Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Makaleler

Makaleler Makale bölümü

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Demokratik Konfederalizm, Daha İyi Bir Sosyalizm mi
Cevaplar
6
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
413
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 29.Haziran.2018, 14:15   #1
 
Akseymen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Akseymen
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 24.Şubat.2012
Üye No: 42196
Bulunduğu yer: ANTALYA
Mesajlar: 2,990
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 10,048
1,690 Mesajına 4,230 Teşekkür Aldı
Standart Demokratik Konfederalizm, Daha İyi Bir Sosyalizm mi

Abdullah Öcalan’ın tezlerine devrimci-eleştirel bir katkı denemesi

Türkiyeli komünistlerin Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) ile ilişkileri ilkesel olmak zorundadır, konjonktürel değil. Bu çerçevede Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle dayanışma, komünist olmanın “olmazsa olmaz” koşullarından birisidir. Nihayetinde, milliyetler sorununun demokratik çözümünün sadece Türkiye’de değil, tüm Ortadoğu’da sosyalizm mücadelesi için daha iyi koşullar yaratacağının ve bu mücadeleye ivme katacağının bilincinde olan komünistler açısından Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını önkoşulsuz tanımak, KÖH’nin siyaseti, ideolojisi ve pratiğini eleştirel biçimde ele almanın temel şartıdır.

Dayanışma ve eleştiri asla birbirleriyle çelişmezler, aksine ilkesel tutumun çerçevesini oluştururlar. Bu ilkesel tutum aynı zamanda KÖH’nin ikili karakterini de göz önünde tutmak zorundadır. KÖH bir tarafta Kürt ulusunun tüm sınıflarını, yani varlıklı sınıflarını da içeren bir ulusal kurtuluş hareketidir. Ama aynı zamanda kurulduğu günden bu yana daha ileri giden özgürlükçü ve sosyalist talepleri de ifade etmektedir, ki bu nedenle Irak, İran, Suriye ve Türkiye sol güçlerinin bir parçası olarak görülmelidir.

Böylesi bir girizgahı yapışımızın nedeni, Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Konfederalizm” üzerine olan görüşlerine tarihsel maddeci temelde devrimci-eleştirel bir katkı sunmak isteyişimizdir. Gazetemizdeki yer darlığı bu çabaya şüphesiz belirli bir kısıt getirecektir, ama son dönemde Marksist çevrelerce benzer minvalde yayınlanan yazılarla birlikte ele alındığında, anlaşılır olacaktır. Ama eleştirimize başlamadan önce Öcalan’ın düşüncelerinin reel kazanımlarına yer vermeyi ihmal etmek istemiyoruz, çünkü Marx’ın dediği gibi, “kitleleri etkileyen düşünce maddi güce dönüşür”. Burada bilhassa Rojava devriminin kazanımlarını, Öcalan’ın düşüncelerinin nasıl bir etki gücüne kavuştuğunu göstermek için öne çıkarmak anlamlı olacaktır. Rojavalı devrimciler Öcalan’ın düşüncelerine dayanarak Suriye’de, müthiş askeri, siyasi ve ekonomik baskıya rağmen kilit rol oynayacak duruma gelmişler ve kurtuluşçu, demokratik ve sosyal bir alternatifin olanaklı olduğunu ülke sınırlarının ötesine dahi gösterebilmişlerdir.

KÖH aynı şekilde Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’nin kimi bölgelerinde katılımcı-demokratik meclisler ve örgüt içerisinde cinsiyet eşitliğini – kısmen de olsa – gerçekleştirebilmiş ve gerek kendisinin, gerekse de HDK/HDP’nin önemli birer siyasi güç olarak yer edinmesini sağlamıştır. Aslına bakılırsa KÖH Kürdistan’ın dört parçasında da bölgesel ve uluslararası aktörlerin dikkate almak zorunda kaldıkları bir faktör haline gelmiştir. Bununla birlikte Öcalan’ın tezlerinin, sadece KÖH için değil, farklı devrimci güçler için de politikalarına ilham kaynağı olması ve mücadelelerinin stratejik klavuzu haline gelmesi göz ardı edilmemelidir. Öcalan’ın düşüncelerinin Bask ülkesi, Güney Afrika, Kuzey İrlanda ve Latin Amerika gibi farklı bölgelerdeki ulusal kurtuluş mücadeleleri arasında yankı bulması, bunu kanıtlamaktadır.

Konseptin temel yanılgıları

Ancak Öcalan’ın kendisi tezlerinin dogmatikleştirilme ve yüzeysel yorumlanma tandanslarını görmekte, bunları eleştirmektedir. Bu tandansların temel kaynağı içerisinde farklı ve birbirleriyle çelişen liberal, varoluşçu, postmodernist, postpositivist, postmarksist, liberter-sosyalist ve anarşist argümentasyonları barındıran düşüncelerin kendileridir. Örneğin bir tarafta, esas itibariyle baskıcı ve otoriter olarak görülen ulus devletin karşısına, klasik liberal veya liberter düşünce figürlerinin doğal, demokratik toplum anlayışı çıkartılmaktadır. Bunu yaparken sınıf çelişkileri reddedilmekte, en azından önemsizleştirilmektedir. Ancak diğer yandan da kapitalist üretim tarzının karşısına, kooperatifler üzerine kurulu komünal ve ekolojik ekonomi modellerinin çıkartıldığını görmekteyiz. Öcalan bu şekilde, ona göre ulus devlet – sanayicilik – kapitalizmden oluşan “kapitalist moderniteye” karşıt model olarak “demokratik moderniteyi” yerleştirmektedir.

Her ne kadar PKK kendisinin ne Marksist, ne de antimarksist olduğunu ifade etse de, PKK-önderi Öcalan düşüncelerini topladığı “Savunma Yazılarında” – bizce haksız biçimde – hayli sert bir Marksizm eleştirisi yapmaktadır. Buradaki temel sorun Öcalan’ın Marksizm eleştirisinin kaynağının, PKK’nin de içinden çıktığı Türkiye sosyalist hareketinde yaygın olan kaba, dogmatik ve ekonomist, kısmen de kemalist-milliyetçi Marksizm anlayışları olmasıdır. Bu açıdan Öcalan’ın Marksizm eleştirisindeki yanlışlarının Türkiye sosyalist hareketinde yer edinen yanlış Marksizm anlayışının sonucu olduğu söylenebilir. Öcalan 20. Yüzyılın sosyalist ülkelerindeki hatalı gelişmeleri ve salt ekonomist bakış açısını haklı olarak eleştirmektedir, ama eleştirileri genelde görüntülerin yüzeyinde kalmaktan öteye gidememektedir.

Öcalan ve taraftarı olan Kürt aydınları reel sosyalizmin yenilgisini komünistlerin “devlet saplantısına” dayandırmaktadırlar. Bunu yaparken, sosyalizmin ilk denemelerinin son derece zor ekonomik koşullar altında ve iktisadi açıdan gelişmemiş-az gelişmiş ülkelerde gerçekleştirildiğini göz ardı etmektedirler. Halbuki reel sosyalizmin hatalarının, sosyalist demokrasinin bürokratikleşmesinin ve genel gelişme yanlışlarının temel maddi nedenleri burada yatmaktadır, iddia edildiği gibi komünistlerin “ulus devletçi zihniyetlerinde” değil.

Öcalan’ın “devlet, iktidar ve güç ötesinde daha fazla toplum ve daha az devletin olanaklı” olacağına ve “komünal özyönetimlerin aynı anda merkezi hükümetle beraber ve ondan bağımsız şiddet tekelini elinde tutabileceği ve böylelikle verili ulusal devlet sınırlarına dokunulmaksızın ulus devletin aşılabileceğine” dair tezlerini – nihai hedefte devletin sönümlemesini hedefleyen komünistler olarak bunlara sempati ile baksak da – sorgulamak durumdayız.

Kapitalist ulus devletlerin verili koşulları altında, şiddet tekeline dokunmadan ve egemen iktidar ve mülkiyet ilişkilerini esaslı biçimde değiştirmeden, verili devlet sınırları içerisinde “devlet dışı, komünalist, ekolojik-ahlaki özyönetim yapılarının” oluşturulabileceği ve ayakta tutulabileceği iddiası, bir illüzyondur. Kapitalist ulus devletin sınırları içerisinde, komünal ve ekolojik ekonomiyi uygulayan “devlet dışı, ekolojik-ahlaki özyönetimlerin” kapitalist ulus devletle barış içinde yan yana yaşamaları olanaksızdır. Sınıf çelişkilerinin reddedilmesi veya önemsizleştirilerek göz ardı edilmeleri, kapitalist olmayan ilişkilerin ancak kapitalizmin aşılmasıyla kurulabileceği gerçeğini değiştirmemektedir.

Öcalan’ın “demokratik özerklik” üzerine olan komünalist konsepti, genel hatlarıyla ABD’li eko-anarşist Murray Bookchin’in görüşlerine dayanmaktadır. Nitekim bu konsept ilk ciddi imtihanını Kuzey Kürdistan’da vermek zorunda kalmıştı. Anımsanacağı gibi, bizce KÖH’ni ehlileştirme ve eklemleme planı olarak yürütülen “barış sürecinde”, silahların susmasının da etkisiyle 2013-2015 arasında çeşitli düzeyde halk meclislerinin oluşması sağlanmıştı. 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının AKP-Saray-Rejimince boşa çıkartılmasının ardından yapılan “özerklik açıklamaları” bizzat Erdoğan’ın ilan ettiği “topyekûn savaşa” gerekçe gösterilmişti. Sonuçları biliniyor: Kürt kentleri yerle bir edildi, yüzlerce insan ya operasyonlarda vurularak, ya da 2016 Şubat’ında Cizre’de olduğu gibi, bodrumlarda diri diri yakılarak katledildi. Deneyimsiz ve hafif silahlı gençlerden oluşan sivil savunma birliklerinin bunu önleyebilme şansı yoktu. Yarım milyon insan yerlerinden sürüldükten ve kentlerin son kalıntıları da yok edildikten sonra, sömürge pratiği olan kayyumlar yerel idareyi ele geçirdiler. DBP’li belediyelerin kurdukları kadın evleri, kültür merkezleri, akademiler peş peşe kapatıldı. Kısacası, “devlet ve iktidar ötesinde”, ama gerçekte NATO’nun ikinci büyük ordusunun kuşatması altındaki radikal-demokratik özyönetim denemesi başarısızlıkla sonuçlandı.

Aynı konseptin Rojava’da belirli bir oranda başarılı olmasının bir nedeni, Rojava devriminin farklı emperyalist güçler ve bölge egemenlerinin aralarındaki çelişkileri ustaca kullanarak gelişmiş olmasıysa, diğer ve asıl nedeni de, Kuzey Kürdistan’dan farklı olarak, ‘düşman devlet’ Suriye rejiminin 2012’den itibaren kendisini geri çekmek zorunda kaldığı koşullar altında, adalet sistemi, asayiş güçleri, halk meclislerince üstlenilen idare ve YPG/YPJ’nin profesyonel ordu olması biçiminde “devletsel” yapıların oluşmalarıdır. Rojava’da kurulan özerk yapılar ile Kantonların farklı etnik ve dinsel grupların ortaklaşa ve doğrudan katılımı ile yasama, yargı ve yürütmeyi, ulus devlet biçiminde örgütlenmeden üstlenmiş olmaları, bu kurulu yapıların “devletsel” oldukları gerçeğini değiştirmemektedir.

21. Yüzyılda ve emperyalist-kapitalist dünya düzeninin koşulları altında, bir kapitalist ulus devlet içerisinde toplumun belirli bir kesiminin – burada ezilen Kürt ulusunun – egemen iktidar ve mülkiyet ilişkilerini kökten değiştirmeden, bu ulus devletin belirli bölgelerindeki “komünalist-ekolojik yapılardan” oluşan bir federasyonu kuramayacağının ve böylelikle ulus devleti sönümlendiremeyeceğinin tarihsel ispatına gerek yok (Zaten komünistler bu nedenle devletin ancak komünizmde sönümleneceğini ve o ana kadar bir realite kalacağını, ama sosyalizmde egemen sınıf olan proletaryanın iktidarı altında organize edileceğini savunmaktadırlar). Hiç kuşku yok ki, kapitalist ulus devlet koşulları altında da milliyetler sorununun demokratik çözümü, örneğin ezilen ulusun anadilinin kabul görmesi, ana dilde eğitim ve öğrenimin olanaklı kılınması, kültürel hakların tanınması ve geniş demokratik özerklik statüsünün verilmesiyle, olanaklıdır – eğer uğruna toplumsal mücadeleler verilir ve güçler dengesi değiştirilebilirse. Ama egemen sınıflar ulus devlete ve bürokratik-askeri devlet aparatına hakim oldukları, her türlü şiddet tekelini istedikleri biçimde kullanabildikleri müddetçe kapitalist ulus devlet ile “devlet dışı demokratik özerk yapıların” barış içinde yan yana yaşamaları olanaklı değildir. Bu Öcalan’ın sıkça tekrarladığı gibi, bir “zihniyet” sorunu değil, günümüz ulus devletlerinin sınıflı toplumlarının sıradan gerçekliğidir. İşte ne bu banal realite, ne de herşeyin belirleyicisi olan emek ve sermaye arasındaki temel çelişki, yok oldukları düşünülerek yok olmazlar.

Zihniyet değil, sınıf çıkarları

Öcalan’ın tezlerinde, ama özellikle Kürt aydınlarının bu tezlerin kuramsallaştırma çabalarında Kürt ulusal sorunu – ayn Ortadoğu’daki savaş politikaları gibi – basit bir biçimde “ulus devlet zihniyetine” indirgenmektedir. Böylelikle ulus devletlerin ortaya çıkışı ile kapitalist gelişme süreci arasındaki kopmaz bağlantı tümden göz ardı edilmekte, kimi yazılarda Türk devletine “kendi keyfine ve arzusuna göre ulus yaratıyor” biçiminde insani özellikler atfedilmektedir. Devlete insani özellikler atfedilerek, ulusal baskının kapitalizmden veya burjuvazinin sınıf çıkarlarından değil, “ulus devlet zihniyetinden” kaynaklandığı iddia edilmektedir. Benzer biçimde burjuva ideolojisi milliyetçilik de “zihniyet” sorununa indirgenmekte ve zihniyetin değiştirilmesiyle, içerisinde burjuvazi ile sömürülen sınıfların barış içinde ve çelişkisiz yan yana yaşayabilecekleri bir “ahlaki toplumun” kurulabileceği, yani özcesi bilincin varoluşu belirleyebileceği savunulmaktadır. Marx’ın “varoluş bilinci belirler” tespitinin bilimsel olarak çürütülemediği çağımızda ulus devletin ve milliyetçiliğin toplumsal, tarihsel ve sınıfsal temellerini reddederek her şeyi “zihniyet” ile açıklamaya çalışmak, bilimsel olmayan bir savunudur.

Ulusal kurtuluş hareketlerinin sınıf çelişkilerini, sınıfsal farklılıkları arka plana atmaları son derece doğal bir sonuçtur. Aynı şekilde bu hareketlerin liberal iktisadi çözümler önermeleri, coğrafi özellikler nedeniyle sadece belirli bir coğrafyada geçerli olan çıkış yollarına ağırlık vermeleri de şaşırtıcı değildir. Örneğin Rojava’da, Kuzey Suriye Kantonlarında Öcalan’ın komünalist meclis ve kooperatifsel ekonomi çözümleri uygulanmaktadır. Koşullar bu çabaları kısıtlamaktadır. Söz konusu olan 170 kooperatiften yaklaşık dört milyonluk nüfusun sadece 100 bini faydalanabilmektedir. Bununla birlikte “sürekli savaş durumu” merkezi kontrol altında tutulan ve özellikle temel gıda maddelerinin fiyatlarını sınırlayan bir ekonomi yönetimini dayatmaktadır. Gene de üretim ve tüketim kooperatiflerinin kurulması ve genişletilmesi, Kuzey Suriye Kantonları gibi gelişmemiş tarım toplumları için anlamlı ve realist çözümler olarak görülebilir.

Ancak bu çözümün sanayileşmiş toplumlara uyarlanamayacağını Kuzey Kürdistan’da görmekteyiz. Model proje olarak Kürt kadın hareketince kurulan bir kaç düzine kooperatif, geleneksel zanaatkar ve tarım üretimi ile bölgedeki yüksek işsizliğe ve sosyal sorunlara yeterince merhem olamamaktadır. Nihayetinde alternatif bir iktisadi yönelim, siyasi güvenceye sahip olmayınca “devede kulak” olmaktan ileri gidememektedir. Rojava’da, özyönetimler gene halkın elindeki asker ve polis gücüyle korunduklarından, böylesi bir siyasi güvence söz konusudur. Ama bu gerçek de, Rojava’da “daha iyi bir sosyalizmin” kurulduğunu kanıtlayamamaktadır. Kaldı ki “Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu Toplum Sözleşmesi” 42. ve 43. maddelerinde özel sermaye birikimini ve özel mülkiyet hakkını “garanti” etmektedir.

Sonuç itibariyle Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Konfederasyon, Demokratik Özerklik ve Demokratik Ulus” konseptinin, radikal-demokratik içeriğine ve kapitalist olmayan veya daha doğru bir deyimle antitekelci unsurlarına rağmen, sosyalizme alternatif bir model, “daha iyi bir sosyalizm” olmadığını tespit etmek durumundayız. Toplumsal grupların kolektif biçimde organize olmaları ve onların siyasi karar alma mekanizmalarına doğrudan katılımlarının sağlanması, demokratik bir toplum için şüphesiz yaşamsal önem taşımaktadır. Ancak üretim ilişkilerinin rolünü ve genel anlamda ekonominin yasalarını önemsizleştirerek göz ardı eden, burjuva-kapitalist özel mülkiyetin toplumsallaştırılmasını ve sömürüye yol açan koşulların ortadan kaldırılmasını öngörmeyen bir konsept, ne kapitalizm ve ulus devletin aşılması için gerçekçi önkoşulları yaratabilir, ne de sosyalizmin alternatifi olarak işlev görebilir.

Öcalan’ın görüşlerini eleştirmek, Öcalan’ın yaklaşık 20 yıldır ve çoğunlukla izole edilmiş biçimde İmralı’da tutulduğu, kitap ve yayınlara ulaşımının son derece sınırlı olduğu ve hapishane dışındaki insanlarla entelektüel etkileşim içine girmekten mahrum bırakıldığı koşullar göz önüne alındığı takdirde anlamlı olacaktır. O nedenle Öcalan’ın düşüncelerinin tarihsel doğruluğunu, günümüze uyarlanabilirliğini ve gerçekçiliğini irdeleme, tezlerinin geliştirilmesini sağlama görevi, dışarıda özgür koşullarda yaşayan taraftarlarına ve dayanışmacı eleştiride bulunanlara düşmektedir. Bu görev dogmatikleştirme, mutlaklaştırma ve yüzeyselleştirmeye izin vermeyen bir biçimde ve geniş kesimlerin katılımıyla yerine getirilmelidir.

HDK/HDP içerisinde Türkiye işçi sınıfının devrimci güçleri ile Öcalan taraftarlarının ortak mücadeleyi örmeleri, aynı şekilde çeşitli komünist kümelerin Rojava savunmasına katılmaları, karşılıklı görüş alış-verişi için uygun koşulları yaratmıştır. Özellikle devrimci güçler KÖH’nin örgütlenme deneyimlerinden ve mücadeledeki reel kazanımlarından öğrenmekten çekinmemelidirler. Karşılıklı olarak birbirinden öğrenmek, gerek devrimci güçleri, gerekse de KÖH’ni, sosyal mücadelelerin birbirlerinden kopukluğunu, kültüralist ve örgütsel egoizm yaklaşımlarının yol açtığı bölünmeleri nihayet aşabilecek bir konuma getirebilir. Kimliklerin, sömürülenler olarak ve ezilmelerine yol açan özgün durumlarının özellikle dikkate alınarak aynı çatı altında ortaklaşmaları, kimlikçi mantık ile tekil çıkarların arka plana itilmesi, bu konuma ulaşmanın anahtarı olabilir.

Türkiye işçi sınıfının devrimci güçlerine düşen özel görev ise, Türkiye solunun kimi kesimlerinde yaygın olan Kemalizm ile sosyal şovenizmi aşmak, Türkiye işçi sınıfının muhafazakar kesimlerine ulaşan köprüyü inşa etmek için, farklı direniş odakları arasındaki bağlantıyı kurmak ve sosyal mücadeleler alanında birleşik cephe taktiklerini uygulamaktır. Açık faşist diktatörlük inşasının hız kazandığı böylesi dönemlerde devrimcilere düşen, hem emek sorununu mücadelelerinin merkezine yerleştirmek, hem de ayrımcılık, ırkçılık, cinsiyetçilik gibi diğer ezilme biçimlerine karşı amansız mücadele vermektir. Radikal demokratik talepleri yadsımadan sosyal ve ekonomik talepleri birbirleri ile bağlantılı hale getirmesi gereken devrimci güçler, verili güç dengelerini işçi sınıfı lehine değiştirmek ve sosyalizm mücadelesine ivme katmak için, milliyetler sorununun eşit, barışçıl ve adil çözümüne, demokrasinin ve burjuva demokratik hak ve hürriyetlerin yeniden tesis edilmesine katkı sağlamakla yükümlüdürler. Bugüne kadarki gelişmeler, hem Türkiye işçi sınıfının devrimci güçlerinin, hem de Öcalan önderliğindeki Kürt Özgürlük Hareketinin gerekli olan cesareti, deneyimi ve basireti gösterebileceklerine işaret etmektedir. Eleştirilerimiz, bu umudumuza dayanmaktadır.


Murat Çakır
Akseymen isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Akseymen Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 2 Kisi:
Alt 30.Haziran.2018, 12:34   #2
 
Kazcynski - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kazcynski
Emekçi
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 05.Nisan.2008
Üye No: 7057
Bulunduğu yer: Yeryüzü
Mesajlar: 2,403
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 982
834 Mesajına 1,971 Teşekkür Aldı
Standart

Birkaç noktaya Kropotkin'in evrimciliği ve Bookchin felsefesi ile değineceğim.

Alıntı:
Marx'ın dediği gibi "kitleleri etkileyen düşünceler maddi güce dönüşür."
Kitle/yığın dediğimiz şey bilinçsiz, egemen güçlerin istediği gibi yönlendirdiği insan topluluklarıdır. Devrimci düşünce ile hareket eden insan topluluklarına toplum denir. Anarşizm (Godwin, Proudhon, Bakunin, Kropotkin, Bookchin vd.) açısından devrimci toplumun ortaya çıkaracağı güç komünal yaşam gücüdür. Maddi güç komünde herkesin zaten ortak olduğu ama yapay unsurlara gerek duymadığı bir kavramdır.

Alıntı:
bir tarafta, esas itibariyle baskıcı ve otoriter olarak görülen ulus devletin karşısına, klasik liberal veya liberter düşünce figürlerinin doğal, demokratik toplum anlayışı çıkartılmaktadır. Bunu yaparken sınıf çelişkileri reddedilmekte, en azından önemsizleştirilmektedir. Ancak diğer yandan da kapitalist üretim tarzının karşısına, kooperatifler üzerine kurulu komünal ve ekolojik ekonomi modellerinin çıkartıldığını görmekteyiz.
"Liberal" sözcüğü kasıtlı bir hatadır. Bu konuda Kropotkin'in evrimciligini hatırlatmak isterim. Malthus, Spencer gibi "Sosyal Darwinistler" Evrim teorisini "büyük balık küçük balığı yer" gibi dar pencereden bir yaklaşımla Liberalizm'e bayrak haline getirmişlerdir. Oysa Kropotkin "karşılıklı yardımlaşma içinde olan tüm canlılar türlerini topluca ve bireysel anlamda da garantiye alır" der. Sosyal Darwinizm'i çürütür. "Karşılıklı Yardımlaşma" sağlam bir evrim kaynağıdır. İnsanın evrimi için de...

"Liberter" sözcüğünü sahiplenir anarşistler. Aslında anarşistlere daha çok dışardan bu yakıştırma yapılır ama "özgürlükçü" demek olduğu için anarşistler bu kavrama karşı çıkmaz en azından.

"Sınıf çelişkileri", "Komünalizm"de veya "Konfederalizm"de var olabilecek bir sorun değildir artık.
Kropotkin'in Etik, Karşılıklı Yardımlaşma ve Bookchin'in Toplumu Yeniden Kurmak, Ekolojik Bir Topluma Doğru, Komünalizm Projesi, Konfederalizm adlı eserlerini okuyup eleştirinin anarşist temellerini oturtarak yeniden yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Baskınlık konusunda da Kürtler dışındaki halkların eleştirileri vardı elbette ve bu sorunu hep birlikte çözdüler. "KÖH", "ÖH" oldu örneğin. Detayları Gudrun tarafından paylaşıldı.

Vakit buldukça diğer eleştiri konularına da değinirim herhalde.

Eleştiri biraz eski tarihli duruma göre yapılmış olsa da dostane ve genelde yapıcı olmaya çalışma niyeti açısından mutlaka önemle dikkate alınması gerekir. ÖH ve sempatizanları da öyle yapacaktır diye düşünüyorum.
______________________________________________________
'Şiddet her zaman kötü değildir. Kötü olan şiddete duyulan tutkudur.' Jim Morrison

Kazcynski isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Kazcynski Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 2 Kisi:
Alt 30.Haziran.2018, 17:04   #3
 
ÖzgürToplumsallık - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ÖzgürToplumsallık
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 11.Ocak.2016
Üye No: 54673
Mesajlar: 387
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 96
157 Mesajına 249 Teşekkür Aldı
Standart

Eleştirilere cevaplara başlamadan önce,şöyle başlıkla başlamak istiyorum.Öcalanın derdi sosyalizmde "iyileştirmek" değildir.Sosyalist teorinin mevcut sistemi aşabilmesi ve kendini inşa edebilmesidir.İyileştirmek,mevcut üzerinden yola çıkar bu noktada Reel Sosyalizmi "iyileştirme" gibi bir amacı olmadığı yazılanlara bakılarak anlaşılabilir.

Öcalan Reel sosyalizmi iktidar ekseni temelinde eleştiriyorsa onun daha az iktidarcı olması için değil,Sosyalizmin devlet üzerinden inşa edilemeyceği üzerinden eleştiri sunuyor.Buna iyileştirme denilemez.

Ancak Öcalan’ın kendisi tezlerinin dogmatikleştirilme ve yüzeysel yorumlanma tandanslarını görmekte, bunları eleştirmektedir. Bu tandansların temel kaynağı içerisinde farklı ve birbirleriyle çelişen liberal, varoluşçu, postmodernist, postpositivist, postmarksist, liberter-sosyalist ve anarşist argümentasyonları barındıran düşüncelerin kendileridir. Örneğin bir tarafta, esas itibariyle baskıcı ve otoriter olarak görülen ulus devletin karşısına, klasik liberal veya liberter düşünce figürlerinin doğal, demokratik toplum anlayışı çıkartılmaktadır. Bunu yaparken sınıf çelişkileri reddedilmekte, en azından önemsizleştirilmektedir. Ancak diğer yandan da kapitalist üretim tarzının karşısına, kooperatifler üzerine kurulu komünal ve ekolojik ekonomi modellerinin çıkartıldığını görmekteyiz. Öcalan bu şekilde, ona göre ulus devlet – sanayicilik – kapitalizmden oluşan “kapitalist moderniteye” karşıt model olarak “demokratik moderniteyi” yerleştirmektedir.

Düşüncelerin alt zeminlerini bu şekilde toptan olarak birleştirmek doğru değildir bunu söyleyip duruyorum.Öcalan Post-Modernizme ve Post-Marksizme de eleştiri sunar.Sol liberalizmi de sert bir şekilde eleştirir.Hatta Reel sosyalizmi bu konuda Liberal tezler üzerinden hareket ettiğini iddia eder.

Bu konuda Liberallerin eleştirisi ile Anarşistlerin eleştirisi konularındaki ortaklılara bakıp,sen liberalsin şeklinde karşı tarafı tanımlamak zaten temelde ideolojik bir eleştiri olmaz.Sadece mevcut algılardan yola çıkan,karşı tarafı bir kaluba sokmaya çalışıkp genel eksenini dışlayan tarzda bir eleştiri ürünüdür.

2-Her ne kadar PKK kendisinin ne Marksist, ne de antimarksist olduğunu ifade etse de, PKK-önderi Öcalan düşüncelerini topladığı “Savunma Yazılarında” – bizce haksız biçimde – hayli sert bir Marksizm eleştirisi yapmaktadır. Buradaki temel sorun Öcalan’ın Marksizm eleştirisinin kaynağının, PKK’nin de içinden çıktığı Türkiye sosyalist hareketinde yaygın olan kaba, dogmatik ve ekonomist, kısmen de kemalist-milliyetçi Marksizm anlayışları olmasıdır. Bu açıdan Öcalan’ın Marksizm eleştirisindeki yanlışlarının Türkiye sosyalist hareketinde yer edinen yanlış Marksizm anlayışının sonucu olduğu söylenebilir. Öcalan 20. Yüzyılın sosyalist ülkelerindeki hatalı gelişmeleri ve salt ekonomist bakış açısını haklı olarak eleştirmektedir, ama eleştirileri genelde görüntülerin yüzeyinde kalmaktan öteye gidememektedir.

Öcalan eleştirilerini TDH üzerine kurmamaktadır.TDH hareketinin sosyal-şoven zeminlerini geçmiş yıllardan beri eleştirmekle birlikte,reel sosyalizmi eleştirmesinin nedeni Türkiye deki uygulanması değildir.Sosyal şovenizmin de reel sosyalist zeminlerden besleniyor olması tabii ki bir eleştiri konusudur fakat bu bütün dünyada da vardır ve bunun zemini aslında "-ulus devlettir-.

Kısacası Öcalan eleştirisini önce en genelden-ulus devlet- üzerine kurar.Alternatifi önerir.Alternatif öneremeyenlerin yanlışlarını kendince ifade eder.

3-Öcalan ve taraftarı olan Kürt aydınları reel sosyalizmin yenilgisini komünistlerin “devlet saplantısına” dayandırmaktadırlar. Bunu yaparken, sosyalizmin ilk denemelerinin son derece zor ekonomik koşullar altında ve iktisadi açıdan gelişmemiş-az gelişmiş ülkelerde gerçekleştirildiğini göz ardı etmektedirler. Halbuki reel sosyalizmin hatalarının, sosyalist demokrasinin bürokratikleşmesinin ve genel gelişme yanlışlarının temel maddi nedenleri burada yatmaktadır, iddia edildiği gibi komünistlerin “ulus devletçi zihniyetlerinde” değil.

İronik bir biçimde aslında Öcalan tam da Murat Çakırın ideolojik zeminlerine eleştiri sunar.SSCB de bürokratikleşmenin zeminlerini maddi-nesnel koşullar- olarak belirten zeminlere aslında itiraz eder.Yani genel anlamda toplumsal-siyasal devrimin gerçekleşme koşullarını maddi gelişmeye bağlı olarak ele alan zeminleri eleştirir.Tabii bunun bir ürünü olarak da devlet olgusu eleştirilir.

Öcalan Marksizmi otoriter olduğu için eleştirmez.Marksizmi ilerlemeci olduğu için eleştirir.Yani Devlet konusunda bu,devlet gibi bir aygıtın işçi sınıfı tarafından kullanılıp-Proletarya diktatörlüğü- şeklinde kendini sönümleyecek bir aygıta dönüşeceği iddiasını eleştirir.Aslında bu iddianın üretilmesinin temel nedeni Marksizmin maddi-nesnel koşullara göre devrim sürecinin belirlendiği iddiasıdır.İnsanların özgür olacağı devletsiz-komünist yaşama ancak gerekli ve sonuncu bir "zor" süreci ile geçileceği iddiası,bu sürecin zamanla "özgür yaşamın" koşullarını yaratacağı iddiasındadır.Burjuvazi nasıl komünizmin maddi koşullarını yaratıyorsa,Proletarya da bu iktidar süreciyle(PD ile) komünizmin maddi koşullarını(haliyle ideolojik koşulları da) yaratır.

Tabii ki yanlış araçla doğrunun inşa edilemeyeceği,Sovyet sisteminin sınıfsız bir sistem olup olmadığı,Kapitalizmden ayrı olup olmadığı meselelerini de tartışır.

4-Kapitalist ulus devletlerin verili koşulları altında, şiddet tekeline dokunmadan ve egemen iktidar ve mülkiyet ilişkilerini esaslı biçimde değiştirmeden, verili devlet sınırları içerisinde “devlet dışı, komünalist, ekolojik-ahlaki özyönetim yapılarının” oluşturulabileceği ve ayakta tutulabileceği iddiası, bir illüzyondur. Kapitalist ulus devletin sınırları içerisinde, komünal ve ekolojik ekonomiyi uygulayan “devlet dışı, ekolojik-ahlaki özyönetimlerin” kapitalist ulus devletle barış içinde yan yana yaşamaları olanaksızdır. Sınıf çelişkilerinin reddedilmesi veya önemsizleştirilerek göz ardı edilmeleri, kapitalist olmayan ilişkilerin ancak kapitalizmin aşılmasıyla kurulabileceği gerçeğini değiştirmemektedir.

Murat Çakır aslında kendi kafasındaki Öcalan algısının dışında,doğru algılarla Öcalanın söylemlerini doğruluyormuş gibi konuşuyor

Öcalan da devletsiz bir sürece geçilmesinin ancak devletin şiddet tekelini kırmakla olabileceğini ifade eder ve bunun için Öz-Savunma örgütlenmesini şart koşar.

Öcalan ın sınıf çelişkilerini red ettiği iddiası ise yanlıştır.Önemsizleştirdiği falan da yoktur.Fakat sınıf çelişkilerini sadece üretim alanı ile değil.Cinsel,etnik,politik alanlarda da ele alır ve bütün olarak iktidarlaşma-hiyerarşik yapıdan kaynaklı her türlü sınıflaşmalara itiraz eder.

Öcalan ın algısındaki sınıf mücadelesi aslında sistem mücadelesidir.Yani karşıt sistemlerin mücadelesi.Öcalan da tarihi aslında iki sisteme -devletçi ile demokratik sistem- ayırarak ele alır.Yani tarih de gelişen devletçi-sınıflı sistemin bir karşıtı vardır fakat tarihte görünür değildir der.Ancak sınıf mücadeleleri geliştiği vakit ya da alternatif örgütlenmeler inşa edilebildiğinde,karşıtını yenerek görünür hale geldiğini ifade eder.

Öcalan ın diyalektik algısı bu yönlüdür.Diyalektiği sistem karşıtlığı temelinde ele alır.İşte bunu da demokratik-komünal sistem diye de ifade edilmiş.

5-Öcalan’ın “demokratik özerklik” üzerine olan komünalist konsepti, genel hatlarıyla ABD’li eko-anarşist Murray Bookchin’in görüşlerine dayanmaktadır. Nitekim bu konsept ilk ciddi imtihanını Kuzey Kürdistan’da vermek zorunda kalmıştı. Anımsanacağı gibi, bizce KÖH’ni ehlileştirme ve eklemleme planı olarak yürütülen “barış sürecinde”, silahların susmasının da etkisiyle 2013-2015 arasında çeşitli düzeyde halk meclislerinin oluşması sağlanmıştı. 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının AKP-Saray-Rejimince boşa çıkartılmasının ardından yapılan “özerklik açıklamaları” bizzat Erdoğan’ın ilan ettiği “topyekûn savaşa” gerekçe gösterilmişti. Sonuçları biliniyor: Kürt kentleri yerle bir edildi, yüzlerce insan ya operasyonlarda vurularak, ya da 2016 Şubat’ında Cizre’de olduğu gibi, bodrumlarda diri diri yakılarak katledildi. Deneyimsiz ve hafif silahlı gençlerden oluşan sivil savunma birliklerinin bunu önleyebilme şansı yoktu. Yarım milyon insan yerlerinden sürüldükten ve kentlerin son kalıntıları da yok edildikten sonra, sömürge pratiği olan kayyumlar yerel idareyi ele geçirdiler. DBP’li belediyelerin kurdukları kadın evleri, kültür merkezleri, akademiler peş peşe kapatıldı. Kısacası, “devlet ve iktidar ötesinde”, ama gerçekte NATO’nun ikinci büyük ordusunun kuşatması altındaki radikal-demokratik özyönetim denemesi başarısızlıkla sonuçlandı.


Öncelikle Demokratik Özerklik deneyimi olarak sunduğu DBP belediyelerinde yapılanlar bu önerinin bir kısmıdır.Belediyeler demokratik özerkliğin hepsini kapsamaz,sadece yerel yönetim ayağını oluşturur.

Özünde bahsedilen Çözüm Sürecinde muhatap olan örgütlenme-KCK sistemidir-.Ve bu sistemin Demokratik Özerklik temelinde var olabilme gibi bir koşulu hiçbir yerde gerçekleşmedi.

Murat Çakır,sivil savunma güçlerinden bahsetmiş.Evet Gençler Özerk örgütlenmeye bağlı olarak bu sürecin örgütlenmesine girişmiştir fakat bunlar çözüm sürecinin tamamlanmadığı va hatta zorla bitirildiği koşullarda ortaya çıkmıştır.

Murat Çakırın algıladığı gibi.Öcalan ve Hareketin temel meselesi devlete "dokunmayıp" kendi sistemini inşa etme gibi bir amacı yoktur.Hareketin "iktidar dışı" önerisi devletten korktuğu ya da çekindiği ya da devletin ağzına baktığı için falan değil,devlet örgütlenmesine eleştiri getirdiği ve iktidar dışı örgütlenmelerle sosyalist sistemin inşa edileceği iddiasından dolayıdır.

Demokratik Siyaset tabii ki Belediyelerde Demokratik Özerkliğin,yerel kolunu inşa etmeyi temel almıştır fakat devlet zoruyla bu engellendi.Bunu Demokratik Özerklik önerisi olarak ele almak saçmadır.Zira Demokratik Özerklik bir sistemdir,bu sistemin kuruluş koşulları daha yokken,DBP belediyelerinde elde edilmiş kazanımlarla kurulmak istenen yapılar tabii ki Demokratik Özerkliğin bir parçası ve o anki koşullarda inşa edilebilecek yapılar olarak görülebilir fakat Öz-Yönetim sistemini ifade etmez.

Bu mantıkla HDP nin Meclisteki temsili de,HDK örgütlenmesi de Demokratik Özerkiğin bir parçasıdır fakat tam anlamıyla onun bir ifadesi değildir.Sadece mevcut koşullardaki örgütlenme zeminleridir.

6-Aynı konseptin Rojava’da belirli bir oranda başarılı olmasının bir nedeni, Rojava devriminin farklı emperyalist güçler ve bölge egemenlerinin aralarındaki çelişkileri ustaca kullanarak gelişmiş olmasıysa, diğer ve asıl nedeni de, Kuzey Kürdistan’dan farklı olarak, ‘düşman devlet’ Suriye rejiminin 2012’den itibaren kendisini geri çekmek zorunda kaldığı koşullar altında, adalet sistemi, asayiş güçleri, halk meclislerince üstlenilen idare ve YPG/YPJ’nin profesyonel ordu olması biçiminde “devletsel” yapıların oluşmalarıdır. Rojava’da kurulan özerk yapılar ile Kantonların farklı etnik ve dinsel grupların ortaklaşa ve doğrudan katılımı ile yasama, yargı ve yürütmeyi, ulus devlet biçiminde örgütlenmeden üstlenmiş olmaları, bu kurulu yapıların “devletsel” oldukları gerçeğini değiştirmemektedir.

Murat Çakır burada da asıl meseleyi kaçırıyor.Kimse Kantonlar ya da Federalizm devletsel ya da devletle ilişkili değildir falan demedi.Fakat Rojava daki halk meclisleri ve komünlerin aşağıdan yukarıya örgütlenmiş hali olan TEV-DEM bu sürecin asli unsurudur.

Kanton-Federasyon yapısı mevcut Suriye devletiyle kurulan ilişki düzeyinin bir ifadesidir.Yani Devletten özerk bir bölge anlamında.Fakat Demokratik Özerklik Kanton ya da Federasyon demek değildir.Kantonlar Demokratik Özerk yapıları içerebilir.Komünleri ve halk meclislerini ya da onların birleşimi olan TEV-DEM Demokratik Özerk örgütlenmelerdir.Bunlar Kanton yapısında temsil edilir ve devletle Kanton üzerinden ilişkiye geçer.

Rojava ve Kuzey Suriye deki sistemin farklılığı da bu yönlüdür zaten.Kanton ya da Federasyon falan olduğu için değil.Her bölgenin ve her halkın kendi örgütlenmesini özerk şekilde ifade edebilmesinden.Ve aşağıdan yukarıya doğru-konfederal bir şekilde kendini ifade edebilmesindendir.

Kimse Rojava devletsiz bir yapıdır demedi.Rojava devrimi devlete karşı oluşmuş bir devrimdir.Devlete alternatif olan örgütlenmeler mevcuttur fakat devlet ortadan kaldırılmamıştır.

Zaten Demokratik Özerklik önerisi de bu yönlüdür.Devlet + demokrasi(devlet dışılıktır).Murat Çakır burada da asıl olguyu kaçırmış.Kantonlara odaklanmış.Oysa o Kantonlar bir kaç yıl içerisinde daha geniş bir Federasyon örgütlenmesine yerini bıraktı.Federasyonun sözleşmesine bakılırsa da görülecektir.Belli bir Kanton yapısından ziyade her bölgenin,her halkın kendini örgütleme hakkı vardır denilir.

yani kısacası Murat Çakır şu konuda bizi haklı çıkarıyor

Ama egemen sınıflar ulus devlete ve bürokratik-askeri devlet aparatına hakim oldukları, her türlü şiddet tekelini istedikleri biçimde kullanabildikleri müddetçe kapitalist ulus devlet ile “devlet dışı demokratik özerk yapıların” barış içinde yan yana yaşamaları olanaklı değildir. Bu Öcalan’ın sıkça tekrarladığı gibi, bir “zihniyet” sorunu değil, günümüz ulus devletlerinin sınıflı toplumlarının sıradan gerçekliğidir. İşte ne bu banal realite, ne de herşeyin belirleyicisi olan emek ve sermaye arasındaki temel çelişki, yok oldukları düşünülerek yok olmazlar.


evet doğrudur biz bu şiddet tekelinin dağıtılmadığı süreçte barış-çözümün gerçekleşemeyeceğini düşünüyoruz.Buna da Öz-Savunma boyutu diyoruz.

zaten öyle bir durum var ki.İktidar ve şiddet tekelini elinde bulunduran proletarya adına var olan iktidar kendine aykırı olan devlet-dışı örgütlenmelere yaşam hakkı tanımıyorsa nasıl devletsizliğe erişecektir diye de soruyoruz.Murat Çakır bir tarafta "şiddet tekeli" konusunda kapitalizmin karşı tarafı dağıtacağından bahsetmiş ve bunu aslında reformizm olarak görmüş.Fakat Proletarya iktidarı için aynı çözümlemeye gerek duymadığına göre burada reformizmi biz mi o mu işletiyor.Bunu da okuyanların takdirine bırakıyorum.


7-Öcalan’ın tezlerinde, ama özellikle Kürt aydınlarının bu tezlerin kuramsallaştırma çabalarında Kürt ulusal sorunu – ayn Ortadoğu’daki savaş politikaları gibi – basit bir biçimde “ulus devlet zihniyetine” indirgenmektedir. Böylelikle ulus devletlerin ortaya çıkışı ile kapitalist gelişme süreci arasındaki kopmaz bağlantı tümden göz ardı edilmekte, kimi yazılarda Türk devletine “kendi keyfine ve arzusuna göre ulus yaratıyor” biçiminde insani özellikler atfedilmektedir. Devlete insani özellikler atfedilerek, ulusal baskının kapitalizmden veya burjuvazinin sınıf çıkarlarından değil, “ulus devlet zihniyetinden” kaynaklandığı iddia edilmektedir. Benzer biçimde burjuva ideolojisi milliyetçilik de “zihniyet” sorununa indirgenmekte ve zihniyetin değiştirilmesiyle, içerisinde burjuvazi ile sömürülen sınıfların barış içinde ve çelişkisiz yan yana yaşayabilecekleri bir “ahlaki toplumun” kurulabileceği, yani özcesi bilincin varoluşu belirleyebileceği savunulmaktadır. Marx’ın “varoluş bilinci belirler” tespitinin bilimsel olarak çürütülemediği çağımızda ulus devletin ve milliyetçiliğin toplumsal, tarihsel ve sınıfsal temellerini reddederek her şeyi “zihniyet” ile açıklamaya çalışmak, bilimsel olmayan bir savunudur.

Öcalan ulus-devlet zihniyetinin kapitalist zihniyetin bir parçası olduğunu her yerde söylemiştir.Kapitalist Modernite nin üç saç ayağından biri olarak belirtmiş ve kapitaist sınıf örgütlenmesinin pazar üzerindeki hegemonyasının bir ürünü olarak da görmüştür.

Kendi keyfine göre ulus yarattığı iddiasının yanlışlığını anlamış değilim.Kolombiya,Venezuela uluslarının tarihsel-etnik kökenini belirtebilecek biri var mıdır? bunlar tabii ki egemen sınıfların "keyfi" yaratımlarıdırlar,birer beylik örgütlenmeleridirler.Türk ulus-devleti içinde bu farklı değildir.Onu oluşturan kimliklerin kaçı gerçekten Türk toplumundan? Türk Ulus-Devleti her vatandaşını Türk sayarak,bir tür Devlet-Ulusu kimliği yaratmıştır.Burada asıl mesele Türk toplumundan olmak değil,Türk devletinin malı olduğun yerde başka bir sınıflandrırma içinde değilsin.Ya "ne mutlu Türksün" ya da imha olursun.

Öcalan maddi-ideolojik olguları biri diğerini belirler şekilde ele almamaktadır.İdealist-Materyalist ayrımının özde aynı kaderci anlayışa tekabül ettiği ve doğru olmadığını savunmaktadır.Haliyle Ulus-devlet zihniyeti derken bunu belirleyenin sadece burjuva ideolojisi ya da mevcut burjuva maddi koşullar olmadığını,ikisinin de bu belirlemede etkin olduğunu fakat bir zihniyetin oluşma sürecinin tek başına çevre tarafından belirlenmediğini de ifade etmektedir.

İşin ilginç tarafı "zihniyet" görüldüğü yerde düşüncenin idealizmle suçlanmasıdır.Yaşamın bu kadar maddesel boyuta indirgenmesine zaten eleştiri sunulmaktadır.Yada tam tersi düşünsel boyuta indirgenmesine de aynı eleştiri sunulmaktadır.

Ulusal kurtuluş hareketlerinin sınıf çelişkilerini, sınıfsal farklılıkları arka plana atmaları son derece doğal bir sonuçtur. Aynı şekilde bu hareketlerin liberal iktisadi çözümler önermeleri, coğrafi özellikler nedeniyle sadece belirli bir coğrafyada geçerli olan çıkış yollarına ağırlık vermeleri de şaşırtıcı değildir. Örneğin Rojava’da, Kuzey Suriye Kantonlarında Öcalan’ın komünalist meclis ve kooperatifsel ekonomi çözümleri uygulanmaktadır. Koşullar bu çabaları kısıtlamaktadır. Söz konusu olan 170 kooperatiften yaklaşık dört milyonluk nüfusun sadece 100 bini faydalanabilmektedir. Bununla birlikte “sürekli savaş durumu” merkezi kontrol altında tutulan ve özellikle temel gıda maddelerinin fiyatlarını sınırlayan bir ekonomi yönetimini dayatmaktadır. Gene de üretim ve tüketim kooperatiflerinin kurulması ve genişletilmesi, Kuzey Suriye Kantonları gibi gelişmemiş tarım toplumları için anlamlı ve realist çözümler olarak görülebilir.

Ancak bu çözümün sanayileşmiş toplumlara uyarlanamayacağını Kuzey Kürdistan’da görmekteyiz. Model proje olarak Kürt kadın hareketince kurulan bir kaç düzine kooperatif, geleneksel zanaatkar ve tarım üretimi ile bölgedeki yüksek işsizliğe ve sosyal sorunlara yeterince merhem olamamaktadır. Nihayetinde alternatif bir iktisadi yönelim, siyasi güvenceye sahip olmayınca “devede kulak” olmaktan ileri gidememektedir. Rojava’da, özyönetimler gene halkın elindeki asker ve polis gücüyle korunduklarından, böylesi bir siyasi güvence söz konusudur. Ama bu gerçek de, Rojava’da “daha iyi bir sosyalizmin” kurulduğunu kanıtlayamamaktadır. Kaldı ki “Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu Toplum Sözleşmesi” 42. ve 43. maddelerinde özel sermaye birikimini ve özel mülkiyet hakkını “garanti” etmektedir.


endüstriyel kooperatiflerin varlığı ve zamanında İspanyol Devriminde etkin olduğu bilinmektedir.Kooperatifler sadece küçük ölçekli üretim birimleri değildir.Geniş ölçekli temellerde de kurulup işletilebilir.Ayrıetten bu yapıların devlet işletmeleriyle karşılaştırılmıyor olması da ilginç.Mesele daha iyi ve daha radikal bir "sosyalizm" ise Murat Çakır bunu istiyorsa,Kooperatifler işçilerin kendilerinin yönettiği ekonomik örgütlenmeler olarak,birinin diğerinin üstüne çıkmadığı birlikler kurarak ekonomiyi yönetselerdi.Belli başlı yöneticilerin merkezden aldıkları talimatları iş yerinde uyguladıkları devlet işletmesiyle karşılaştırılınca hangisi daha radikal olmaktadır diye bir soru sorulabilir.

Özel Mülkiyet Hakkı ile ilgili meselelere cevap da verilmiştir.Aslında Rojava devrimi gibi daha gelişmemiş bölgelerde olacak devrimler Marksist-Leninistlerin önerdikleri Demokratik Halk Devriminde de özel-mülkiyet mevcuttur.

Öcalan bu konuda şu belirlemeyi yapmıştır.

Demokratik modernitede ekonomik birimlerin mülkiyeti önemini yitirir ve ikinci planda kalır. Mülkiyet elbette ilkelere uygun tasarrufta bulunan topluluklara ait olacaktır. Ne aile mülkiyeti, ne devlet mülkiyeti modern ekonomiye yanıt oluşturabilir. Hiyerarşiden kalma devlet ve aile mülkiyeti, kapitalist modernitede bile varlığını sürdüremez durumdadır. Hatta şirketler bile ekonomik gerekçelerin zorlaması nedeniyle gittikçe çalışanların ortak mülkiyetine girmektedir. Fakat yine de mülkiyet normlarını birbirlerinden kalın çizgilerle ayırmamak gerekir. Tıpkı iki uygarlık sistemi iç içe yaşadıkları gibi, mülkiyet sistemleri de uzun süre iç içeliğini koruyacaktır. Topluluk mülkiyetinde bile aile mülkiyeti varlığını koruduğu gibi, devletin de varlığı etkisini ve payını sürdürecektir.

Mülkiyet topluluklara(komünlere) aittir.Fakat gerektiğinde aile ve devlet ile ilişkilere göre bu 2 mülkiyet biçimi de topluluk mükiyetiyle birilikte faaliyet gösterebilir.

yani misal topraklar topluluklara aitse.Bazı topraklar köylülere dağıtılabilir.Bu da bir Özel mülktür.Fakat eninde sonunda mülkiyet komünündür.Ve buradaki mülkiyet hep kullanıma dayalı temeldedir.Aslında buna mülkiyet bile demek anlamsızdır.

Ev için Araba için nasıl "özel mülkiyet" deniyorsa.Aslında bunlarda bir tür zilyetlik hakkıdır.Yani kollektif mülkiyet aleyhinde olmayan tasarruf hakları.


Not:

Kuzey Suriye Federasyonu Toplumsal Sözleşmesi 11.Maddesi

“Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu, toprak, su ve enerjinin komünalleşmesini temel bir prensip olarak uygular. Ekolojik endüstriyi ve komün ekonomisini esas alır. Sermayenin istismarına ve kadının metalaştırılmasına izin vermez. Her kes için toplumsal sağlık güvencesini temel alır”
ÖzgürToplumsallık isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
ÖzgürToplumsallık Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 3 Kisi:
Alt 01.Temmuz.2018, 02:23   #4
 
Akseymen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Akseymen
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 24.Şubat.2012
Üye No: 42196
Bulunduğu yer: ANTALYA
Mesajlar: 2,990
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 10,048
1,690 Mesajına 4,230 Teşekkür Aldı
Standart

Dostlar...

Makale'ye yapılan eleştiriler çok anlamlıdır.Daha doğrusu az rastlanılan düzeyde yapıcı bir tartışma alanı olabileceğini düşünüyorum..

Yazar ile sosyal medya üzerinden iletişim kurma olanağım var.Birkaç gün daha bekleyip konuyu ve yazılanları kendisine iletmeyi düşünüyorum.Arzu ederse foruma direk olarak cevaplarını yazar veya bize iletir,foruma asarız..

Anarşist taraftan ve ÖH tarafından bu eleştirilerin gelmesi çok doğal ve önemli..Ama konuya Forum üyesi Marksistlerde fikirleriyle katılırlarsa çok daha zengin bir tartışma ortamı olabilir..

Katkı yapan tüm yoldaşlara selam olsun...
Akseymen isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Akseymen Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 01.Temmuz.2018, 13:54   #5
 
Kazcynski - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kazcynski
Emekçi
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 05.Nisan.2008
Üye No: 7057
Bulunduğu yer: Yeryüzü
Mesajlar: 2,403
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 982
834 Mesajına 1,971 Teşekkür Aldı
Standart

Godwin, devlete yönelik, devleti temellendiren her türden doktrini, açıklamayı ve felsefî ekolü reddetmiştir. Karşı çıktığı devleti haklılandıran iki temel teori, devletin ilahî kökeni ve toplumsal sözleşme yoluyla devlet teorileridir. Buradan şunu apaçık kavrayabiliriz: toplumcu bir ateist ve anarşist olan Godwin, eğer devleti reddediyorsa, Godwin felsefesinde devlet ve toplum arasında muhakkak bir ayrım ya da farklılık olmalıdır. Nitekim öyledir. Godwin’e göre toplum, devleti gereksinmez ve ondan tümüyle farklıdır, en azından gerek sosyokültürel gerek etik açıdan farklılık göstermelidir. Godwin, buradaki düşüncelerini temellendirebilmek için Thomas Paine’in felsefesinden yararlanmıştır. Örneğin, Godwin, toplumun her halükârda “iyi” olması gerektiğini veya bir “iyilik” barındırdığını, buna karşın en “iyi”, ideal devlette bile mutlaka topluma yönelik bir “kötülük” bulunduğunu iddia etmektedir.

Bu kötülük, insanın özgür ve seçici eylemlerinin, isteklerinin ve ahlâkının, bir başka kuruma, yani devlete devredilmesidir. Devlet, bir insan için başka insanlar demektir ve başka insanlar söz konusu olduğunda, devletin yaptırım gücü bulunduğundan, bu insanlar, ilgili bireyin özgür eylemleri ve ahlâkı söz konusu olduğunda tehlike arz edebilir.

J. J. Rousseau gibi filozoflarca dile getirilmiş olan toplum sözleşmesi yoluyla devlet teorisini de şu şekilde eleştirir: “Toplumsal sözleşme bir kuşağı başka bir kuşağın vaatleriyle bağlamaya çalışır. Her bireyin neyin doğru olduğuna ilişkin kişisel yargısını uygulama yükümlülüğünü yadsır. Vaatlerimizi yerine getirmek zorunda olduğumuz şeklindeki yanlış bir düşünceye dayanır."

"Gelenekler, belli bir döneme ve koşula ait normlar, şartlar değiştiği sürece değişmelidir. Ancak devleti oluşturabilecek bu tip bir sözleşme, çoğunlukla değişimi barındıramaz.”

Devletle birlikte gelen yasalar, adalet, kurumsallaşma, politika, hukuk ve gelenek de bir yok oluşun içerisindedir. Ona göre bu saydığımız kavramlar, insanın dinamik, değişken ve ilerleyen doğasına aykırı olmakla birlikte zamana yenik düşerler. Bu nedenle, eğer bu kavramların önlemek istediği olgular, örneğin suç unsurları, sadece ve sadece ilgili kavramının kökeninin, kaynağının komple bertaraf edilmesiyle yok edilebilir. Bu da devletin mevcut yasaları ya da paradigması ile değil, kişinin özgür iradî eylemleri ile mümkün olabilir. Çünkü yasalar insan doğasına aykırıdır, toplumda yasalar mevcut olduğu sürece yasalara karşı çıkma eylemleri de olacaktır. Peki, kişinin özgür iradî eylemleri, bir kötülüğün ortadan kalkmasını yasalara gerek duymaksızın nasıl sağlayabilir? Godwin burada adalet kavramından bahseder. Eğer kişi adaletin ne olduğunu, olması gerektiğini kendi fikir ekseninde yeterince değerlendirirse, eylemlerini adil bir zemine oturtur. Adil olan en iyi olandır.16 Bu nedenle ister liberal ister sosyalist olsun devleti ve yasaları temellendiren her türlü fikir, adil bir zeminden uzaksa ahlâk dışıdır.

Godwin'e göre mülkiyet, devletin oluşmasında başat öğelerden biri olup baskı, hırsızlık, itaat, sahtekârlık gibi olumsuz kavramları da beraberinde getirir. Bu anlamda çeşitli liberal ve kapitalist yaklaşımlar, anarşizmin kabul edemeyeceği sistemler olarak değerlendirilebilir.

Godwin, “Siyasal Tüze” adı eserinde “ilkel komünal” yaşamı savunur. Tarım temelli toplum nasıldır? Bu tip bir toplumda insanlar arasında alt-üst ilişkisi olmayıp hepsi aynı şartlarda tarlalarda çalışırlar. Gösterdikleri emek karşılığında elde ettikleri herhangi bir para, mal, mülk yoktur. Dolayısıyla kişisel sahiplenme durumu söz konusu olmadığından, birikim ve alışveriş de görülmez. İnsanlar ihtiyaç duydukları oranda ortak depolardan istedikleri kadar alırlar. İnsanlar hemen hemen eşit koşullarda bulunduklarından, ihtiyaçları da benzer olup gereksinimler arasında büyük farklar gözlenmez. Anarşist düşüncelerde çoğunlukla ortak bir kavram olan mülksüzlük ya da yaşamın ortaklığı, Godwin’de de böylece temellendirilmiş olur. Çünkü ona göre, gereksinimden fazla lükstür ve lüks, kişiyi yozlaştırır, hırsa bürür ve toplumu kurutur. Malı ve gücü elinde bulunduran zenginlerin, güçsüzleri kontrol etmek amacıyla devleti, hükûmeti ve yasaları icat ettiğini düşünen Godwin, buradan kendi siyaset felsefesi anlayışı itibariyle devleti, erdemli toplum için zararlı bir kurum olarak görür.

Devlet yönetim sistemleri içerisinden de monarşizmi olabilecek en kötü yönetim sistemi olarak değerlendirip bu sistemde yönetimi devralmış olan tek kişinin, tek kişilik iktidarının toplum açısından despotizm sebebiyle biri felaket olabileceğini düşünür. Monarşist sistem, insanlar arasındaki eşitliğe yapay olarak bozan, sahtekârlıklar ve zorbalıklarla dolu bir sistemdir. Aristokrasi ise feodalizmin bir ürünüdür ve sahte bir gelir dağılımı üzerine kuruludur. Bu tip sistemler tamamen insanların eşitsizliğini vurgulayan, yok edilesi yönetim sistemleridir.

Demokrasiyi de birçok yazısında, farklı zamanlarda eleştirmiş ve anarşist düşüncelerini ortaya dökmüştür. Ona göre demokrasi, iyiye yönelik bir atılım olmasına karşın, toplumsal adaleti sağlayamamıştır. Toplumsal adaleti sağlayabilecek hiç mi bir kurum yoktur? Godwin, devlet yerine toplumsal adaletin sağlanmasına yönelik çeşitli alternatifler önerir. Ona göre devletler, monarşiler, aristokrasiler, eşitsizlikler ve büyük merkezî birimler ortadan kaldırıldığında, Godwin, nispeten yerel yönetim sistemlerinin kurulabileceğini öngörür. Bu tip lokal işletim birimlerinde mülk hırsları, iktidarın verdiği güç, soysuzluklar, yasaların zorbalığı ve eşitsizlikler en aza indirilmiş olacaktır. Godwin’in “bucak”, sonraki birçok anarşistin “komün” adını verdiği bu sistemler, devlete alternatif olabilecek yegâne kurumlardır. Bu kurumlar ise tüm insanlara eşit yaşama hakkı ve kaynakları değerlendirme özgürlüğü, serbest düşünce ortamı sağlayacaktır. Bunun sonraki aşaması ise tüm dünyada, insanları ayıran her türlü yapay, ulusal sınırın ortadan kalkması ve dünyanın komple bir “yeryüzü cumhuriyetine” dönüşmesidir.

Adalet, bilhassa toplumsal adalet kavramının Godwin’de ön plana çıktığını ve adaletin liberal ya da sosyalist devlet düzenlerince sağlanamayacağını iddia eder. Godwin’e göre toplumsal adalet, ilk olarak toplum bilincinin yerleşmesiyle sağlanmalıdır. Bu bilinç, insanların eşit değerleri paylaştığı, karşılıklı iletişimin ve yardımlaşmanın göz önünde bulundurulduğu ve mülk edinmemenin kaide olarak görüldüğü bir ortamda gelişebilir. Godwin insanın bütün kabiliyetlerinin, toplumsal adaletin ve iyiliğin sağlanması için kullanılması gerektiği taraftarıdır.

Rousseau’nun eğitim felsefesinde sözünü ettiği “her şeyden önce merak uyandır” ilkesi Godwin tarafından da kullanılmıştır. Bu yoldan eğitim, bireyin ve toplumun özgürlüğüne giden bir reform aracı olmaktadır.

Godwin, aydınlanma olarak gördüğü toplumun iyiliği, yardımlaşma duygusu ve adalet isteğinin, erdemin bir yolu olarak kendi felsefesince kurguladığı bir eğitim anlayışıyla şekillendirmiş olabilir. Fakat devletin içerisinde bulunduğu, üretiminden ve icrasından sorumlu olduğu bir eğitim, Godwin’e göre tam ters bir etki yapmaktadır. Hükûmet güdümlü ve onun tarafından yönetilen bir eğitim, kaçınılmaz olarak hükûmetin, yani devletin emirlerine boyun eğen ahlâk dışı bir kuruma dönüşür. Bu görüşü destekler nitelikte Godwin, eğitimin devlet kurumlarını destekler ya da onlara körü körüne itaat eder nitelikte, yasalar bağlı bir faaliyet olarak değil, son derece özgür ve sorgulayıcı bir sistem olması gerektiğini söylemiştir.

Not: 18. YY anarşist düşünüründen bahsediyoruz. Burada Sosyalistlere/Sosyalizme ilişkin eleştirileri elbette ki daha dünyada olmayan Marx ve Marksizme değil, Godwin'in kendi çağdaşları ve öncesindeki sosyalist birikimedir.

* Metin bana ait değildir.

Necdet ERSÖZ'ün "Bir Anarşist ve Felsefesi: William Godwin Anarşizminin Felsefî Temelleri" makalesinden alıntılar yapılmıştır. Yani yazarın kendi düşüncelerinden ve eleştirilerinden ayıklanmıştır.

Makalenin, yazarın görüşleriyle ve eleştirileriyle birlikte tümüne şu adresten ulaşabilirsiniz: https://necdetersozfelsefe.blogspot....i-william.html
______________________________________________________
'Şiddet her zaman kötü değildir. Kötü olan şiddete duyulan tutkudur.' Jim Morrison

Kazcynski isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Kazcynski Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 2 Kisi:
Alt 01.Temmuz.2018, 14:39   #6
 
Kazcynski - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kazcynski
Emekçi
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 05.Nisan.2008
Üye No: 7057
Bulunduğu yer: Yeryüzü
Mesajlar: 2,403
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 982
834 Mesajına 1,971 Teşekkür Aldı
Standart

Sosyal Darwinizm mi, Karşılıklı Yardımlaşma mı?

Eski ve yeni dünyanın sayısız düşmanlarına ve çetin iklim koşullarına karşı direnebilecek kadar iyi donanımlı olmayan bu kalabalık aile, toplumcul ruhları olmasaydı yeryüzünden silinirlerdi. Bir yırtıcı hayvan onlara yaklaştığında, pek çok grup hemen birleşir, hayvanı geri püskürtürler hatta kovarlar. Sürüden ayrılmadıkça bir atı ya da zebrayı ne bir kurt ne bir ayı ne de bir aslan yakalayabilir. Birebirde direnemeyecek kadar donanımsız ve güçsüz olan bu hayvanlar örgütlendiklerinde hem vahşi hayvanlara hem de zor iklim koşullarına karşı beraberce mücadele edebiliyorlar. Çayırlarda bir kuraklık çimleri kavurduğunda bazen on bin bireyden oluşan sürüler halinde toplanır ve göç ederler. Bozkırlarda bir kar fırtınası çıktığında, birbirine yakın dururlar ve korunaklı bir vadiye giderler. Birlik onların yaşam mücadelelerindeki ana silahtır.

Darwin’in evrim teorisi, 19. yüzyılın ortalarında biyoloji dışındaki farklı disiplinlere uygulanıyor, bu farklı disiplinler de biyolojide olduğu gibi yasalara bağlanmaya çalışılıyordu. Herbert Spencer, Darwin’in teorisini, bütün bilimlere uygulamaya kalktı. Sentetik Felsefe’yi bu niyetle yazmaya koyuldu. Aslında Spencer’ı bu noktada üne kavuşturan asıl kısım sosyolojiyle ilgili olan bölümdü.

Yine kendisinin geliştirdiği, doğada güçlü olanın hayatta kalacağı fikrini, Darwin’in doğal evrim süreciyle birleştirdi. Doğal seleksiyonda, uyum yeteneği fazla olan nasıl elenmeden kalabiliyorsa, insanın oluşturduğu yaşamda da böyle olmalıydı! İnsanın yarattığı kültürde, uyum yeteneği fazla olanlar diğerlerinden daha iyi bir konumda bulunuyor, elenmeden hayatta kalabiliyordu. Doğadaki var olma mücadelesi, toplumda yaşanan rekabette de en iyi olanın ortaya çıkmasına olanak veriyordu.

Herbert Spencer, canlı organizmaların işlerliğiyle insanların oluşturduğu toplumların işlerliğini benzer gördü. “Ortama uyum sağlamakta güçlük çeken zayıf canlılar zaman içinde yerlerini, ortama daha kolay ayak uydurabilen daha güçlü canlılara bırakırlar” görüşü toplum içerisinde ezen konumda bulunanların pozisyonunu “doğal” kılma noktasında iyi bir altyapı oluşturuyordu. Ve tabi ezilenlerin pozisyonlarının böyle olmasını da…

Basitçe ifade etmek gerekirse, toplumlarda siyasi ya da ekonomik olarak üst konumda bulunanlar, doğaya uyum sağlayanlardı. Bu düşünce sadece kapitalizmi doğada var olan bir işleyiş olarak açıklamıyor, aynı şekilde faşizmin de bilimsel bir yasa olarak ele alınabilmesine olanak sağlıyordu. İnsanlar arasında uyum sağlayamayanlar ya bulundukları konuma müstahaktı ya da doğal seleksiyonda elenmeleri gerekiyordu.

1883’te Francis Galton, (uzaktan akrabası olan Darwin’in itirazlarına rağmen) yeni bir sosyal-darwinci iddia ile ortaya çıktı. 1883’te Darwin öldükten sonra, öjeni düşüncesiyle Galton, doğada en uyumlu olacak türün oluşması için sağlıksız olanların ayrıştırılıp, sağlıklı olanları yetiştirilmesi gerektiğini iddia etti. Aslında toplumda “çürük olanların” ayrıştırılması düşüncesi Platon’dan bu yana devam eden bir toplum tasarısıydı.

İnsan nüfusunun genetik açıdan uygunluğu test edildikten sonra iyileştirilmesi, yani istenen bir yönde değiştirilmesi demekti. Böyle bir müdahaleyle hedeflenen, insan nüfusu içerisinde kimlerin çiftleşip kimlerin çiftleşmeyeceğine “bilimsel metotlarla” karar verilip “en uygun” türü yaratabilmekti. Sosyal-darwinciliğin ulaştığı bu boyut, “en uyumlu” ırkı yaratabilmek adına en iyi bilimsel teknikler kullanılsa dahi, yani insanların gen haritaları çıkartılıp istenen özellikler açısından fiziki, zihinsel vb. en iyi insanı yaratmaya kadar gidecekti.

1912’de Londra’da gerçekleşen Uluslararası Öjenik Konferansı, meselenin ulaştığı boyutu anlamak açısından önem taşımaktaydı. 1920’lerde İsveç’ten Belçika’ya öjenikle ilgili bilimsel çalışmalar yoğunlaşmış, 1930’larda Nazi Almanya’sında devletin ırk politikalarını ispatlamasına yardımcı bile olmuştu.

Herbert Spencer, ‘en uygun olan hayatta kalır’ mottosuyla, işin buralara kadar geleceğini öngörüyor muydu bilinmez ancak, Spencer’ın ve diğer sosyal darwincilerin yaptıkları hata sadece yöntemsel bir sorun değildi. Yani iş, bilimsel yöntemlerin bu şekilde insanlara uygulanabilirliği etik tartışmasından önce başka hatalar içeriyordu.

Kropotkin’in Kessler’den Devraldığı

Karl Kessler, 1880’de “Karşılıklı Yardımlaşma Yasası” üzerine verdiği konferansla ne yaptığının belki farkında değildi. Ancak 19. yüzyılın ortalarında ortaya çıkıp bir yüzyıl sonrasında insanlığın başına bela olacak sosyal-darwinizmin kökünü kazıyacak bir teorinin oluşmasına katkıda bulunuyordu. Kesller, Peter Kropotkin’in canlı türlerindeki karşılıklı yardımlaşma olgusunun evrimin bir faktörü olarak incelemesinde onu en çok etkileyen isimdi.

Kuzey Asya’da hayvanların boğuşmak zorunda kaldığını gördüğüm yaşam koşulları. Tüm bunlar, Darwin’in aşırı çoğalmaya karşı doğal engeller olarak tarif ettiği şeyin doğadaki temel önemini kolayca kavramamı sağladı; bu engellerle karşılaştırıldığında, çeşitli yerlerde, belirli koşullarda rastlanan, fakat asla bu engellerle aynı önemde olmayan, yaşam imkanları için aynı türden canlılar arasındaki mücadelenin çok daha önemsiz olduğunu anladım. Yaşamın yoksulluğu, nüfusun azalması Kuzey Asya olarak adlandırdığımız yerkürenin bu devasa bölümün ayırt edici özelliği olduğundan, Darwincilerin çoğunun inandığı, besin ve hayatta kalma için her bir tür içindeki bu müthiş rekabetin gerçekliğiyle ilgili ciddi kuşkular duymaya, dolayısıyla, yeni türlerin evriminde bu tür rekabete verilen baskın rolden de kuşkulanmaya o andan itibaren başladım (ve sonra yaptığım incelemeler ise bu kuşkumu haklı çıkardı).

Rekabetin en çok olması gereken yerde gerçekleştirdiği gözlemleriyle Kropotkin, karşılıklı mücadele yasasının yanında karşılıklı yardımlaşma yasasının da var olduğunu fark ediyordu. Aslında Kropotkin, daha fazlasını iddia ediyordu; hayatta kalma mücadelesinin başarısı için türlerin yardımlaşması her şeyden çok daha önemli!

Bu bulguyla beraber, Kropotkin’in sonraki gözlemlerinde karşılıklı yardımlaşma, evrimin bir faktörü olarak ele alınan bir olgu olarak önemli bir yer tutacaktı.

Amerika ölçeğinde yaşanan kuş göçlerinde -bu zeki hayvanların yirmi bin kadarı, büyük kar fırtınaları başlamadan önce, dağınık olarak yaşadıkları geniş bir bölgeden gelerek, Amur’u en dar yerinden geçmek için bir araya toplanmışlardı- hayvan yaşamında dair gözlerimin önünde cereyan eden tüm bu sahnelerde karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmanın öyle boyutlarda uygulandğını gördüm ki, bunun, yaşamın sürdürülmesi için, her bir türün korunması ve sonraki evrimi için son derece önemli bir özellik olduğu kanısına vardım.

Aslında Kropotkin, sadece biyolojik verilerle ortadaki iddiayı çürütmeye kalkmıyordu. Darwin’in düşünceleri ve toplum arasındaki ilişkilere yönelik akıl yürütmelere de bir cevap oluyordu. Doğadaki her hayvanın hemcinslerine karşı mücadelesi, insanın diğer insanlara karşı mücadelesiyle beraber doğa yasası olarak kabul ediliyordu. Kropotkin, türler için acımasız bir hayatta kalma mücadelesinin varlığını kabul etmiyor, bunu kanıtsız ve gözleme dayanmayan bir iddia olduğunu vurguluyordu.

Dolayısıyla durum insan için de aynıydı:

İnsan türünün toplumu, temellerini ne sevgiden alır ne de sempatiden alır. Bireyin kendi dışındaki herkesin haklarını kendininkine eşit kabul etmesini sağlayan şey, içgüdü düzeyinde bile olsa, insani dayanışma bilincidir. Karşılıklı yardımlaşma pratiğinin her bir kişiye verdiği gücün bilinçsiz de olsa farkına varılmasıdır, her bir kişinin mutluluğunun herkesin mutluluğuna sıkı sıkıya bağlı olduğu duygusudur ve belli belirsiz bir adalet ve hakkaniyet duygusudur.

Topluluk halinde yaşayan diğer canlılarda olduğu gibi insanın da var olmasını sağlayan en büyük özelliklerinden biri karşılıklı yardımlaşma pratiğiydi. Kropotkin’in karşılıklı yardımlaşması, bundan yıllar sonra ortaya çıkan biyolojik ve sosyolojik verilerle bir kez daha kanıtlanıyor. İnsanlık tarihinin %98’lik bölümündeki yaşam mücadelesinde türümüzün devamlılığını sağlayabilmesinin en büyük koşulu karşılıklı yardımlaşma ilkesinin içgüdüsel bir şekilde işletilmesinden başka bir şey değil.

Bunu yapabiliyor olduğumuz dönemde türsel uyumumuzun çok daha ötesinde, aynı zamanda diğer türler ve eko-sistemle içinde bulunduğumuz ahenk, romantik ütopyalarda rastlanabilir bir durum olmadığı artık ispatlanmış durumda.

Karşılıklı Yardımlaşma’nın Toplumu Anlamaya Etkisi

Karşılıklı Yardımlaşmanın hayvanlardaki önemini reddedemeyen bazı evrimciler, Herbert Spencer’ın yaptığı gibi, karşılıklı yardımlaşmanın insanlar arasındaki varlığını kabul etmeye yanaşmadılar. İlkel insanda, her bir kişinin herkese karşı mücadelesi yaşamın yasası idi. Hobbes’tan beri, yeterince eleştirilmeden, istekli bir şekilde yinelenmiş olan bu iddianın, insan gelişiminin ilkel dönemleri hakkında bildiklerimizle doğrulanmaktan uzak olduğu aşikardır.

İnsanın ya da diğer türlerin doğasında bencillik, rekabet, hırs aramaya niyetlenmiş herhangi düşünce, kendini kanıtlamak için bilimsel iddialara başvurmaktan imtina etmeyecektir, etmemiştir de. Toplumsal örgütlenmeyi bu bilinçle şekillendirmiş, bu şekillendirmeyi anlamlandırmış tüm düşünüşler bilimsel olduğunu savunurak kendilerini meşrulaştırmaya çalışmışlar, çalışmaktadırlar.



Kropotkin’in karşılıklı yardımlaşması, Darwin’in evrim düşüncesiyle çelişmek bir yana, siyasi niyetlerle gerçekleştirilen manipülatif nesnellik iddialarının altını oymuş; toplumsal paylaşma ve dayanışmayı doğal bir zemine oturtabilmiştir. Kropotkin’in siyasete olan etkisini, bu izdüşümden bağımsız ele alamayız. Bugün karşılaştığımız daha fazla veri, Kropotkin’i insan ve diğer hayvan türlerinin davranışlarına ilişkin bulgularını haklı çıkartıyor. Malhtus’tan Spencer’a insan doğasını ve toplumların içinde bulunduğu durumu “hayatta kalma mücadelesi”yle açıklamaya çalışan iddialara karşı, paylaşma ve dayanışmanın canlı doğasında var olduğu cevabıyla karşılıklı yardımlaşma, paylaşma ve dayanışmaya dayanan özgür bir toplumun doğasıdır.

Özgür OKTAY
Nisan 22, 2015

Patika: http://patikaekoloji.org/sosyal-darw...i-ozgur-oktay/
______________________________________________________
'Şiddet her zaman kötü değildir. Kötü olan şiddete duyulan tutkudur.' Jim Morrison

Kazcynski isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Kazcynski Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 2 Kisi:
Alt 01.Temmuz.2018, 21:42   #7
 
Gudrun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Gudrun
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 03.Ocak.2009
Üye No: 16650
Mesajlar: 1,760
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 497
375 Mesajına 1,023 Teşekkür Aldı
Standart

Bilinci belirleyen özgürlük ve hakikat tutkusudur, nesnel olanaklar cüzzi rol oynar. Devrim için nesnel koşullara ihtiyaç vardır vs. Bu hipotezler malesef ki bilimsel olmayan, Che ve Fidel öncülüğünde 15 iradeci gerilla tarafında Küba dağlarında çürütüleli çok zaman oluyor.

Blanqui köleleşmişlerden medet ummayın derken de aynı rotayı izliyordu. Özgürlük için nesnel koşul ayaklanmacı örgüt, silah ve tutkulu iradi insandır.

Nesnel yoksunluğun köleleştireceği gibi nesnel bollukta köleleğine yol açar. Marx'ın kafasındaki ''özgür'' nesnel varlık yiyip içip düzüşen humandır. Çünki kovulmuşların dahiliyetinde yaşadı gördüğü de budur bildiği de, istenci de...


KCK kooparatifi neden kullanıyor? Marksist klasiklerdeki gibi biçimsel farkları olan kavramların özdeşmiş gibi özensiz seçilip kullanılması tarzında bir yaklaşımı yok KCK'nin. Kooperatif komünaliteye açılan yoldur. Ortada SÖZLEŞME var ve buna dahil olup müdahil olacak gruplar olacak. Ayrıca dahil olmak için bir dizi biçimsel denemeden geçiş olacak ve KOVMA diye birşey var, dahil olamayana uygulanacak pratik budur. Eskinin tımarhane, mapushane gibi kapatma yöntemleri gerçekleşmiyecek. Komünalite kültürünün insanlık kadar eski sosyo-politik pratiği uygulanacak. Govuermentality diye bir kavram var Türkçe'ye yönetimsellik diye çeviriliyor, eksik. Devletin kurumlarının ürettiği zihni bir kavram, bunu sürüye tabi kılma var içselleştirme var. Yönetimselliğe ihtiyaç var, ihtiyacı arzulama var halbuki yok. Yani birey/grup hiç ihtiyacı olmadığı şeyleri ihtiyaçmış gibi özümsüyor, devletin ağları kurumsal bağlar ile örümcek ağı gibi zihinlerden şehire ordan coğrafi olarak yayılım kuruyor. NORMAL budur diyor değil!

Öz-yönetim temelinde konfederal sisteminin önemi burada çıkıyor. Yönetilmeyi arzulamadan komünal-manevi değerler biçiminde gönüllük esasına dayalı örgütlenme ve hayat biçimi doğurulmak isteniyor. Ekonomi oikonomia üzerinden şekillenen iktisadi bir teori içine edilen kavramlardan biri daha budur. Ev eksenli ekonomi-ekoloji-komünalite ekonomi kavramı budur. APO'nun tüm iktisadi teorileri bunun üzerinden kurulmuştur. DOĞRU kullanımı da budur. PKK maddeci bir örgüt değil olmadığı için maddeci yaklaşımla getirilen eleştiriler boşa düşer. KCK'nin ekonomik sistemi aynı zamanda bir çok kavramı/değeri içerip, maddi manevi değer üreten bir sistem. Maddeci kafanın algılamayacağı bir sistem.
Potlaç, kula gimwali, bayramlar gibi binlerce yıllık hegemonik güçlerin eritemediği armağan paylaşım sistemlerini tekrar aktif edicek bir sistem.



Kürdistan buna müsaittir, insanlığın doğduğu yerdir. Öcalan Bookchin'den esinleniyor da Öcalan dediğiniz şahsiyet akademisyen değil PKK nezdinde tüm ezilenlere önderlik iddiası olan birisi. Bookchin'de Öcalan'ın teorilerinin onda biri yok.

Kapitalist ulus devletlerin verili koşulları altında, şiddet tekeline dokunmadan ve egemen iktidar ve mülkiyet ilişkilerini esaslı biçimde değiştirmeden, verili devlet sınırları içerisinde “devlet dışı, komünalist, ekolojik-ahlaki özyönetim yapılarının” oluşturulabileceği ve ayakta tutulabileceği iddiası, bir illüzyondur.

Verili koşulları tümüyle reddeden üçüncü çizgi hipotezini ortaya koyan PKK'dir. Şiddet tekeline dokunmadan demeyin insanı güldürmeyin. İktidar ilişkilerini salt siyasi olarak alan bir kafanın teorisi bukadar zavallı olabilir. İktidar dediğimiz ilişki biçimleri somut değil soyuttur elle tutulmaz.. Fikirlerden tutun, yeme içme, cinsellik sözcükler kadar geniş bir hükmetme ağı iktidar, bir gerçek, iktidarın doğru kullanımı vardır, aktüelde sadece Politik iktidardan bahsetmek körlüktür. Suyun taşı aşındırması da doğal iktidardır, yapma demekte, ye demekte, yahut yönlendirme ilişkileri. Lakin bunların zaman-mekan olarak gönüllük bağlarıyla örülmüş komünalite kültürünün zihin iklimini değiştirdi bir toplumda pozitif kullanımı gerçekleştirerek üstesinden gelinebileceği önergesi APO'da mevcut. Erkeği öldürme dersleri var, PKK orda iktidarı öldürmeye başlıyor.

Öcalan'da ÇELİŞKİ var diyalektik değil. Çelişki bazlı açmazlar üzerinden gidiyor. Devletçilik-komünalite çelişkisi manevi üretkenliğe sahip insan/topluluk. Anti insan maddeci ve maddeci üretken. Benzeri yaklaşım Kropotkin dolayısıyla Bookchin'de var, var ama Öcalan'ın ordan görmesi gerekmiyor, kendisi toplumda doğup büyümüş ve doğduğu toprağı sulamış birisi.

Toplum olabilmek için komünal değerlere sahiplik gerekiyor, bunlar varsa toplum var. Topluma dahiliyet de komünal eksenli gerçekleşiyor. KOMÜNAL olmayanda toplum olmaz. Toplumdan ULUS'a geçiş var, ULUS mefhumu Moğollardan alınıp orjinal içeriğine uygun kullanıma sahip bir kavram. Uygarlık en üst seviye ulusluğa erişmiş toplumların ortak manevi paydası.
Gudrun isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Gudrun Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 2 Kisi:
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com