ydi en sık attıkları sloganlardan biri... Kızıldere'de yanan meşalenin aydınlattığı yoldaydılar.

"12 Temmuz'da ölümü gülerek kucaklayan yoldaşlarımız gibi..."

"Malatya dağlarında şehit düşen yoldaşlarımız gibi..."

"Hamiyetler, Olcaylar gibi... "
diyorlardı.

Ve onlar gibi gülerek, çarpışarak gittiler ölüme.

Gelenekte güçlü bir halka oldular.

Geleneğin ilanı oldular halka ve dünyaya.

Bayrağı oldular geleneğin.

17 Nisan katliamından "ölen ama yenilmeyen, umut ve güven sağlayan, geleceği aydınlatan bir tavır, bir direniş" doğdu. Hemen 17 Nisan'ı izleyen günler de bunun tanığı ve kanıtı olacaktı zaten. Yılgınlık ve demoralizasyon bekleyenler 16-17 Nisan'ın yarattığı büyük coşku ve mücadele potansiyeliyle karşı karşıya kalacaklardı.

Çünkü o gün onlar Sabo, Eda, Taşkın ve 16-17 Nisan'ın diğer şehitleri olağanüstü bir sayfa açtılar devrim tarihimize.
Olağanüstülükleri olağanlıklarındaydı.

Bir evden, bir bürodan çıkarcasına sakin yalın "Hoşçakalın" dediler. Halklarına ve yoldaşlarına. Ölüm sıradandı onların karşısında. Bir "hoşçakalın"la karşıladılar onu.

Direnmek asla "olağanüstü" değildi. Olağan olan, olması gereken ve işte o an Çiftehavuzlar'da olandı.

Bunu anlatıyordu işte o yalın sözcük.

Ölümü gülerek kucaklamak, ölümsüzlüğün, sonsuz varoluşun, halkların yüreğinde ve bilincinde hep yaşamanın adımıydı o an.

O adımı attılar cesaret ve inançla. Ve ölümsüzleştiler. Ölümsüzleştiler, bayrak oldular. İnanç oldular.

Bizeydi veda mesajları, bizeydi çağrıları, halka ve bayrağı taşıyacak olanlara...

Ayağa kalk, kalk İstanbul

At üstündeki yorgunluğu ...

Sabahat'ın gür sesiyle seni çağırıyorlar İstanbul

Ve diyorlar ki, yeter, yeter artık, ayağa kalk, kavgaya savaşa gir İstanbul!

(Yukarıdaki anlatım, 29 Mart 1997 Tarihli Halk İçin Kurtuluş’un 23. Sayısında yayınlanmıştır.)
boby sands isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 30.Ekim.2011, 23:15   #7
 
Devsol1978 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Devsol1978
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 30.Ekim.2011
Üye No: 40124
Mesajlar: 2
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Kızıldere: Sönmeyen Ateşimiz
Mahir ve Dayı: Ölümsüz Önderlerimiz
Devrim: Değişmeyen Hedefimiz!
Devsol1978 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07.Temmuz.2015, 07:05   #8
 
ivan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ivan
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 30.Eylül.2014
Üye No: 51206
Mesajlar: 353
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1,359
291 Mesajına 995 Teşekkür Aldı
Standart

Sehitlerimiz

Kavganın alevlidir rüzgarı
Yayılır gider ılık ılık
Dağların başakların üzerinden
Buğday gibi bereketli
Akarsu gibi aydınlık

Kim demiş ölüm var diye bize
Kardeş kardeş atan bu yürek bizim
Bize ölüm yok!
Bu yürek hiç durmayacak!
Bu yürek hiç susmayacak!
______________________________________________________
Anamız amele sınıfıdır, yurdumuz bütün cihandır bizim...
ivan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
ivan Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com