Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Diğerleri

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Devrimci Komünarlar Partisi (DKP)
Cevaplar
76
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
9626
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 25.Ocak.2016, 23:01   #1
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post Devrimci Komünarlar Partisi (DKP)

Gün geçmiyor ki yeni bir devrimci parti kurulmasın.

Kısa süre önce kurulan bir siyasi parti. Kendisi Facebook'ta çeşitli sayfalarca şöyle tanıtıldı:

"Türkiye'de öncü Komünist Parti olma yoluyla adımlarını atan Devrimci Komünarlar Parti (DKP) kuruldu. Parti; "herşey AKP-IŞİD faşizmine karşı savaş için", "herşey AKP-IŞİD faşizmini ezmek için", "herşey bu savaşı geliştirmek için" şiarıyla hareket edip AKP-IŞİD faşizmine karşı silahlı siyaseti savunduğunu ilan etti aynı zamanda halkı DKP saflarında silahlı direnişe, faşist çeteleri yok etmeye davet etti.
Mahir, Deniz ve İbrahim'in, Mazlum Doğan'ın, Erdal Eren, Mustafa Özenç, Seyit Konuk ve Erdoğan Yazgan'ın, Behzat Baykal, Tamer Arda, Mehmet Fatih Öktülmüş, Süleyman Cihan ve Niyazi Aydın'ın, Talat Türkoğlu, Hüseyin Demircioğlu, Ahmet Metin Koyuncu ve Orhan Yılmazkaya'nın; Arin Mirkan, John Gallagher, Suphi Nejat Ağırnaslı, Kader Ortakaya, Serkan Tosun, Bedrettin Akdeniz, Mahir Arpaçay ve Aziz Güler'in şahsında tüm Rojava şehitlerinin; Nejdet Adalı ve Serap Kolukırık şahsında Mustafa Suphi'lerden bugüne toprağa düşen tüm devrim şehitlerinin ideallerini zafere taşıyacağız! Ölümsüz anılarını Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu'dan başlayarak özgür ve sömürüsüz, sınıfsız ve sınırsız bir dünyaya armağan edeceğiz!
Aklımız aydınlık, bileğimiz sağlam, yolumuz açık olsun!
Yaşasın Devrimci Komünarlar Partisi!
Kahrolsun Kapitalizm ve Emperyalizm!
Kahrolsun AKP-IŞİD Faşizmi!
Yaşasın Özgürlük ve Sosyalizm!
Yaşasın Demokratik Ortadoğu Devrimi!
Yaşasın Dünya Devrimi!"

Genel Bilgiler:

Kadın Örgütü: Kadın Komünarlar Birliği

Resmi Siteleri:
http://www.komunarlar.org/
Resmi Facebook Sayfaları: https://www.facebook.com/devrimcikomunarlar
Resmi Twitter Hesapları: https://twitter.com/komunarlarparti

Logo:


Sloganlar:

Yaşasın Devrimci Komünarlar Partisi!
Kahrolsun Kapitalizm ve Emperyalizm!
Kahrolsun AKP-IŞİD Faşizmi!
Yaşasın Özgürlük ve Sosyalizm!
Yaşasın Demokratik Ortadoğu Devrimi!
Yaşasın Dünya Devrimi!
AKP-IŞİD FAŞİZMİNİ EZECEĞİZ!
YAŞASIN DEVRİM YAŞASIN SOSYALİZM!
Kadın Komünarlar Birliği için İleri!
Yaşasın Kadınların Kurtuluşu!

Kimdir, Necidir bu parti?
Bu parti aslında fiilen gerçekleşmiş bir birliğin resmileşmesidir. PDKÖ ve TDP'nin birleşmesi ile kurulmuştur. Muhtemelen öncülleri gibi Rojava'da savaşacak, BÖG bileşeni olacak.
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
komüniter Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 25.Ocak.2016, 23:06   #2
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post PROGRAM

DKP

DEVRİMCİ KOMÜNARLAR PARTİSİ

PROGRAM
Tarihsel Miras ve Amaç

Partimiz yeryüzünde eşitsizliğe ve zulme karşı ilk taşı atan adsız savaşçıdan günümüze kadar süren tüm özgürlük ve adalet mücadelelerinin mirasçısıdır. Köklerimiz, köleciliğe isyan eden Spartaküs'den Anadolu'nun unutulmaz isyancıları Babailer'e kadar uzanır. Bugünde dünyanın her hangi bir yerinde süren tüm özgürlük savaşları bizim savaşımızdır. Biz dünya çapındaki haklı haksız savaşının Anadolu ve Mezapotamya'daki koluyuz ve insanlığın komünal geleneklerinin takipçileriyiz.
İnsanlığın komünal geleneklerini modern sınıflar mücadelesine uyarlayan Marks-Engels ve Ekim Devriminin önderi Lenin, Devrimci Komünarlar Partisinin de kurucu önderleridir.
Devrimci Komünarlar Partisi; Ekim Devriminin ateşleri içinde kurulan TKP ve Türk egemen devletine karşı silahlı isyan bayrağını dalgalandıran THKP/C, THKO, TKP/ML'yi devrimci eleştirel temelde kendi öncelleri kabul eder.
Parti, proletaryanın nihai kurtuluşu için, modern sanayi proletaryası başta olmak üzere, işçi sınıfının, emekçilerin, kadınların, gençlerin ve tüm ezilenlerin bilinçli, örgütlü ve öncü siyasi devrimci savaş örgütüdür. Devrimci Komünarlar Partisi, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya kurmayı hedefler; doğa ve insan uyumunu esas alır. Patriyarkal sistemi ortadan kaldırarak, bayrağında "herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar" şiarı dalgalanan komünist dünya toplumuna ulaşmak için savaşır.

Dünya halklarının baş düşmanı kapitalist emperyalizmdir

Günümüzde gericiliğin ana kaynağı emperyalizmdir. Yeryüzündeki tüm faşist ve askeri diktatörlükler, tüm yerel gerici iktidarlar, dinsel faşist gericilikler, yükselen neo-faşizmler emperyalizmden beslenirler ve emperyalizm tüm gericiliklerin kaynağıdır. Emperyalizm dünya halklarının baş düşmanıdır.
Kapitalizme karşı mücadele edilmeden emperyalizme karşı savaşılamaz. Emperyalizm bütün ülkelerde “iç olgu” haline gelmiştir. Bu, yerel sermayelerin ve devletlerin emperyalizmin uzantıları, kaleleri, yerel emperyalist odaklar vazifesi görmesi demektir. Bu odaklara karşı mücadele edilmeden emperyalizme dokunulamaz. Bundan dolayı anti- emperyalist mücadele her coğrafyada yerel sermayelere ve devletlerine cepheden savaşa hazırlanmayı zorunlu kılar.
Tekeller ve mali sermayenin egemenliği, dünyanın dev tröstler arasında paylaşılması ve eşitsiz gelişmenin yarattığı çelişkiler iki büyük emperyalist paylaşım savaşıyla sonuçlandı. Sosyalist kampın çöküşüyle başlayan yeni paylaşım dönemi son büyük krizle birlikte derinleşti. Ekonomik krizin çözümsüzlüğünün tetiklediği emperyalist rekabet yeryüzünü cehenneme çevirmeye başladı. Emperyalist kamplar arası kapışma ve parçalanma da rekabeti şiddetlendiriyor. Bu rekabet bütün kıtalarda bölgesel savaşları tetikliyor; bölgesel savaşlar bir dünya savaşına, üçüncü bir savaşa doğru hızla tırmanma gösteriyor. Çürümüş ve can çekişen kapitalist emperyalizm, doğayı ve insanlığı bir bütün olarak yok oluşa sürüklüyor. Bugün emperyalizm dünya halkları için her zamankinden daha büyük bir tehdit oluşturuyor ve bölgemizde emperyalizme karşı mücadele güncel ve acil hale gelmiştir.
Sosyalist sistemin çökmesiyle emperyalistler kendi halklarını terörize etmek için kullandıkları komünizm öcüsünün yerine radikal İslamı geçirdiler. "Medeniyetler çatışması" tezleri öngörüden çok ideolojik hazırlık olarak devreye sokuldu ve bilinçli olarak bugünkü dünyayı yarattılar. Kapitalist küreselleşme ve neo-liberal politikalar sonucu dünya emekçileri arasında büyüyen dayanışma ve ortak mücadele dalgasına karşı "medeniyetler çatışması" anti-komünizmin yerine kullanıma sokulan yeni ideolojik saldırıdır. Bu saldırı, yalnızca İslam-Batı karşıtlığıyla sınırlı değil, yeryüzündeki tüm büyük inanç topluluklarının birbirleriyle, mezhepsel ve kültürel farklılıklar temelinde kendi içlerinde de çatıştırılması ve düşmanlaştırılmasıdır. Yeni ideolojik konsept, emperyalistlere hem emperyalist merkezlerde hem de dışarda büyük bir iktidar gücü verirken, içerde emek ve demokrasi, dışarda anti-emperyalist güçleri ezmek için örgütlenmiş bir silahtır.
Müslüman dünyada IŞİD olarak ortaya çıkan faşist eğilim, başlangıcı Yeşil Kuşak politikalarına dayanan emperyalist projenin devamıdır. IŞİD, 1,5 milyarı aşan İslam dünyası üzerinde estirilen emperyalist yağma, talan ve savaşlardan beslenmektedir. Radikal İslam bir yanıyla emperyalist saldırganlığa karşı geriye dönük ve umutsuz bir intihar eğilimidir ve bu yanıyla kitlesel bir destek bulmaktadır. Siyasal olarak ise yerli egemenler ve emperyalist güçlerin halklara, ilerici ve devrimci güçlere karşı kullandığı büyük ve tehlikeli yeni tür faşizmdir. IŞİD faşizmine karşı bölgesel düzeyde karşı çıkış yetersizdir, enternasyonal düzeyde ideolojik, politik olarak çok yönlü mücadele yürütülmek zorunludur. Dünya sermayesinin kanlı kılıcına dönüştürülen bu faşist hileye karşı dünya emekçileri birleşik ve ortak mücadele yürütmelidir. Emperyalizm ve IŞİD; biri diğerinin öteki yüzüdür ve ikisine karşı birlikte savaşılmalıdır.
Kapitalist sistemin içinde kalan dünyanın bir geleceği yok. Beşeriyet ve kainat, kan ve ateş içindedir. Ekolojik yıkım, talan ve sömürü akıl almaz boyutlara varmıştır. Yüzbinlerce, milyonlarca insan emperyalist devletlerin kararlarıyla bombalar altında can veriyor. Tehdit bütün insanlığadır. Tehdit beşeriyete olduğu kadar tabiatadır. İnançlar, kültürler, halklar, bitkiler, hayvanlar tehdit altındadır. Bir bütün olarak varoluş ve gelecek tehdit altındadır. Bundan dolayıdır ki bu savaş en büyük savaştır. İnsanlık bir bütün olarak ya yok olacak ya da tümden sermaye canavarlığından kurtulup özgürleşeceği komünizmi kuracaktır.
Yeni bir devrimci enternasyonalin kurulması acil görevdir
1980’lerde başlayan neo-liberalizm tüm dünya halklarına acımasız ve amansız bir saldırıydı. İdeolojik, siyasal, ekonomik, askeri her yönden ve yeryüzü coğrafyasının tümüne saldırdılar. Dünya emekçilerinin yüz yıllık tüm kazanımlarını tarumar ettiler. Uluslararası mali sermayenin çıkarları doğrultusunda IMF kontrolünde özelleştirme ve kemer sıkma politikalarını ülkelere dayattılar. Ülkelerin tüm sanayilerini, finansal yapılarını, enerji dahil üretimin tüm sektörlerini ele geçirdiler. İstikrar tedbirleriyle halkların boğazları sıkılarak biriken gelirlerin aslan payı emperyalist tekellere akarken yerli işbirlikçi tekeller de kasalarını doldurdular. İşsizlik ve temel gıda maddelerindeki aşırı fiyat artışları kitleleri açlığa mahkum etti. Bütün ülkelerde yoksulluk ve açlık yaşamın bir parçası haline geldi. Suları, ormanları, bitkileri, hayvanları, insanı, doğayı kısaca bütün yaşamı özelleştirdiler. Bütün bunları yıllardır oluşturmaya çalıştıkları uluslararası kuralları yerle bir ederek, açık askeri zorbalık ve işgallerle yürüttüler. Küresel saldırı bir çok yerde küresel direnişlere neden oldu.
Asya'dan Afrika'ya, Güney Amerika'dan Avrupa'ya tüm kıtalar kitlesel isyanlara sahne oldu. Bu gelişmeler geçici huzursuzluklar değil yeni bir düzen kurulmadan durulması mümkün olmayan isyan dalgalarıdır. Bir ülkede gerileyebilir, başka bir bölgede öne çıkabilir veya bir yerde kısmi tavizlerle geçici olarak yatışabilir, bir dönem uykuya yatabilir ama tümden söndürülemez.
Dünya homojenleşmiştir. Emek-sermaye çelişkisi tüm dünyayı kuşatmıştır. Dünün köylü toplumları olarak bilinen üçüncü dünya ülkeleri dünyanın atölyeleri durumuna gelmiştir. Bu ülkelerde süreç proleterleşmenin derinleşmesi doğrultusundadır.
Geç gelişen kapitalist ülkelerdeki ve emperyalist metropollerdeki emekçilerin yaşamı ve sorunları toplumsal olarak birbirine benzemeye başlamıştır. Belçikalı işsizlerle Mısırlı işsizler, Tunuslu işsizlerle Yunanlı işsiz üniversitelinin hedefleri ve gelecekleri de birbirine yakınlaşmıştır. Merkez Avrupa’nın yoksul ve işsiz gençliğinin kaderi Asya, Afrika ve Güney Amerikalılar'ın kaderine benzemiştir.
Emek-sermaye çelişkisinin etkisi dışında hiçbir kara parçası kalmamıştır. Toplumsal, siyasal, ekonomik, teknolojik homojenleşme sonucu iç içe geçmiş bir dünya oluştu. Emperyalist çıkarlar, dünya finans kapitalistlerinin politikaları tüm dünya halklarını hedef alıyor. Bu politikalar tüm ülkelerde benzer tepkileri ve eğilimleri tetikliyor. Bir yerdeki mücadele ve duruş dünyanın tüm yoksullarının talepleriyle iç içe geçiyor.
Tüm yeryüzünde öfke ve isyan mayalanıyor. Dünya, patlayan ve çözülen isyan dalgalarıyla sarsılıyor. Zamanı gelenler devrimci yoldan kendisini açık ediyor. Her ayaklanma dalgası bir öncekinden hem öğreniyor hem güç alıyor hem de yeni isyanları cesaretlendiriyor. Halklar kan ve ateş içinde öğreniyor.
Tüm dünya benzer sorunlardan kaynaklanan, birbirine benzer ve birbirini etkileyen ve süreklilik kazanan kitlesel halk hareketleriyle sarsılıyor ama enternasyonal bir örgütlenme yok. Zamanı gelen fikirler gibi zamanı gelen örgütlenmeler de zorunluluk olarak zuhur ederler. Dünya yeni tipte bir komünist enternasyonale gebedir. Yeni bir enternasyonal, Avrupa merkezci ve hiyerarşik olarak örgütlenmiş eski anlayışlardan kopuşu zorunlu kılar.
Paris Komününden sonra yeryüzünde ezilenlerin proletarya öncülüğündeki ilk iktidarı olan Ekim Devrimi, Avrupa'dan beklenen devrimlerin gerilemesiyle, dünya devrimine yürümekte yalnız kalarak, emperyalist kuşatma altında, tek ülkede sosyalizmi kurmaya yönelmek zorunda kaldı. Zamanla dünya devrimi hedefinden koparak kendi içine daraldı. Emperyalizme karşı sınıfsız dünya toplumu için mücadele yerine, devletçi bloklar arası rekabet geçirildi. Kapitalist uygarlık karşısında yeni bir komünal toplumsal yaşam geliştiremedi, bu rekabette yorgun düşerek kendi içine kapanarak çöktü. Farklı bir sosyalizm anlayışını temsil ettiğini iddia eden Çin ve Arnavutluk Devrimi de Sovyetler Birliği ile aynı akıbete uğradı.
Devrimci Komünarlar Partisi, gerçekleşen ve çöken tüm devrimleri kendi mirası olarak eleştirel devrimci temelde sahiplenir. Kendi devrim ve sosyalizm anlayışını bu devrimlerin deneyleri üzerinden devrimcileştirir ve ayak bastığı Anadolu ve Mezopotamya topraklarının tarihsel ve komünal geleneklerini esas alarak yeniden kurar. Mücadele içinde kurulacak bu anlayış, aynı zamanda marksizimin batı merkezci pozitivist dar yorumunun yerel ve evrensel düzeyde aşılması için mücadeleyi içermektedir.

Bölgemizde devrim ve karşı devrim

Dünya çapındaki yeni emperyalist paylaşım mücadelesinin ilk cephesi bölgemizde yaşanıyor. İkili, çok yönlü, siyasi, askeri bloklaşmalar ve ittifaklar bütün güçleri içine çekiyor. Giderek hiçbir gücün dışında kalamayacağı büyük bir alt üst oluş dönemine girildi. Gelişmeler I. ve II. Emperyalist Paylaşım Savaşları öncesini hatırlatıyor. Yirmi yıldır kan gölüne dönen Ortadoğu’da savaş tüm bölgelere yayılacak kapsam ve biçimler alıyor. Uzun bir dönemdir bölgede siyaset silahlarla yürütülüyor. Savaş bölge ülkelerini içine çekerken aynı zamanda bütün ülkelerde çok yönlü iç savaşları tetikliyor. Türkiye bütün bu çelişkileri kendi içinde taşıyor.
Türkiye ve Kürdistan başta olmak üzere tüm Ortadoğu tarihsel değişimlere sahne oluyor. Bugün Ortadoğu’da yaşananların tümü emperyalizmin ve gerici bölge güçlerinin iflasının sonuçlarıdır. Yüzyıllık statüko çöktü, sınırlar ortadan kalkıyor. Çöken gerici statükonun arkasında büyük bir boşluk oluşmuştur. Gerici statükoyu yeniden kurmak ve bölgeyi düzenlemek için bütün dünya güçlerinin ve bölge gerici egemenlerinin içinde olduğu çok yönlü ve çok cepheli silahlı çatışmalar yaşanıyor. Savaşın uzayarak Türkiye’yi ve diğer bölge ülkelerini de içine alarak bu iktidar boşluğunu büyütmesi kaçınılmazdır. Bu durum bölge halklarının enternasyonalist mücadelesi için büyük bir alan açmaktadır. Emperyalizm ve yerli gericiliklerin hedefi, tüm bölgeyi dinci, ulusçu, mezhepçi temellerde halkların birbirlerini boğazladığı, uzun sürecek kanlı bir savaşın içinde tüketmektir. Emperyalizmin bölgede hiçbir soruna çözümü yoktur. Bölge halklarının tek kurtuluş yolu emperyalizme ve yerli gericiliklere karşı halkların birliği ve ortak mücadelesidir.
ABD dahil hiçbir gücün kontrol edemediği kaos ortamının uzun süreceği görülüyor. Ortadoğu'daki durum, tüm halklar ve bölge devrimci güçleri için büyük devrimci olanaklar sağlıyor; oluşan boşluk, bölge halklarının devrimci öncülerini bölgesel çapta bir devrim cephesini kurmaya zorluyor. Kürt Özgürlük Hareketi, saldırılara karşı direnirken bölge çapında tüm zorda kalan ve imha ile karşı karşıya olan halkları savunuyor ve bölgesel devrimci cephenin görevlerini omuzluyor. Gücünün çok üstünde ve çok sayıda cephede süren saldırılar karşısında zorlanıyor. Aynı zamanda baskın ulusal kimliğinden dolayı hareket alanı sınırlanıyor. Başta Türkiye devrimcileri olmak üzere tüm bölge devrimci güçleri bölgenin ve halkların geleceğini belirleyecek bu savaş mevzisinde yerlerini almak ve bölgesel devrim cephesinin güçlenmesi için mücadele etmek zorundadır.
Eski statükolar sınırlar olarak korunsa bile ekonomik, siyasal, toplumsal sorunlar bölgeselleşmiştir. Kürt sorunu gibi Şii ve Sünnilik eksenindeki mezhepsel gerilimler de bölgeselleşmiştir. IŞİD bölgesel daha öteye küresel düzeyde faaliyet sürdürmektedir. Türkiye IŞİD'in önemli bir merkezi ve hedef ülkesidir. Tarikatlardan cemaatlere tüm İslami gerici ağlar ve kontra güçler IŞİD ile yeniden harmanlaşarak radikalleşmiştir. Önümüzdeki uzun bir dönem boyunca başta Aleviler olmak üzere laik kesimler, Kürtler ve tüm ilerici devrimci güçler IŞİD saldırılarının hedefinde olacaktır. Türkiye'de AKP-IŞİD faşizmine karşı mücadele uzun erimlidir ve Ortadoğu'daki halkların mücadelesiyle iç içedir.

Türkiye'de devlet ve devrim

Türkiye Cumhuriyeti Devleti tekelci oligarşik bir diktatörlüktür. Aynı zamanda sömürgeci bir devlettir. Tarihi boyunca Kürtler üzerinde inkârcı, imhacı ve asimilasyoncu bir politika sürdürmüştür. Osmanlıdan devraldığı halk düşmanı karekterini ve kurumlarını modern emperyalist gericilikle bütünleştirerek özgün bir gericilik biçiminde yapılandırmıştır. Kürt halkı üzerindeki sömürgeci zulüm, aynı zamanda Türk emekçileri üzerindeki sömürü ve baskıları güçlendirmekte, düzene karşı her türlü muhalefet faşist terörle ezilmektedir.
Sistem; CIA, MOSSAD gibi modern emperyalist yapıların kirli yöntemlerini tarihinden getirdiği devşirme kurumlarla birleştirmiş, bunlara siyasallaşan işbirlikçi İslam'ın katliamcılığını katmıştır. Türk devlet geleneği ve Türkiye gericiliğinin tertiplediği Maraş, Çorum ve Sivas yangını türünden katliamlar, IŞİD'in öncelleridir. T.C. Devleti, tepeden tırnağa resmi ve sivil terör aygıtlarına ve saldırgan faşistleşmiş yaygın kitlesel bir desteğe sahiptir. Faşizm bu sistem içinde kurumsallaşmıştır ve her zorlandığında devreye sokulmaktadır. Bundan dolayı Türkiye'de demokrasi sorunu bir devrim sorunudur. Aynı biçimde faşizmin yıkılması da devrim sorunudur.
Türkiye burjuvazisi, Türk toplumunun bin yıllık devlet geleneğini ve bu geleneğin son 600 yılını oluşturan Osmanlının hükmetme tecrübelerini devralmış ve bunu 90 yıllık Cumhuriyet koşullarına uydurmuştur. T.C. Devleti, hem en modern tekelci kapitalist ilişkilerin hem de en arkaik prekapitalist ilişkilerin ve bunların siyasal, hukuki, ahlaki normlarının bir arada yaşandığı; sınıfsal, ulusal, dini, mezhebi, kültürel, iç-dış, konjonktürel-yapısal gerilimlerinin iç içe geçip birbirini beslediği şiddetli çelişkiler yumağıdır. Tarihsel ve güncel olarak birikmiş bu çelişkiler ancak devrimle çözülebilecektir.
T.C., çok sayıda ulus ve ulusal azınlığı yüzyıllarca tahakküm altında tutan geleneği devralmıştır. Siyaset, esas olarak şiddet eliyle yürütülmektedir. Ordu Osmanlı siyasetindeki ağırlıklı konumunu cumhuriyet rejiminde de devam ettirmiştir. Büyük toprak sahipliğinden kapitalistleşen eski büyük mülk sahipleri ile Cumhuriyetin yetiştirdiği burjuvaların devlet mekanizmaları içindeki çatışmaları hiç bitmemiştir. Sonuç olarak, Türkiye'de burjuva demokratik devrim tamamlanmamıştır.
Başından beri halka karşı yürütülen örtülü veya açık iç savaş Türkiye siyasetinin en temel belirleyeni oldu. 1915-1923 döneminde Ermeni soykırımı ve Rum tehciriyle gayrimüslüm nüfusun üçte biri yok edilmiştir. Kurtuluş Savaşı olarak sunulan dönem, aynı zamanda iç savaşlar serisiyle yeni bir devletin kurulduğu dönemdir. 1925-1927, toplumsal planda değil ama Cumhuriyet'in kurucu unsurları arasında iç çatışmanın yaşandığı yıllardır. 1919’dan 1938’e kadar Koçgiri, Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim'de Kürtler katliamlara uğradı. 1975-80 döneminde egemen sistem binlerce devrimciyi katletti. Bunlar örtülü veya açık bir iç savaş dinamiğinin süregelen kanıtlarıdır. 50 bin kişinin öldüğü 1984’ten bugüne devam etmekte olan Kürdistan’daki çatışmalar, katliam ve direnişin bir başka boyutudur.
Türkiye’de toplumsal ve siyasal tüm oluşumlar devletle bağlantılıdır; devlet tüm kurumları ya direk kendisi oluşturur ya da sıkı biçimde kontrol altında tutar, bu yapılanma mevcut sistemin gücünü ve örgütlülüğünü oluşturur. Türkiye'de politik partiler sınıfsal söylem ve biçimlerden çok; milli, dini, mezhepsel kimlik ve söylemler üzerinden faaliyet yürütür. Sınıf mücadeleleri genellikle din, milliyet, mezhep örtüleri altında yürütülür. Ailecilik, kan bağları, hemşehrilik önemlidir ve bu arkaik kalıntılar kapitalist devletle bütünleşmiş, onu koruyan manevi bir zırh gibidir.

Demokratik Halk Devrimi

Dünya devrimler sürecinin parçası olan devrimimiz, emperyalizmi kovacak, sömürgeciliği tasfiye edecek, faşist kurumları ve oligarşik diktatörlüğü yerle bir ederek özgür bir ülke kuracak; kesintisiz biçimde dünya devrimi ve komünizm yoluna girecektir
Bu amaca, yani komünizme ulaşmak için, ilk ve zorunlu adım; mevcut düzeni tümden yıkmak ve yerine halkın devrimci iktidarını kurmaktır. Önümüzdeki devrim, proletarya önderliğinde tüm halkın katıldığı, Demokratik Halk Devrimidir. Proletarya, Demokratik Halk İktidarı koşullarında gücü ve örgütlülüğü oranında kesintisiz olarak sosyalist iktidar için mücadele edecektir.
Partimiz Türk, Kürt, Arap ve tüm diğer halkların eşit özgür temellerde sosyalizm altında birliğini hedefler. Türkiye devrim güçlerinin demokratik halk cephesi ile Kürdistan özgürlük güçlerinin ortak birleşik devrim cephesinde birleşmesi ve halkların birlikte kurtuluşu için savaşır. Kürt halkının ayrılma ve bağımsız devlet kurma hakkını kayıtsız şartsız savunur. Bu hakkı, devrimin Türkiyesi'nde hangi yolda kullanacağına Kürt halkı kendisi karar verir.
Türkiye halklarının özgürlüğe ulaşması ancak mevcut sermaye düzeninin ve bu düzeni koruyan burjuva devlet aygıtının, halkın devrimci gücü ve örgütlülüğünce yıkılarak parçalanmasıyla mümkündür. Baskı, terör ve zorbalıkla, halk çoğunluğunun iradesine rağmen devam eden bu sömürü düzeninin yıkılması, halk kitlelerinin ancak devrimci şiddetiyle olanaklıdır. Parti, işçi sınıfı ve halk kitlelerinin siyasal iktidarı feth etmesi için devrimci şiddeti zorunlu görür. Dev bir terör mekanizması üzerinde yükselen sisteme karşı halkın iktidarının gerektirdiği tüm zor ve şiddet yöntemlerini kullanmayı haklı ve meşru kabul eder.

Kadınların Kurtuluşu

Devrimci Komünarlar Partisi, kadınların kurtuluşunu komünist hareketin önünde ertelenmez bir görev olarak görür. Erkek egemen sistem, sınıflı toplumun temellerinden biridir ve ancak sınıflı toplumların sona ermesiyle sonlanacaktır. Bu açıdan dünya kadınları devrim mücadelesinin her safhasında doğal öznedirler. Partimiz, kadın kurtuluş mücadelesinin bütün kazanımlarını sahiplenecek, bunların ileri taşınması için savaşacak ve kadın kurtuluş mücadelesinin kesintisiz bir biçimde sürmesi için bütün imkânlarını seferber edecektir.
Kapitalizm için vazgeçilmez olan emek gücünün yeniden üretilmesi yükü, görünmeyen emeğiyle kadınların omuzlarına yüklenmiştir. Kadın emeği kamusal alanda ucuz iş gücü olarak konumlandırılmış, özel alana ait tüm işlerde de kadın emeğine erkek egemen sistem aracılığıyla el konulmuştur.
Beden politikalarıyla kadınlar ve erkek egemenliğinin ötekileştirdiği cinsel yönelimler sürekli saldırı altındadır. Annelik kapsamında salt bir üretim aracına dönüşen kadın bedeni cinsel bir meta olarak konumlandırılmaktadır. Bütün dünyanın gözü önünde kadınlar pazarlarda satılmakta, tacize/tecavüze uğramakta, şiddetin bütün biçimlerini görmekte, öldürülmektedir; nefret cinayetleriyle insanların yaşam hakları ellerinden alınmaktadır. Kapitalizmde kadın bedeni erkeğin, devletin, orduların özel mülkiyeti, savaş ganimetidir.
Kapitalist emperyalist sistemin ezme, sömürme, ayrımcı, köleleştirme biçimlerinin hepsi erkek egemenliği ile iç içedir. Kadınlar sınıfı, etnik kökeni, ideolojisi, yaşı, inancı ne olursa olsun ikincil cins olarak konumlandırılmıştır. Patriyarkanın asli sürdürücüsü olarak konumlandırılan erkek ise toplumun hangi sınıf ve kategorisine mensup olursa olsun iktidar gücünün aparatı hâline dönüşmüştür. İnsanlığın yarısının dünyanın geri kalanı üzerinde kurduğu tahakküm yok edilmeden hiçbir alanda nihai kurtuluş sağlanamaz.
Kadın kurtuluş mücadelesinin zaferi burjuva devlet aygıtlarına ve kapitalizme karşı uzlaşmaz bir duruşla mümkündür. Dünya kadınlarının kurtuluşunun yolu, kadınların kendi örgütlü mücadelesinden ve sosyalizmden geçer. Sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünyanın kapıları da ancak kadınların kurtuluşuyla tam olarak açılacaktır.

Ekoloji devrimcidir

Kapitalizmin kâr hırsı ekolojik dengeyi tahrip ederek, doğa ve toplum arasındaki ilişkiyi bir uçuruma dönüştürmüştür. Doğanın tahribi sonucu hava, toprak, sular kirlenmiştir. Nükleer tehlike, sera etkisi ve iklim felaketleri, türlerin geleceğini yok etmektedir. Kapitalizm doğayla birlikte ve aynı hızda toplumu da tahrip etmektedir. Dev boyutlarda büyüyen şehirler toplumsal yaşamı kanserleştirmektedir. Bozulan doğa ve toplum dengesinin yeniden kurulması ancak kapitalizmin yok olmasıyla gerçekleşebilir. Kapitalizm yıkılmadan ekolojik felaket önlenemez.
Doğanın tahribi ve imhası doğrudan insan toplumunun kendi bedenini sakatlaması ve tahribidir. Kapitalizm her iki alanda da derin yaralar açmış, büyük sakatlıklara neden olmuştur. Toplumsal devrim ve iktidar mücadelemiz doğanın korunması için savaşı devrim sonuna ertelemez; mücadelemizin her anı ve alanı ekolojik bilincin yükselmesi ve doğanın tahribine karşı güçlü bir duyarlılık oluşturmak zorundadır.
Geri kalmış kapitalist ülkeler gibi Türkiye burjuvazisi de acımasızca çevreyi, doğal ve tarihsel varlıkları yok etmektedir. Bu hoyratça imha Türkiye çapında büyük bir toplumsal tepkiye dönüşerek kitlesel direnişlerle karşılaşmaktadır. Kentlerin ve kırların yaşayanlar için bu mücadele tarihsel-kültürel kimliğinin ve yaşam alanlarının savunmasına, varlık yokluk sorununa dönüşerek şiddetlenmiştir. Doğa için mücadele acımasız terörle ezilmektedir. Yaşam alanlarını koruyan kitleleri devlet şiddetle bastırmakta, kitleler her türlü baskıya karşı direnişlerle karşılık vermektedir. Gelinen aşamada devletin pervasız saldırıları, halk kitlelerinin örgütlü şiddet ve zor yöntemleriyle direnmelerini de meşrulaştırmaktadır.

Devrimimizin hedefleri

Başta bankalar olmak üzere finans oligarşisinin tüm servetleri, büyük sanayi ve tarım işletmeleri, sigorta şirketleri ve dış ticaret devletleştirilecek, tekellerin ve büyük mülk sahiplerinin mülkiyetleri halka devredilecek, kamusallaştırılacaktır.
Kamulaştırılan fabrikalar ve diğer şirketler işçi ve emekçilerin yönetim ve denetiminde olacaktır.
Emperyalizmle bütün bağlar koparılacak, başta NATO olmak üzere tüm emperyalist kurum ve kuruluşlardan çıkılacak, gizli açık tüm anlaşmalar teşhir ve fesh edilecek, uluslarası tekellerin faliyetleri sonlandırılacak ve dış borçlar ödenmeyecektir.
Başta TSK olmak üzere tüm güvenlik kurumları dağıtılarak yerine halkın özgücüne dayanan özgürlük güçleri örgütlenecektir.
Halkın egemenliğine dayanan anayasaya uymak koşuluyla siyasal örgütlenmeler serbest olacaktır.
Halk demokrasisinin en yüksek yasama ve yürütme organı halk meclisidir. Merkezi ve yerel düzeydeki tüm idari kurumlar seçilmiş konseylerce yürütülecek ve denetlenecektir. Seçilmişler, istenildiğinde seçmenler tarafından görevlerinden alınabilecektir. Seçilmişlerin maaşı ortalama işçi ücretini aşamaz.
Yargı her bölgede halkın seçtiği bağımsız mahkemelerce yürütülecektir.
Kadın özgürlüğünün önündeki bütün yasal engeller kaldırılacak kadını köleleştiren, tutsaklaştıran bütün dinamiklere karşı Devrimci Komünarlar Partisi kadınların özel ve kamusal alanda kesin eşitliğinin sağlanmasının garantisi olacaktır.
Tüm dünya halklarıyla eşit, adil ve karşılıklı saygı temelinde iilişki kurulacak, dünyada emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadele eden tüm güçler desteklenecektir.
Devrimci Komünarlar Partisi; bütün coğrafyalarda sınıfsız toplum için mücadele eden dünya komünist hareketinin kopmaz bir parçasıdır.
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
komüniter Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 25.Ocak.2016, 23:08   #3
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post Miras Ve Gelecek

I. Dönem: 1920-1960
Türkiye Komünist Partisi
Türkiye komünist hareketi, 1920'de savaş, yıkım ve devrimler çağının içine doğdu.
1880'lerde Komünist Manifesto İstanbul'da Ermenice basıldı. 19. yüz yılın sonu, 20. yüz yıl başlarında Osmanlı topraklarında işçi hareketleri ve grevler görülmeye başlandı, kısa ömürlü sosyalist partiler kuruldu. Bu birikimlerden de beslenen, ancak asıl olarak Ekim devriminin etkisiyle kurulan TKP ile yeni bir düzeye ulaşıldı.
Birinci emperyalist paylaşım savaşının sonunda üç imparatorluk yerle bir oldu. Rusya'da doğan Ekim güneşi; Almanya, İtalya, Macaristan başta olmak üzere Avrupa’yı ve sömürgeler dünyasını sarsıyordu. Yenik Osmanlı İmparatorluğu parçalanmış; toprakları İngiliz, Fransız ve İtalyan emperyalistleri tarafından işgal edilmiş, İngilizlerin güdümündeki Yunan ordusu batı Anadolu'ya girmişti. Türkiye Komünist Partisi (TKP) bu şartlarda, 1920 10 Eylül'ünde Bakü'de kuruldu. Rusya'da Bolşevikleşen Osmanlı savaş esirleri ve Anadolu delegelerinin birliği olarak doğdu. Berlin’de tıp eğitimi alan Şefik Hüsnü gibi Avrupa görmüş bazı aydınlar da TKP’ye katıldılar. TKP programı III. Enternasyonal'in devrimci çizgisine bağlıydı. O günlerden kalan materyallerden Anadolu halklarının dili ile konuşma noktasında ileri bir çizginin yakalandığı görülüyor.
Ordusu ve devlet aygıtı çökmüş Osmanlı'dan kalan boşluk, komünist çalışma için alan açmıştı. Bolşevizmin prestiji Karadeniz'den başlamak üzere Anadolu topraklarında yankı buluyordu. Rusya'dan dönen savaş esirleri Karadeniz’de komünizm propagandasına girişiyor, bazı yörelerde “şura yönetimleri” girişimlerinde bulunuyorlardı. Yeşil Ordu, Kızıl Ordu'dan esinleniyor, işgale karşı köylü gerillacılığına evrilme imkanlarını barındıran yerel direniş birlikleri olarak örgütleniyordu. Yeşil Ordu doğrultusunda Eskişehir'de çıkartılan Yeni Dünya gazetesi, komünist çalışma için zeminin ne kadar uygun olduğunu gösteriyordu. Kemalistler “tehlikenin farkındaydı”; gelişim olanakları yüksek komünist hareketi tuzaklamak için kendilerine bağlı bir sahte TKP kurmaları sebepsiz değildir...
Osmanlı bakiyesi Türkiye'nin tartışmasız gündemi emperyalist işgal ve işgale karşı direnişti. Yenilmiş ve dağılmış ordu ve devlet aygıtından geriye kalan ikinci kademe İttihatçılar, bu tabloda örgütlenme ve savaşmaya en yatkın gruptu. "İktidar olmak için ‘vatanı’ kurtarmak zorundayız" anlayışıyla özetlenebilecek bir çizgide harekete geçtiler. Sonradan Kemalistler olarak adlandırılacak olan bu grup, ciddi bir politik-askeri tecrübeye sahipti. 1911 den itibaren Trablusgarp (Libya), Balkan savaşları(1912-13), komitacılık-gerillacılık tecrübesi, darbeler ve iktidar oyunları, entrikalar, suikastler, hükümet etme tecrübesi, 1.Dünya Savaşı tecrübeleri olarak özetlenebilecek süreçlerden süzülerek gelmişlerdi. Tüm bu birikimlerin sonucunda daha ilk günden Türk ulusal mücadelesine burjuva önderliğin damgasını vurmaya başladılar. Son derece esnek, pragmatist ve kararlılardı. Varlık-yokluk endişesi ve iktidar olma hırsıyla kamçılanmışlardı. Kurt sürüsünü andırıyorlardı; ayağı kanayan sürüdeki arkadaşlarını parçalayıp yemede tereddüt etmiyorlardı. Ve tüm bu özellikler, krizler içinde doğan bir burjuva önderliğin karakterine son derece uygundu. Kurtarılmış İzmir'e girmek üzereyken Halide Edip'in "Paşam artık biraz dinlenirsiniz" sözlerine, M. Kemal'in verdiği yanıt çarpıcıydı: "Ne dinlenmesi! Asıl şimdi birbirimizi yiyeceğiz.” Olaylar zaten M. Kemal'in dediği gibi gelişiyordu. Kurtuluş savaşı olarak anılan süreç, aynı zamanda bir iç savaşlar silsilesidir. Padişahçı-gerici ayaklanmaların bastırılması, Çerkez Ethem'ın tasfiyesi, TKP önderliğinin katledilmesi, birinci kuşak İttihatçılara ve Hürriyet İtilaf Partisi kalıntılarına karşı alınan tedbirler, Koçgiri'de Kürt isyanının bastırılması, Karadeniz ve Ege Rum'larına dönük katliamlar; dönemin işgalci Yunan ordusuna karşı savaşın yanısıra, iç savaşlar ve iktidar entrikaları süreci olarak da geliştiğini gösterir. M. Kemal herkesle ittifak yaptı, elini güçlendirdikçe eski müttefiklerini ezdi; ta ki tek iktidar odağı haline gelen dek... "Yoldaş Çiçerin" diye mektup yazmak ile TKP'yi Karadeniz'de boğmayı kendi burjuva çizgisinde bağdaştırmayı başardı. Bu çizgi, diğer tüm müttefik ve düşmanlarına da uygulandı.
TKP'nin daha ilk günden nasıl yanılgılı bir politik çizgi izlediğinin anlaşılmasının ötesinde, bugün de nasıl bir düşmanla yüz yüze olduğumuzun vurgulanması bakımından bunları hatırlamak zorunludur. Komünist bir önderlik, kendini sınıf düşmanının insafına bırakarak yola çıkamaz. 600 yıllık imparatorluk ve yönetme tecrübesinin bakiyesi ve spesifik olarak da 20. yüzyıl başının olağanüstü çalkantılarından süzülüp gelen bir düşman kadronun insafına güvenerek başlayan yolculuk, Karadeniz'de ölümle bitti. Kurt hakkındaki yanılgılı değerlendirme, kuzunun sonu oldu. TKP tecrübesinden kalan en önemli ders bu değilse eğer, en önemlilerinden biridir. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının kahramanca sonu, onların uzun yıllar boyunca Türkiye komünist hareketini kötürüm eden ölümcül hatalarını görmemizi engellememelidir.
Savaş, devrim, karşı-devrim, emperyalist işgaller, açlık ve kıtlıkla boğuşan Bolşevik Rusya; Anadolu direnişinin başında komünistler olmasa da, Kemalistlerin Boğazlarda ve güneyde oluşturacağı tampona razıydı. SSCB, TKP'nin boğulmasına kuvvetli bir itiraz geliştirmedi. (Kemalistler, katliamı komitacı yöntemlerle ustaca örtmüşlerdi, ama bu asıl faili hiç bir zaman gizlemedi ve gizleyemez.) Katliamdan yaklaşık bir buçuk ay sonra 16 Mart 1921’de Moskova, Ankara hükümetini tanıyan ilk başkent oldu. Hemen ardından Kemalistlere ciddi para ve silah yardımı sağladılar. Bolşevik devrimin o günkü şartlarının zorlamasıyla bunlar mümkün ve bir bakıma yerindedir. Ancak bu olayda Bolşevik politika anlayışının yara aldığı da tespit edilmelidir. Bolşevikler, örneğin Brest-Litovsk anlaşmasını hiç tereddüt etmeden, süsleyip püslemeden, bulandırmadan ricat olarak nitelendirdiler. TKP önderliğinin imhasında aynı çizgi izlenmedi. Katliam şiddetle protesto edilebilir, fail tereddütsüzce teşhir direğine çivilenebilir ve buna rağmen Kemalistler ile ittifakın ya da çıkarların dönemsel kesişmesinin gerekleri açıklıkla ortaya konulabilirdi. Böyle bir yol izlenseydi, Bolşevik çizgiye uygun davranmakla kalınmaz; TKP'nin sonraki oportunist çizgisine karşı da sağlam bir dayanak noktası oluşturulabilirdi.
"Gelmeyen devrim" ve sonuçları...
1919-25 Avrupası krizler ve çalkantılarla karakterizedir. Kısa ömürlü Macar Sovyeti, İtalya’da işçi konseyleri, İngiltere’yi sarsan grevler, Almanya’da birbirini izleyen ayaklanma girişimleri, burjuvazinin yanıtı olarak tohumlanmaya başlanan faşist hareketler vb. dönemin tipik olgularıdır. Bu tabloda bir Avrupa devrimi beklentisine girmek hiç de temelsiz değildi. Ancak tüm bu çalkantılar kapitalizmi merkezlerinde yıkacak devrimlere dönüşmedi. Nihayet 1924 de Alman devriminin yenilgiye uğramasıyla, "Rusya'nın başladığını tamamlayacak Avrupa devrimi" beklentisi hüsranla sonuçlandı. Sovyetler Birliği kendi başına ayakta durmak ve sosyalist inşaya girişmek göreviyle başbaşa kaldı. Sömürgeler dünyasına açılım arayışları da, Çin ve Hindistan'daki bazı hareketlenmeler dışında sonuç vermedi. Dönemin iktidar olan tek başarılı hareketi M. Kemal önderliğindeki Türk burjuva ulusal hareketiydi. Bu tablo Sovyet Rusya'da sosyalist inşadan dış politikaya, teoriden Enternasyonalizme kadar bir dizi meselede sarsıcı sonuçlar doğurdu. Kapitalist merkezlerden ve sömürgelerden gelecek devrimlerle desteklenme umudunu, en azından bir dönem için yitiren Bolşevik önderlik, Sovyetler'de sosyalizmin inşasını ve tek başına ayakta durmayı merkezi görev olarak benimsedi. SSCB'de sosyalizmin inşasına girişmekte hiç bir terslik yoktur; terslik, bu meselenin dünya devriminin önüne geçirilmesinde, zamanla herşeyin bu meseleye tabi kılınmasındadır. Bu, en başta dünya devrimi hedefine göre şekillenmesi gereken enternasyonalizm anlayışını erezyona uğrattı. 1920'li yılların ikinci yarısında başlayan ve gittikçe derinleşen bu anlayış bağlamında; herhangi bir ülkedeki devrimci süreç, o parçada iktidar olma meselesinden önce, Sovyetler'in tek başına ayakta durması ve Sovyet dış politikasının gerekleri mülahazalarıyla değerlendirilmeye başlandı. Enternasyonalizm alanındaki bu zedelenmeye parelel olarak, teori alanı da büküldü. II. Enternasyonal Marksizmine karşı Lenin'in açtığı devrimci Marksizm yolu geliştirilmedi. Teori donuklaştı ve dünyayı, olayları, olguları önden gören ışıltısını yitirerek olanın; bir anlamda statükonun izahına dönüşmeye başadı.
II. Enternasyonal Marksizmi; Avrupalı, beyaz, erkek işçiyi sosyalizm/devrim anlayışının merkezine oturttu ve muazzam sömürgeler dünyasını kendi egemenleri ile birlikte "uygarlaştırılmaları gereken vahşiler" olarak değerlendirdi. Sömürgeciliği, "tarihsel ilerleme" adına açıkça destekledi. Lenin, bu oportunist ihanetçi çizgiyi teoride olduğu kadar, geri Rusya'da devrime önderlik ederek pratikte de kırdı. Fakat bir ablukanın kırılmasıyla, açılan yolda derinleşilmesi bir ve aynı şey değildir. Euro-sentrik, ilerlemeci ve aydınlanmacı "resmi Marksizm"in hegomonyasının kırılmasının sonuçları, sömürgeler dünyasının dar-politik anlamda müttefik addedilmesiyle sınırlı kalamazdı. Bu muazzam dünyanın tarihsel derinliğinin ve birikimlerinin, dünya komünizmine katacaklarının açığa çıkarılması; teori ve eylemin bu birikimle zenginleştirilmesi girilen yolun doğal uğrakları olmalıydı. Belki de Kemalist harekete karşı tutumdan başlayarak, ama 1920'lerin ikinci yarısından itibaren kesin olarak, sömürgeler dünyası dar-politik mülahazalarla ele alındı. Asıl olarak da sömürgelerdeki hareketler, Sovyet dış politikasının gereklerine göre değerlendirildi. Teori de buna "uyduruldu": Sömürgelerin görevi emperyalizmi kovmak, geri feodal ilişkileri tasfiye ederek sanayileşmeye dayalı burjuva ilerlemenin önünü açmak, halkçı veya burjuva ilerlemeci iktidarların Sovyetler ile ittifakını sağlamak; devamla sanayileşme ve proleterleşmeye bağlı olarak ileride, bilinmeyen bir zamanda sosyalizme geçmek... Bu çizgi, "yıkıldı" denilen II. Enternesyonalin devrim ve sosyalizmi anlayışının, Menşevik aşamacılığın, ilerlemeciliğin, III. Enternasyonal bünyesinde yeniden uç vermesinden başka bir şey değildir.
Sadece sömürgelerde değil, kapitalist merkezlerde de yavaş yavaş bu çizgiye ricat edilmiştir. SSCB önderliği, İspanyol iç savaşında kahramanca Enternasyonalist dayanışma ile yukarıda özetlenen çarpık çizgiyi bir ve aynı süreçte uygulamıştır. Kızılordu kurmayları, dünya komünist hareketinin seçkin kadroları, bütün ülkelerden binlerce komünist gönüllü, silah ve para İspanya'ya akıtıldı. Öte yandan tüm bu dayanışma ve savaşım (ve asıl olarak da İspanyol devriminin gelişim çizgisi) Sovyet dış politikasının (SSCB’yi merkeze alan) gereklerine tabi kılınarak sakatlandı. 1930'ların başında Krallığın devrilmesinden (demokratik devrim) sonra, proletaryanın gücü ve örgütlülüğü oranında, en yoksul köylülükle ittifakı temelinde, durmaksızın ve kesintisizce yürünmesi gereken sosyalizm hedefi bilinmez bir geleceğe ertelendi. Bunda en önemli etken, Avrupa'da doğacak ikinci bir Sovyet iktidarının tüm Avrupa gericiliğini; Hitler ve Musolini ile birlikte İngiltere ve Fransa'yı da Sovyetlere karşı birleştirme ihtimalinden duyulan endişeydi. Halbuki sosyalist (sosyal demokrat) Caballero'nun başkanlığında ve İspanyol KP'sinin de desteklediği demokratik cumhuriyet, "Sovyet yayılması" endişesini bertaraf ederek Avrupa gericiliğinin Sovyetlere karşı birleşmesini engelleyebilirdi. Öyleyse , “kesintisiz devrim” anlayışı şimdilik bir kenara bırakılmalı, devrime "burjuva demokratik cumhuriyet" ayarı yapılmalı; tutulan mevziyle de gelecekte, bilinmeyen bir zamanda sosyalizme geçmenin yolları aranmalıydı. Üstelik bunun teorisi de hazırdı ve ricat edilmeye başlanan II. Enternasyonal`in devrim-sosyalizm anlayışıyla çelişen bir tarafı da yoktu. Ne yazık ki II.Enternasyonal’in tornasından çıkan “resmi Marksizm”in hegamonik etkileri kolay kolay sahneyi terketmiyordu… Fakat devrimlerin yasası ne Sovyet dış politikasının gereklerini dinler ne de dört başı mamur “teorilerin” kalıbına uyar. Devrim, kudurgan bir karşı devrimi tetikler; ilerlemeyen devrim düşer, karşı devrime yem olur: İspanyol devriminin akibeti de bu yasayı acı biçimde doğruladı. Demokratik cumhuriyet ile yatıştırılmaya çalışılan Avrupa gericiliği, Fransa, İngiltere ve diğerleri; Hitler-Musollini faşizmlerinin açıktan yaptığını el altından yaparak Franko'yu destekledi (ya da tarafsız kaldı) ve İspanyol devrimi kahramanca bir mücadelenin sonunda yenildi.
1930'ların ikinci yarısında gündemleşen "Halk Cephesi" politikaları da benzer sonuçlar doğurdu. Cephe politikaları bağlamında taktik ve dönemsel olarak faşizme karşı kazanılan başarılar, stratejik olarak KP'leri devrim ve sosyalizmden uzaklaştırdı.
- "İç" ve "dış" faktörün uyumu
Bu meselelere niye giriyoruz? Çünkü bunlar anlaşılmadan TKP'de cisimleşen Türkiye komünüst hareketinin gelişim çizgisi anlaşılamaz. TKP, kendi yerel bağlamında bu çizginin bir ürünü ve parçasıdır. Tersten şöyle de ifade edilebilir: “Uluslararası Komünist Hareketin biricik doğru çizgisi” olarak kurumsallaşan ve hegamonyasını tesis eden bu çizgi ve teori; salt TKP bağlamında değil, tüm dünyada KP’lerin gelişimini sakatladı. 1940’ların ikinci yarısından günümüze bu “resmi çizgi” ve türevlerinin herhangi bir başarısına rastlanmazken; “sapma” kabul edilen Mao, Castro, Che, Vietnam ve PKK çizgilerinin başarılı devrimci süreçlere önderlik etmeleri tesadüf değildir. 1960-70’lerden itibaren, birbirine rakip akımlara bölünmüş olsalar da, TDH’nde –istisnalar bir yana- baskın olan, hegamonyasını şu veya bu akımda şu veya bu şekilde hissettiren çizgi, yukarıda değinilen anlayışlar ekseninde şekillenmiştir.
Türkiye solunun embriyonu kabul edilebilecek TKP’de, adeta bir “kök hücre” misali temelleri atılmıştır bu çizginin:
“Memleketimiz şimdi bir sermaye birikmesi devri yaşamıyor. (…) Bizde henüz proletarya değil, işsizler, ihtisassızlar, hülasa lümpen proletarya artıyor. Nasıl ki iktisadi inkişaf dediğimiz hallerde hakiki sanayi ve ticaret değil ihtikar (spekülasyon) hakim olmaktadır. Binaenaleyh bizde ne sosyal demokrasi, ne de diğer şekil kütlevi hareketler için lazım olan içtimai zemin henüz ve tabiatıyla teşekkül etmemiştir. Memleketin zengin, sermayeli, ileri bir hale gelmesi, şimdi günün tarihi bir vazifesidir. Bu vazife ise, disiplinli ve müteşekkil bir cumhuriyet partisine düşer… Cumhuriyetin idame ve muhafazası için yapılacak her hareket, hatta ne kadar şiddetli bile olsa, doğrudur. Terakiperverane, ileri bir harekettir.”
(Lenin ve Leninizm- Ş.S. Aydemir-Sadrettin Celal. Aydınlık Külliyatı no:10. 1924. Aktaran Ş.S.Aydemir- Suyu Arayan Adam. s.403)
Neymiş “Lenin ve Leninizm”?
Memleketin zengin ve sermayeli hale gelmesi ve proletaryanın oluşması için oluşmazsa kütlevi hareketler olamayacağından mecburen Kemal paşa kolunun desteklenmesiymiş… Bu yüzden Kemal paşa kolunun terörü bile ne kadar ilerici, ne kadar takdire şayan bir şeymiş!..
Yukarıdaki alıntı TKP çizgisinin rafine bir özetidir.
Peki Komüntern’in 1922’de durumu doğrudan gözlemleyebilmek için Türkiye’ye gönderdiği delegeler ne diyorlar?
“…henüz zayıf örgütlenmiş olan, ülkenin iktisadi geri kalmışlığı ve ataerkillikten gelen aydınlanmamış olma durumu, okuma yazma bilinmemesi ve geniş kitlelerin batıl inançları nedeniyle eli kolu bağlanmış olan Türkiye sosyalistleri, Avrupa ve Amerika’daki partiler gibi devlet gücünü ele geçirmeyi ilk görev yapmamalıdırlar. Tam tersine, Türk emekçileri, yerli burjuvazi doğudaki İngiliz gücünü alttan alta torpillediği sürece, kendi genç burjuvazisine karşı sıkı iktisadi mücadeleye son vermeksizin, yerel burjuvazisini bağımsız bir Türk devletinin kuruluşunda desteklemelidirler. Öte yandan sosyalistler, ilerici burjuvaziyi içte irticaya karşı desteklemelidirler.
(…)
“Yeni doğan Türk Komünist Partisi, burada yapılan parti kongresinde gösterdiği gibi, bu gerçeklerin tamamiyle farkındadır.Parti delice bir “ihtilalciliğe” girişmiyor ve olanaklar ne kadar çekici görünürse görünsün, daha gerçek bir işçi sınıfı olmadan işçisiz bir işçi devrimi yapmayı da düşünmüyor.” (abç)
( Ankara 1922- İki Komüntern Gözlemcisinin Kurtuluş Savaşı Değerlendirmesi - Leonid-Fredrich / Kaynak yay. 2. Basım / s. 65)
Yukarıdaki alıntılarda tartışmaya yer bırakmayacak şekilde görüldüğü üzere, Komüntern TKP'nin önüne; Padişahçı feodal gericiliğin tasfiyesi, Kemalist burjuva “ilerlemeyi” destekleme ve “İngiliz gücünü alttan alta torpilleyen burjuvaziyi destekleme” görevlerini koyuyor. Yukarıdaki değerlendirme ‘‘iki Komüntern gözlemcicisinin görüşleri“ olarak kalmamış, Komüntern’in Kemalist Türkiye’ye karşı izlediği çizginin eksenini belirlemiştir. Türkiye devriminin emekçi-Komünist temelde gelişimini güçlendirmek yerine “burjuva ilerlemeye fit olmak”, salt menşevik aşamacılık ve reformizme ricat anlamına gelmiyor; aynı zamanda “İngiliz gücünü alttan alta torpilleme”de ifadesini bulan “Enternasyonalizm” anlayışı da, dünya devrimi çizgisinden saparak merkezine SSCB’nin devletsel çıkarlarını koymuş oluyor. “Türk emekçileri sıkı ekonomik mücadeleyi elden bırakmaksızın politik mücadelede (bağımsız bir Türk devletinin kuruluşunda) kendi burjuvazisini desteklemelidir” önermesi, hiç bir tartışmaya yer bırakmaksızın Bolşevizmden Menşevizme ricattır. “Aydınlanma-modernleşme-üretici güçlerin gelişmesi ve ılımlı sosyalist ilerleme” bağlamlarında da II. Enternasyonal çizgisine ricat çarpıcıdır…
III. Enternasyonal’in devrimci çizgisinin yanında ve “içinde” daha ilk adımlardan itibaren uç veren bu Menşevik-II. Enternasyonal kalıntısı bulaşıklıklar, TKP çizgisine damgasını vurdu. TKP, "gelecekteki sosyalist devrime hazırlanmak için" Kemalist burjuva modernleşmeyi hararetle destekliyordu. Daha yolun başında, 1925'de, Şeyh Sait isyanının bastırılmasını; "yobazların sarıkları boğazlarına dolanacak" manşetiyle selamlıyordu TKP'nin yayın organı Orak Çekiç. Bu manşet, Kürt sorunundaki şoven çizginin dışa vurumu olmanın ötesinde, burjuva ilerlemeye ve sınıf işbirlikçi oportunist çizgiye imanla bağlılığın ifadesidir. Tarihin acı ironisidir; yukarıdaki manşetle çıkan sayı, Orak Çekiç'in son sayısı olmuş, "ilericiliği" övülen Kemalist iktidar derginin kapısına o gün kilit vurmuştur...
Sovyet dış politikasının gerekleri, Enternasyonalizmin zedelenmesi, teorinin bükülmesi; bunların hepsi birer vakıadır. Peki Türkiye'li komünistler bir çocuğun istediği gibi şekil verebileceği oyun hamuru mudur? Oyun tahtasında isteyenin istediği yere yerleştirebileceği kurşun askerler midir? Hayır, ne Türkiye'de ne de dünyanın herhangi bir yerinde böyle bir şey mümkün değildir. "İç"teki yapı ve şekillenme, dış etkenle örtüşüp uyumlulaşmadan, TKP oportunizmi türünden çizgiler kolaylıkla inşa edilemez.
TKP'nin kurucu ve önder kadroları, Osmanlının son dönemindeki burjuva modernleşmenin "sınıfsal evreninin" mensuplarıdır. Eğitimli, orta sınıf, kentli ve çoğunlukla da Osmanlı bürokrasisinden ailelerin çocuklarıydılar. Mustafa Suphi'nin ilk yazıları, Nazım Hikmet'in ilk şiirlerinde İttihatçı milliyetçiliğin izleri açıkça görülür. TKP önderliği Kemalistler tarafından acımasızca imha edilmesine rağmen; emperyalist işgal, savaş ve yıkımın içinden doğan modern Türkiye'nin desteklenmesi, hem içinden geldikleri sınıfsal-ideolojik yapının gereklerine uygundur, hem de Sovyet dış politikası (elbette bükülüp donuklaşmaya başlayan Sovyet patentli teori de) bu çizgiye cevaz veriyordu: TKP'nin sınıf işbirlikçi oportonist çizgisi, iç ve dış dinamiğin bu "uyumu" bağlamında anlaşılıp yerli yerine oturtulabilir. Öte yandan kadroların sınıfsal-ideolojik bulaşıklıkları bir yana; daha baştan katledilmeleri, geriye kalanların ağır bir baskı ile kötürümleştirilmeleri, TKP'nin yoksul yığınlarla hiç bir zaman buluşamamasına yol açmıştır. Yığınlara ulaşan bir çizgi ya da savaşım TKP'nin ideolojik bulaşıklığını altetmenin yolunu açabilirdi; bu yol kapanınca oportunizm daha da derinleşti. TKP'nin baskın karakteri, giderek Kemalizmin sol-illegal uzantısı olarak şekillenmeye başladı. Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör türünden yönetici kadroların Kemalizme kolaylıkla iltihak edebilmeleri ve Kadro dergisinde cisimleştiği üzere, Kemalizme ideolojik-teorik bir sistem kurmaya soyunmaları, TKP'nin oportunist ve bulaşık çizgisinin doğal ve kangrenleşmiş sonuçlarıdır. Kemalizme iltihak etmeyip TKP'de kalanlar da bir tür sol-Kemalizm kabul edilebilecek burjuva ilerlemeci çizgiyi, ağır bedeller ödeyerek on yıllar boyunca sürdürdüler. TKP'nin Türkiye'ye getirdiği ve kesinlikle Enternasyonal bağlamları da olan "Marksizm" anlayışı, etkileri günümüzde dek süren ağır tahribatın temellerini attı. Örneğin TKP, Dersim kırımını "Kemalist burjuvazinin feodal gericiliği tasfiye harekatı" olarak rapor etti Komüntern'e. TKP'nin sosyal şöven ve sınıf işbirlikçi çizgisi bir yana, Komüntern nasıl kabul etti bu raporu? Resmi kayıtlara göre 15.200 ölüye mal olan 1925 Şeyh Sait isyanı (ki, 1919-22 arasındaki savaşlarda Türk ordusunun kaybettiği asker sayısının iki katıdır bu rakam) "yobazların sarıkları boyunlarına dolanacak" diyerek mahkum edilir; 40.000 ölüye mal olan Dersim kırımı ise "feodalizmin tasfiyesi" diye onaylanırken, Komüntern ne yapıyordu? "Üye partim meğer oportunistmiş ve yanlış rapor etmiş, elden ne gelir" diyerek işin içinden çıkılabilir mi? 1925'de 15.200 işçi Paris'te; 1938'de 40 bin işçi Londra'da katledilse tepkisi (ya da tepkisizliği) aynı mı olurdu?
Diyalektik ve tarihsel materyalist metot, bir izah vasıtasından ibaret değildir; izah ettiğine gerekirse hücum etmeyi başaramazsa tüm devrimci özünü yitirir. Lenin, Bolşevik Parti'nin oportunizme ve revizyonizme, sağ ve sol sapmalara karşı iç mücadeleler yoluyla geliştiğini söyler. Komüntern-TKP ilişkisi ve TKP'nin iç yaşamı (devrimci enternasyonalizmin yıkımı ve sınıf işbirlikçi oportunist çiginin ötesinde) bürokratik kireçlenmeyle, amir-memur ilişkisiyle donuklaşmış, kişiliksizleşmiş ve devrimciliğini yitirmiştir. Devrimci ilişki, Komünter'nin TKP'ye, TKP'nin Komünern'e itirazı ve iç ideolojik mücadele yoluyla inşa edilebilirdi, hiç bir zaman gerçekleşmedi. Bu soyut bir önerme ya da dilek değildir. Başka bir örnekte karşılığını bulmuştur. Binlerce ölüye mal olan 1927 Şanghay ayaklanması sonrasında Mao'nun şahsında ÇKP; şehirci, işçici ve Guomintang kuyrukçusu çizgiyi terketmiş (ki, Komüntern bu çizginin devamından yanaydı); Çin'in yerelliğine uygun devrimci çizgiyi inşa etmiştir. Mao, bunu Komüntern ve SBKP'ye bayrak açarak yapmamıştır elbette; ama bürokratizmi, amir-memur ilişkisini ve kişiliksizleşmeyi kendi usulü-üslubunca reddetmiştir. TKP ve Komüntern'in karşılıklı olarak başaramadığı da budur.
- Bitkisel hayat...
1930'lu yılların sonunda, II. Dünya Savaşının ön gününde TKP'ye dayatılan desantralizasyon (merkezsizleşme, bir tür tasfiye) politikası, Sovyetlerin güvenliğini gözeten dış politika ile uyumlu olduğu kadar; TKP'nin Kemalizm kuyrukçusu oportunist çizgisiyle de gayet uyumludur. Buradan ötesi TKP'nin bir tür "bitkisel hayat" halinin sürdürülmesidir. 1945-46'da DP'yi kuran kadrolarla ve Kemalizme küskün Kazım Karabekir ile ittifak aradılar, hüsranla sonuçlandı. Esat Adil'in kurduğu yasal parti (TİÇSP) hemen kapatıldı. Rejim, Tan gazetesi baskınıyla bir taşla üç kuş vurdu: Komünistlerin, II. Dünya Savaşı sonu gibi elverişli şartlarda sahaya çıkışını engelledi, Komünistlerle flört etmeye kalkışan DP kadrolarına ayar çekti ve belki de hepsinden önemlisi sahte bir komünizm tehtidi algısı yaratarak Türkiye'nin Batı emperyalist kampına kabulünün kapısını araladı. Benzer biçimde 1951 komünist tevkifatıyla da (elbette Kore'ye asker de göndererek) NATO'ya kabulün politik-psikolojik şartlarını oluşturmayı denedi. Daha da ileri giderek 1955 6-7 Eylül olaylarını dahi "komünist tertibi" olarak lanse etmeye çalıştılar. Özetle, anlamlı ve devrimci bir politik varlık haline gelemeyen komünist hareket, özellikle 40'lı ve 50'li yıllarda Kemalist rejim tarafından politik manipülasyon vasıtası olarak değerlendirilmeye çalışıldı. Bu da bir yasadır: Ezilenler ya da öncüleri, müesses nizamı zorlayan bağımsız politik varlıklar haline gelemezlerse, niyetlerinden bağımsız, egemenlerin manevraları için elverişli zemin ve olanaklar sunmaktan kurtulamazlar. Sınıf mücadelesinin nesnel yasaları böyle işler.
Türkiye komünist hereketi kötü niyetinden, cesaretsizliğinden vb. sebeplerle böyle şekillenmedi. İzaha çalıştığımız iç ve dış etkenler doğurdu TKP'yi ve TKP çizgisini. İtiraz ve eleştirimiz şartlara boyun eğilmesine; “duruma”, “olana”, “olguya” bağımsız devrimci ve kişilikli bir itirazın geliştirilememesinedir.
Bir aydın hareketi olarak tecrit olmasına ve oportunist çizgisine rağmen, TKP kadroları, çizgilerinde cisimleşen davalarına bağlıydılar. Bir şiire 14 yıl, asker kaçaklığına 8 yıl hapis yatarak metanetle korudular inançlarını. Cibali ve Ortaköy’ün tütün işçileri en ağır şarlarda bağlılıklarını sürdürdüler. Bir avuç TKP’linin ömürleri hapislerde, sürgünlerde, yeraltında geçti. Sonuçta TKP, “komünizm davasını sürdürme” bağlamında 1960'ların uyanışına girdi sağladı; bu uyanışı Kemalizm kuyrukçuluğu ile sakatladığı oranda da sorunlu bir miras bıraktı geleceğe.
Kürt sorunundaki tespitleri ve tarihsel materyalizme yeni kapılar açan Tarih Tezi ile teorik alanda Hikmet Kıvılcımlı ile; ABD'de Komünist Parti’ye üye olan, Avrupa yolunu kapatan II. Dünya savaşı nedeniyle Çin üzerinden Türkiye’ye gelen (ki Çin’li komünistlerle bağlantı kurmaya çalışmış, başaramamıştır) ve oyalanmaksızın Yunan iç savaşına koşturan, 60’lı yılların başında demokratik iktidarla dayanışmak için bir süre Cezayir’de bulunan pratik atılganlığı ve Enternasyonalist devrimcilik bağlamında Mihri Belli ile; TKP ve dönemin uluslararası çizgisiyle malül yönlerine rağmen edebiyat alanında ezilenlere dünya çapında parlak ürünler sunan Nazım Hikmet ile; ve imanlı kadrolarının şahsında davalarına bağlılıklarıyla geleceğe belli bir miras ve değerler de bıraktı TKP. Bu miras, eleştirel devrimci irdelemenin konusu olmak ve mahkum edilecek olanla sahiplenilecek olan her şey titizlikle yerli yerine oturtulmak durumundadır. İnkarcılık, kolaycılık ve toptancılık komünistlerin işi değildir. Geleceğe kalacak en küçük birikim ve değeri sahipleniriz; tıpkı çürüyen ne varsa kesip atmakta tereddüt etmeyeceğimiz gibi. Tekrar vurgulayıp noktalayalım; Türkiye Devrimci Hareketinin ikinci dönemi, günahıyla sevabıyla bu miras üzerinde yükseldi.
-Süreç üzerine…
Tarihte sembolik bir eşikle başlayıp biten dönemler de vardır. Ancak genellikle süreç olarak başlayan ve bitenden söz etmek daha yerindedir. 1960'lı yılların başından itibaren kendini sokakta ifade etmeye başlayan toplumsal muhalefet ve bu muhalefetin içinde konumlanan sol, önceki dönemin bittiğini gösterir. Çünkü 1920-60 TKP dönemi; yer altındaki küçük aydın ve işçi grupları içine hapsolma; işçi, emekçilerle ve onların çok sınırlı hareketleriyle bağ kuramama ya da herhangi bir emekçi hareketine ön ayak olamamayla karekterizedir. Aynı dönemde gelişen Kürt isyanları ile ilişkilenme meselesine hiç değinmiyoruz.
1960 sonrası başlayan toplumsal hareketler ve sol, bu yönüyle eskiyi bitirmiştir. Fakat yeninin kiristalize olup belli bir forma ve sonraki döneme de damgasını vuracak sağlam bir içeriğe kavuşması bir on yılı aldı. Eski TKP döneminin süreç olarak bitişi 1960’ların başına rastlar; 1960-70 sürecinin ürünü olarak doğan yeni dönemin devrimciliği ise '71 kopuş ve sıçrayışı olarak tarih sahnesine çıkar.
60’lı yıllar boyunca olgunlaşan ve 1971 devrimciliğiyle net bir kimliğe kavuşan Türkiye devrimciliğinin ikinci döneminin iktisadi-toplumsal temelleri, 1950’li yıllardan itibaren atılmaya başlanır.
-1950’li yıllar: Mayalanma dönemi
1923-50 arası dönemde genç ve geri Türkiye Cumhuruyeti devlet kapitalizmini esas alan bir ekonomi politikası izledi. Aynı dönemin emperyalist sistem açısından da savaşla sonuçlanan bir hegamonya krizi dönemi olması; Kemalistlerin, geri Türkiye'nin gereksinimlerinin (devletçilik vb.) ötesinde bildiklerini okumalarına imkan sağladı. Bağımsızlık yanılsamasının ya da olduğu kadarıyla bağımsızlığın dayanakları işaret edilen bu zeminde aranmalıdır. 1945'de savaş sonundan itibaren işler değişmeye başladı ve 1950`de mantıksal sonucuna ulaştı. Başında Milli Şef İnönü'nün bulunduğu Türkiye, 1945'den itibaren canhıraş bir şekilde batı kampına iltihakın yollarını zorladı. Bunda Hitler Almanya'sına verilen utangaç desteğin faturasını ödeme endişesi kadar, savaştan galip çıkan Sovyetler Birliği'nin burnunun dibinde - Batı kampına kapılanmadan- ayakta duramama korkusunun da payı vardır. Yeni yönelimin çok partili hayata, liberal iktisata ve emperyalizmle işbirliğine; özellikle de kampın lideri ABD'yle ekonomik, politik, askeri, diplomatik, kültürel çok yönlü ilişkilere kapı araladığı açıktı.
İçteki gerekliliklere gelince; Türk burjuvazisi devlet kapitalizminin fideliğinde, üstelik de baştan itibaren tekelci özellikler kazanarak palazlanmaya başlamıştı. Biti kanlanan burjuvazi, devlet kapitalizminin kanatları altında göreli bir özerkliğe tekabül eden liberal iktisat politikalarına yöneliyor; tek parti iktidarından bıkan halk ise DP'nin "yeter söz milletin!" şiarına destek veriyordu. Tepeden inme, metazori ve despotik idari tedbirlerle (şapka devrimi vs.) uygulamaya konulan çarpık modernleşmeye ve Kemalist diktatörlüğe duyulan tepki; geleneksel muhafazakar değerleri okşayan ve halkın haklı tepkisini dinsel temelde istismar eden DP’yi iktidara taşıdı. Önceki döneme duyulan tepki ve DP’nin yarattığı beklentiler, Menderes’in Kemalistleri aratmayan sömürü ve baskılarına, hiç olmazsa iktidarının ilk döneminde toplumsal destek ve meşruiyet sağlıyordu. Diğer taraftan CHP ile somutlaşan devlet statükosu ülkenin ve dünyanın yeni durumunu gayet iyi tahlil edebildiklerinden dolayı DP'nin yürütme gücü olmasına ellerinden geldiğince kontrol etmeye çalışarak izin verdiler. Nato ve Cento'ya dahil olmak ve Kore savaşında ABD'nin yanında yer almak gibi gerçekleştirilen siyasal konumlanışlar iki kutuplu dünyada izlenmeye çalışılan ortayolcu CHP politikaları için doğrudan dahil olunamayacak kadar riskli görülüyordu. Kemalistler bu yolla ülkede kapitalizmi geliştirebileceklerini ve gerektiğinde DP devletin bekasına zarar verirse sivil ve askeri bürokrasiyi elinde tutan kendileri tarafından DP'yi tasfiye edebileceklerini planlıyorlardı. İkinci paylaşım savaşı sonrası "başka bir dünya kurulmuştu ve Türkiye bu dünyada bir şekilde yerini almalıydı" Menderes ve DP kadroları için bedeli ağır da olsa Türkiye burjuvazisinin çıkarlarına uygun yerde konum alarak hizmet ettiler.
DP dönemi, 1923-50 dönemine kıyasla Türkiye kapitalizminin atılım yıllarıdır. Marşhall planına dahil olma ve batıya bağlanma İnönü iktidarının son döneminde başladı, keza Köy Enstitülerinin kapatılması, dinsel eğitimin ilk adımlarının atılması da öyle. Fakat bu yönelimler Menderes döneminde sürece damgasını vuran olgulara dönüştüler. Türkiye Kore'ye asker gönderdi, 700 Anadolu evladı Koreli kardeşlerine kurşun sıkarken öldü ve bu sayede Türkiye NATO ya kabul edildi. Osmanlı'dan beri süregelen "gizli devlet" geleneği ve aygıtları, NATO konseptine göre yeniden yapılandırıldı, ÖHD-Kontrgerilla kuruldu. Batıdan alınan kredi ve borçlanmalar, Türkiye kapitalizminin tarımda uzmanlaşması koşuluna bağlandı. Yollar, köprüler, barajlar, alt yapı yatırımları, tarımda makineleşme vb., kapalı köylü ekonomisini parçalayıp hızla iç pazara bağlarken; Türkiye kapitalizminin dünya pazarına ve kapitalist-emperyalist dünya sistemine entegrasyonunu da hızlandırdı. Bağlı olarak toplumsal mobilizasyon görülmemiş oranda hızlandı. Köyden kente göç patladı. Büyük şehirlerin nüfusu hızla artarken, fabrika bölgelerinde ve kentlerin çeperinde gecekondu semtleri büyümeye başladı vb. Özetle Menderes dönemindeki hızlı ve çarpık kapitalistleşme; köylülüğün çözülmesi ve işçileşmeye paralel olarak işçi ve emekçi hareketlerinin nesnel temellerini güçlendirmiştir. Örneğin Cumhuriyet tarihinin ilk yasal sendikası olan Türk-İş'in -Amerikan modeline göre baştan kötürüm doğması bir yana- kurulmasını zorlayan koşullar işaret edilen olgularda gizlidir.
Öte yandan burjuvazinin iktidardan dışlanan kesimleri, özellikle de Kemalist asker-sivil bürokrasi, kentli modern orta sınıflar, eğitimliler daha ilk günden DP iktidarına alerji duymuştur. Ordu içindeki ilk cuntalaşma eğilimleri, Kemalist üniversitelilerin fikir kulüpleri biçimindeki ilk örgütlenme girişimleri 50'li yılların ortalarına rastlar. 1955'deki seçim başarısından başı dönen Bayar-Menderes ekibi, "yeter söz milletin" türünden demagojik söylemleri ve özgürlük vaatlerini hasır altı ederek despotik uygulamalara hız verir. 1951 tevkifatıyla komünistlere ve aydınlara, 1955 6-7 Eylül'ünde azınlıklara yönelen devlet terörünün kapsamı Menderes iktidarının ikinci döneminde genişler, CHP tabanını ve Kemalist kadroları da hedeflemeye başlar. 1955 sonrasında ekonomide de işlerin iyi gitmemeye başlaması, toplumsal huzursuzluğu artırır. Sömürü-baskı sarmalı hızlanır. DP, Vatan Cephesi'ni kurarak toplumsal kutuplaşmayı körükler, Tahkikat Komisyonu marifetiyle fişleme, teşhir ve zorbalığa hız verir. Tepki olarak büyük kentlerde gençlik hareketleri patlak verir ve hızla yaygılaşır. CHP'nin ya da Kemalist siyasi-ideolojik geleneklerin etkisiyle Kemalizmi bayrak edinen gençlik hareketi; bu formun içinde içeriği berrakça tanımlanmamış da olsa, kesin ve net olarak özgürlük talep ediyordu. Başka sözcüklerle gençler, Menderes'in vaat edip ayaklar altına aldığı özgürlük bayrağını, şimdi Menderes'e karşı sallıyorlardı. Cuntacılar, 27 mayıs 1960 darbesini bu zemine dayanarak ve başta gençlik olmak üzere halkın bir kesiminin faşist baskılara karşı özgürlük arayışını istismar ederek gerçekleştirdiler. Berrak bir içeriğe sahip olmamasına, müeses nizamın iktidardaki kliğine karşı muhalefeteki kliğine yaslanmasına, manipulasyona açık yönlerine ve hatta manipüle edilmesine rağmen; gençliğin, orta sınıfların ve ezilenlerin bir bölüğünün faşist baskılara karşı özgürlük ve demokrasi arayışı, dönemin toplumsal hareketlerinin nesnel içeriğidir.
- 1960'lı yıllar: Büyük uyanış...
27 Mayıs askeri darbesi, öncesi-sonrasıyla tartışmalı bir süreç olagelmiştir. Döneme damgasını vuran toplumsal hareketlerin biçimi ve içeriğinin hakkınca değerlendirilip yerli yerine oturtulamadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu çelişik, karmaşık ve girift siyasal-toplumsal olgu, doğası gereği karmaşık ve çelişkili sonuçlar da doğurmuştur. Gençlik ve aydınlar başta olmak üzere dönemin toplumsal hareketleri 60'lı yıllar boyunca Kemalizmin sol yorumunu esas alan bir ideolojik form içinden sömürü ve baskıya direnme, demokrasi ve bağımsızlık arama yolunu tutmuşlar; TİP, MDD, Dev-Genç'te cisimleşen sol yapılar ise , gerek TKP'den devralınan Kemalist bulaşıklıkla, gerekse dayandığı toplumsal hareketlerin sınıfsal-ideolojik eğilimleriyle popülist temelde bağ kurma ihtiyacının basıncıyla devrim-sosyalizm anlayışlarını sol-Kemalizmle melezlemişlerdir. Sonra değineceğiz, ancak bu çarpık ideolojik form içinde gelişen canlı devrimci öz 71 devrimciliğiyle kabuğunu kırmış; geri dönüşsüz devrimci kopuşuna rağmen 71 devrimciliği ise içinden doğduğu ideolojik rahmin doğum izlerini taşımıştır. Ancak vurgulanmalıdır ki, 71 devrimciliğini karekterize eden şey doğum lekeleri değil, devrimci kopuş ve sıçramadır.
Aynı çelişik olgunun izleri 27 Mayıs darbe gerçeğinde de sürülebilir. Ceza yasasındaki Musollini İtalya'sından alınan anti-komünist 141-142. maddeleri koruyan, ilk bildirisinde NATO ve emperyalist batıya bağlılığını ilan eden, MGK gibi faşist bir kurumu rejimin kumanda tepesi olarak ihdas eden –ki MGK bir NATO modelidir-, ÖHD/kontrgerillaya dokunmak bir yana, sonraki yıllarda Komünizmle Mücadele Dernekleri, ÜO ve Komando Kampları'yla tahkim eden 27 Mayıs darbe dönemi; aynı zamanda göreli olarak TC tarihinin en ileri Anayasasını da yürürlüğe koymuştur. Basın, söz ve örgütlenme özgürlüğü yönünde ciddi iyileştirmeler yapmıştır. Bu iyileştirmelerin nedeni, 1950'lerin sonu 60'ların başındaki toplumsal-siyasal olgularda ve toplumsal muhalefetin basıncında aranmalıdır. Menderes iktidarına basınç uygulayan ve cuntacıların "darbe gerekçesi" olarak sundukları özgürlük arayışına kısmen de olsa taviz vermeden, toplumsal meşruiyet kazanamazdı 27 Mayıs darbesi. Şöyle de ifade edilebilir: Bir dizi faşist kurum ve yasa üzerinde yükselen Cunta idaresinin toplumsal meşruiyet elde edebilmesi; toplumsal muhalefetin taleplerine kısmen de olsa yanıt verebilmesine bağlıydı. Bu anlamda 27 Mayısçılar bir şey "vermediler"; gençliğin ve toplumsal muhalefetin basıncına, özlemlerine - bu basınç örgütlü olmamasına rağmen- boyun eğmek, taviz vermek zorunda kaldılar.
Gençler, işçiler, aydınlar; darbe dolayımıyla da olsa kazanılan kısmi özgürlükleri 27 Mayıs öncesi savaşımlarının ürünü görüyor, gelişkin bir moral ve özgüvenle ileriye atılıyorlardı. Elbette tarihsel kökleri de olan ideolojik yanılsamaları 27 Mayıs pekiştirdi. Düzenin temel kurumu olan Ordudan "ilericilik" bekleme, Kurtuluş Savaşı'nın, Kuvva-i Milliye anılarının mistifike edilip yüceltilmesi, Kemalist “anti-emperyalizm”in, devletçiliğin, kalkınmacılığın vb. "devrimcilik" addedilmesi türünden yanılsamalar, 27 Mayıs'ın "ilericiliği" efsanesi ile birlikte derinleşti. Aynı anlama gelmek üzere, toplumsal hareketin ideolojik formuyla sınıfsal-devrimci içeriği arasındaki gerilim de arttı. Bu gerilim 60'lı yıllara damgasını vurdu: İçeriği emekçi-devrimci karakterde gelişen hareketin, kendisini kuşatan Kemalist ideolojik formu patlatması, örgütlerin bölünüp parçalanması olarak tezahür etti. Bu bölünüp parçalanmaların içinden 71 devrimciliği kristalize olurken, diğer yandan da ilkesiz rekabet, kör döğüşü ve grupçuluk virüsü daha o yıllarda solun kök hücrelerine sindi. Eski TKP kadroları arasındaki rekabet ve hizipleşmelerin tatsız anıları da 60'lı yıllara ve 71 devrimciliğine iyi bir miras bırakmıyordu. Bu olumsuz miras 60'ların ikinci yarısının çalkantıları, bölünüp parçalanmaları sürecinde derinleşti, 70'ler ve sonrasında ise iyice çığrından çıktı...
60'ların başında TİP ve DİSK kuruldu. Kavel, Sungurlar, Demir Döküm direnişleriyle grev hakkı elde edildi. TİP, 1965 seçimlerinde parlamentoya 15 milletvekili soktu. Parlamentodaki 15 milletvekilinden çok daha önemli olan olgu, sosyalist ve sosyalizan fikirlerin Türkiye ve Kürdistan'ın ücra köşelerine dek yayılmaya başlamasıdır. FKF - Dev Genç, Türkiye'de rastlanmayan ve hala aşılamamış olan muazzam bir gençlik hareketinin birleşik, kitlesel devrimci gençlik örgütü olarak doğdu. Gençlik, devrimci bir maya gibi boykot ve okul işgallerinden grevlere, köylü direniş ve mitinglerine, toprak işgallerine, Doğu Mitinglerine, Zap Suyu'na kardeşlik köprüsü kurmaya, 6. Filo protestolarına koşturdu. İşçiler, köylüler, gençler, memurlar, kıpırdanmaya ve örgütlenmeye başlayan Kürtler ve nihayet dönemin zirvesi olan 15-16 Haziran 1970 işçi direnişi, Türkiye tarihinde o güne dek görülmemiş bir fırtına olarak patlak verdi: İşçiler, emekçiler, ezilenler ilk kez ve görülmemiş bir kitlesellik ve yaygınlıkla siyaset meydanına adım atıyorlardı: 71 devrimciliği işte bu toplumsal hareketlerin içinden doğmuştur.
- Entellektüel iklim
İçte ve dışta dönemin siyasal, ideolojik ve entellektüel iklimine değinmeden 71 devrimciliğini tanımlamaya kalkışmak eksiklik olur.
II. Dünya Savaşının sonunda klasik sömürgecilik çöktü. Çin devrimi ve Hindistan'ın bağımsızlığını kazanması Asya'yı temellerinden sarstı. Afrika'dan Latin Amerika'ya uzanan ulusal kurtuluş mücadeleleri, Üçüncü Dünya tabir edilen sömürge, yarı sömürgeleri muazzam devrimci güçler olarak tarih sahnesine çıkardı. Yenilgiye uğratılan Fransız sömürgeciliğinin yerini alan Amerikan işgaline karşı Vietnam ulusal kurtuluş mücadelesi, Cezayir ve Küba devrimleri, Filistin direnişi döneme damgasını vuran mücadelelerdi. Mao, Che, Castro, Ho Amca, Tatar Ramazan, adı Bahtiyar, Amilcar Cabral, Lumumba, sonraları Arafat dönemin sembol isimleridir. Türkiye'de farklı dinamikler üzerinde yükselse de, Avrupa'da patlak verip tüm dünyaya yayılan 68 gençlik isyanı, 60'lı yılların devrim fırtınalarıyla sarsıldığını gösteren bir diğer olgudur. Türkiye solu ve ezilenleri bu fırtınalardan çok yönlü ve derinden etkilenmiş ve kendi yerelinden dünya devrim hareketlerini beslemiştir.
Mihri Belli'nin E. Tüfekçi mahlasıyla YÖN dergisinde yayınlanan "Milli Demokratik Devrim" makalesi, dönemin baskın ideolojik eğilimlerini yansıtır. Bu makale, bir bakıma 60'lı yıllar boyunca süren tartışma ve bölünmelerin ekseni olmuştur. Makale, “üçüncü dünyacılık” olarak adlandırılan uluslararası ideolojik yönelimlerin izdüşümüyle TKP’den devralınan Kemalizm kuyrukçuluğunun uyumlaştırılması, sentezidir. Değinilen İç ve dış ideolojik etkenler çelişik ve "eklektik" bir bileşim oluşturmamış; bilakis belirgin bir "iç tutarlılıkla" birbirini tamamlamıştır MDD tezinde. Doğan Avcıoğlu'nun kurduğu Yön dergisi, Türkiye'nin seçkin entellektüel birikiminin kürsüsü olmuştu. Avcıoğlu, Kemalizmin sol yorumu üzerinden bağımsızlık-kalkınma-aydınlanma çizgisiyle özetlenebilecek bir tür burjuva sosyalizmi öneriyor ve sol-cunta eliyle askere dayanarak iktidar olmayı hedefliyordu. Mihri Belli benzer bir çizgiyi, "asker-sivil aydın zümre" formülasyonuyla özetliyordu. TİP, parlamenter yolla ulaşılacak sosyalist devrimi savunuyordu. Ancak TİP'in sosyalist devriminin talepleri ve içeriği, MDD'cilerin demokratik devrim programından farksızdı; fark isimlendirmede ve parlementer yola dayanan iktidar stratejisindeydi. Örneğin TİP milletvekili Çetin Altan'ın meclis kürsüsünden dile getirdiği, "Türkiye'nin her karış toprağı emperyalizmin işgali altındadır" sözlerinin altına hangi MDD'ci imza atmazdı ki?
TİP'e dolaylı yollardan etki eden eski TKP kadroları bağlamında, TİP çizgisinin Kruşçev dönemi Sovyet çizgisiyle paralelliği tartışma dışı bırakılmamalıdır. "Barış içinde bir arada yaşama", "barışçıl geçiş" ve "kapitalist olmayan yoldan sosyalizme geçiş" önermeleri dönemin Sovyetçi çizgisinin ana eksenleridir. Özellikle son önerme, Sovyetler'in, ulusal kurtuluş savaşlarını etki altına alarak hegamonya alanlarını genişletme yöneliminin ideolojik formülasyonuydu, Afrika ve Ortadoğu'da etkili de oldu.
Çin ve Küba devrimleri, Asya, Afrika ve Latin Amerika'da süren silahlı ulusal kurtuluş mücadeleleri ve gerilla savaşlarıyla doğallıkla rezonansa giriyor ve tüm önceki döneme damgasını vuran Sovyetler'in ideolojik-politik hagemonyasını çatlatıyordu. Dünya komünist hareketi tam da bu eksende bölündü. Çin ve Mao çizgisi Sovyetçi çizginin karşısına dikildi, onu geriletti ve devrim mücadeleleri içindeki nüfuzunu hızla yaygınlaştırdı. Tüm dünyada diri devrimci güçler, doğallıkla Mao ve Che'de cisimleşen yeni ideo-politik eksenin çekimine kapılmaya başladılar.
TİP, topraklarımızdaki sosyalist, emekçi ve devrimci birikimi önce bünyesinde topladı, genel çizgilerle sosyalist ve devrimci fikirleri yaygınlaştırdı; fakat devamla bünyesinde toplanan birikim TİP'in parlamenterist, pasifist ideo-politik çizgisiyle yürüyemez hale geldi. TİP, bu gerilimin basıncıyla çatladı. Mahir, Deniz ve İbo başta olmak üzere, başlangıçta hepsi TİP'li olan gençlik kitleleri TİP'ten koptular. Gençliğin devrimci arayışlarının ana rahmi başlangıçta Dev-Genç oldu. Dev-Genç, TİP'ten kopmanın ötesinde Mao, Castro, Che çizgilerinden derinden etkilenerek, M. Belli ve Avcıoğlu'nun sol-cuntacı, Kemalist tezlerinden de uzaklaşıyor, devrimci bir kopuşa doğru ilerliyordu. Buna rağmen M. Belli'ci ve Kemalist etkilerden tam anlamıyla kurtulunduğu söylenemez. Yine de şunun altı çizilmelidir: Sorunlu ideo-politik yapısına ragmen MDD ve MDD’cilik; TİP parlamentarizmi-reformizmine duyulan devrimci tepkinin toplandığı ideolojik merkez oldu. 71 devrimciliğinin üç ana akımı, hızla farklılaşıp ayrışarak MDD ekolünün içinden doğdular.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, kendine özgü ağırlığını sözü edilen dönemde de korudu. Doktorculuk gençlik ve halk hareketleri içinde güçlü bir akıma dönüşemedi. Dönem açısından Kıvılcımlı’nın ayırıcı özelliklerinden birini vurgulamak gerekirse; devrimci temelde işçi sınıfını esas almada ısrar etmesidir. Çünkü TİP’in, ‘‘işçi sınıfı-sosyalist devrim-parlamentarizm“ kavramlarında cisimleşen çizgisine duyulan tepki, devrimci yönelime giren akımların tamamında ‘‘işçi sınıfının fiili önderliği“ anlayışından uzaklaşmaya yolaçmıştı ve bu tabloda Doktor’un ısrarı önemliydi.
II. Dönem: 1971-2000
Mahir-Deniz-İbo: Göğü fethe çıkan öncülerimiz…
Gittikçe hızını ve şiddetini artıran mücadele, Dev-Genç’te cisimleşen kitlesel devrimci gençlik örgütünün ötesinde arayışları koşulladı. Kontrgerillanın sivil uzantıları olarak örgütlenen Komünizmle Mücadele Dernekleri, Komando Kampları, MHP ve Ülkü Ocakları, halkın ve devrimcilerin üzerine saldırtıldı. Silahlanma ve illegal örgütlenme ihtiyacı sırf faşist saldırılar nedeniyle değil; 60'lı yıllar boyunca olgunlaşıp damıtılan devrim stratejilerine hayat verme bağlamında da yakıcı hale geldi: THKP/C, THKO ve TKP/ML- TİKKO böyle doğdular. Bu üç örgütte cisimleşen 71 devrimciliği bir kopuştur; 1920-60 dönemine damgasını vuran TKP çizgisinden kopmuş, 60'lı yıllar boyunca oluşan birikimi bir üst noktaya sıçratmıştır. Lenin, "bir örgütün niteliğini belirleyen şey eyleminin içeriğidir" der. Eleştirel temelde öncellerimiz kabul ettiğimiz bu üç örgüt, eylemlerinin içeriğiyle salt TKP çizgisinden kopmamıştır; kopuşa asıl rengini veren şey müesses nizamla elde silah uzlaşmaz bir kavgaya girmeleridir. İnsiyatif, yaratıcılık ve atılganlıklarıdır. Para yoksa para, silah yoksa silah bulmaları, teori yoksa teori oluşturmalarıdır. Göğü fethe çıkan cüretleridir. Türkiye devriminin görevlerine hazırlanmak ve Filistin devrimiyle aynı siperlerde dövüşmek için sınırları(nı) yıkan Enternasyonalist ruhtur. Mahir'in, Deniz'ler için Kızıldere'de ölüme gitmede tereddüt etmemesi, İbo'nun Diyarbakır zindanlarında ser verip sır vermeyerek ölümsüzleşmesi, Deniz'in idam sehpasındaki son sözleridir: "Yaşasım Marksizm Leninizm! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının ortak mücadelesi!"
Bunların her birini ve tümünü tereddütsüz mirasımız, tarihsel köklerimiz olarak benimsiyoruz. Neyi sahiplenip neyi reddettiğimize ilişkin bir katalok çıkarmayı gereksiz görüyoruz. Asıl sahiplendiğimiz ve kendimizi bağladığımız nokta 71 kopuşudur; devletle, rejimle, emperyalizm, faşizm ve müesses nizamla uzlaşmaz ve geri dönüşsüz bir kavgaya atılma cüretidir. Zaaf ve yetmezlikleri bir yana; bu kopuş olmadan devrimcilik mümkün değildir ve TDH'nin sonraki gelişimi 71 kopuşu zemininde yaşam bulmuştur.
Ana çizgileriyle zaaf ve eksikliklere gelince, örgütsel yapı ve kurumlaşmaları son derece zayıftı. Kuruluşlarının üzerinden bir-iki yıl geçmeden cuntayla girdikleri sert çarpışmada her üç örgütte neredeyse fiziken tasfiye oldular. Her biri açısından göreli farklılıklar olsa da, Türkiye gerçekliğini ML teori ışığında derinden kavrayan devrim stratejileri inşa etmek ve stratejik bir ferasetle bu çizgiye hayat vermekten çok, model teoriler ithal edildi. Memleket gerçekliği bu teorilerle uyumlulaştırılmaya çalışıldı. Üzerine sonraki devrimciliğin inşa edileceği kopuş olarak sahiplenilen 71 devrimciliği; devrimin ve örgütlerin sürekliliği, Marksist teoriye hakimiyet ve Türkiye gerçekliğinin ML analizi, devrimimizin komünist çizgisinin oluşturulması, stratejik ufuk ve derinlik bağlamlarında devrimci eleştiri - öz eleştirinin konusudur. Başka sözcüklerle eskiden kopuş temelinde şekillenen devrimcilik, bu unsurlarla zenginleşmek zorundaydı ve zorundadır.
İbo'nun Kürt sorunu ve Kemalizm hakkındaki görüşleri kazanım hanemizdedir. Fakat özellikle 1950'lerden bu yana çarpık da olsa hızla kapitalistleşen Türkiye'de Çin modeline göre bir devrim mümkün değildi ve değildir. Çin devriminin şablon olarak ülkemize uygulanabilmesinin imkansızlığı bir yana kuşkusuz Mao Zedung'un özgün devrimci öğretisi tüm dünya devrimcileri için tükenmez bir "nasıl yapmalı" ders kaynağıdır.
Teorik temelleri diğerlerinden daha zayıf olan THKO'daki belirgin Kemalist etkileri sahiplenemeyiz, ama Deniz gibi kitleleri sarsıp sürükleyen liderlere sahip olmadan bir devrim gerçekleştirilebilir mi? Ki Deniz'in son sözleri de yukarıda hatırlattığımız gibi, "Yaşasın Marksizm-Leninizm! Yaşasın Kürt ve Türk halklarının ortak mücadelesi!" olmuştur.
Mahir'deki sınıf ve kitle vurgusunun zayıflığını, halkçı öğeleri, sol Kemalizme biçtiği rolü tartışabiliriz; ancak kır-şehir, parti-cephe, barışçıl-silahlı mücadele alanlarına teorisinde yer açan esneklik ve kapsayıcılık, hem sonraki dönemde THKP/C geleneğinin bereketli yayılmasına imkan tanımış, hem de Türkiye yereline hitap etmede dogmatizmden uzak bir esnekliğin yolunu açmıştır. Keza Mahir`in, “emperyalizm içsel bir olgudur” tespiti, anti-emperyalizm meselesini her türden milliyetci sapmadan ayıran olaganüstü devrimci değerini günümüzde de korumaktadır.
1970'li yıllar: Zafer imkanından yenilgi çıkmazına...
"Sosyal gelişme ekonomik gelişmeyi aşmıştır"; Cunta şefi Memduh Tağmaç'ın bu sözleri, 12 Mart askeri darbesinin gerekçesini veciz biçimde anlatır.
Devrimci hareketi ezen 12 Mart Cuntası, devlet içindeki dengeleri yerli yerine oturtamadı. 1950'lerden, özellikle de 27 Mayıs 1960'dan beriye süre gelen rejim içi kutuplaşma ve gerilimler (Talat Aydemir'lerin asılması vb.) 12 Mart ve sonrasına sarktı. 9 Mart'taki sol cunta tasfiye edildi ve yerine 12 Martçılar geçti. 1974 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ordunun adayı seçilemedi vs. 12 mart sonrası hızını artıran toplumsal uyanış, rejimdeki zaaf ve çatlağın açtığı boşluktan da hızla ve doğallıkla faydalanmıştır. Fakat sonraki yıllarda tablo tersine döndü: 12 Eylül, 12 Mart'ın yarım bıraktığını tamamladı. 12 Mart'tan 12 Eylül'e rejim, kendini onarma ve tahkim etme becerisini gösterdi; devrimci hareket ise 71 devrimciliğini geliştirmek bir yana, bir tür mirasyedi gibi davrandı.
60'ların sonunda yaygınlaşan ve 15-16 Haziran işçi direnişiyle zirveye ulaşan toplumsal hareketler, 12 Mart tarafından kötürümleştirilip tesfiye edilememiş, kısa bir duraksamanın ardından daha da güçlenerek geri gelmiştir. 1974-80 devrimci parantezinde devrim-karşıdevrim denklemi iç savaşın eşiğine dayanmış, resmi rakamlara göre çatışmalarda beş bin insan ölmüştür…
12 Mart'ta fiziken tasfiye edilen 71 devrimciliği, önderlerinin ve ölümsüz kadrolarının manevi mirası olarak ezilenlerin elinde bayraklaşmıştır. Ezilenler, akacak kanal arayan eylemli uyanışlarının moral ve manevi bayraklarını 71 devrimci önderlerinde bulmuş; devrimci örgütler ise 71'in teorik-stratejik konseptiyle büyük oranda kopuştukları halde - bunu, olumlu/olumsuz bir değer hükmü yüklemeden, bir durum tespiti olarak vurguluyoruz- 71 devrimci önderlerini, tıpkı uyanan kitleler gibi bayraklaştırmışlardır. Bu tutum, manevi mirasa sahiplenme anlamında olumlu; 71'i aşmayı gerektiren görevleri perdelemesi bağlamında sorunlu bir tutumdur. Keza iç tutarlılıktan da yoksundur. TKP/ML TİKKO, İbo'nun çizgisini sürdürmede ısrarcı olmuştur. Fakat bu iç tutarlılık, İbo'nun çizgisinin Türkiye devrimine yanıt olma bağlamında tartışılmasına engel değildir. THKO'nun devamcılarının, THKO ile çizgi bağından hiç söz edilemez. Deniz başta olmak üzere THKO önderleri, salt manevi ve sembolik bayraklar olarak taşındı ardıl örgütler tarafından. Benzer bir durum Mahir için de geçerlidir. Etkili ve büyük ardıl örgütlerin Mahir'in çizgisiyle, devrimciliği sürdürme ve genel devrimci yönelim dışında pek bir bağı kalmamış; sonrasında orjinal çizgiye dönüşü zorlayan nispeten küçük gruplar da etkili olamamıştır. Yine de vurgulanmalıdır, iç tutarlılık ve çizgi meseleleri bir yana; 71'in mirası, 70'li yıllara damgasını vuran büyük mücadelelerin nehir yatağı olmuştur.
71'de anlaşılır olan yetmezlik ve sınırlılıklar, 71 sonrasında anlaşılmaz ve kabul edilemez. 71'den günümüze uzanan süreçte devrimci hareket, 71'in devrimci mirasını sahiplenirken eksikliklerini aşan, devrimciliği zenginleştirip geliştiren, bir bakıma ustalaştıran bir çizgide ilerleyebilirdi: Bu başarılamadı. 70'li yıllar boyunca binlerce şehide malolan dişe diş bir antifaşist mücadele yürütüldü; ancak bırakalım 71 devrimciliğinin yetmezliklerini aşmayı, onun kimi asli özellikleri dahi zedelendi. Örneğin Deniz'ler için Kızıldere'de ölümü kucaklayan Mahir'in yarattığı değerlerden, sol içi çatışmalarda devrimci kanı akıtmaya uzanan çizgi bu erezyonun tipik görünümlerinden biridir. Doğru veya eksik, 71 devrimciliği inandığı çizginin arkasına tüm varlığını koyarak, teori ve pratiğin, söz ve eylemin uyumunu yakalamıştır. 70'ler sonrasında ise bu uyum büyük oranda yıkıma uğramıştır. 70'li yıllar boyunca ezilen milyonların mücadele sahnesine çıkması ve solun, iç savaş eşiğine dayanan çatışmalardan geri durmaması, devrimci hareketin zaaf ve yetmezliklerinin hakkınca tartışılmasını engellemiş, bir bakıma perdelemiştir. Kitle hareketleri ve çatışmalar bir yana, devrimci hareket kendi özgül alanında, devrimcilik sahasında; örgüt, politika, ideoloji, teori, strateji ve taktiklar, ittifaklar vb. alanlarda 71 devrimciliğinin üzerine ne eklemiştir? Bu konuda spekülasyona açık yorumlara gerek yoktur; 12 Eylül yenilgisi nesnel bilançoyu olanca acımasızlığıyla önümüze koymuştur...
- Çifte kıskaç: Faşist terör ve Karaoğlan efsanesi
Gençlik 60'larda olduğu gibi 74'te de yeni dönemin katalizörü oldu. Devrimci gençlik hareketinin karşısına, kontrgerillanın sivil aparatı MHP/ÜO kan dökücü bir bastırma gücü olarak dikildi. Süreç nasıl başladıysa, elbette kapsamını genişleterek, öyle gitti. Anti faşist mücadele 70'lere damgasını vurdu ve tüm diğer mücadelelerin ekseni oldu. Örneğin TARİŞ direnişi, işletmedeki faşist kadrolaşmaya karşı anti faşist işçi direnişi olarak başladı ve gelişti.
Rejim, bir yandan MHP/ÜO ve kolluk güçleri eliyle toplumsal muhelefeti şiddetle ezmeye çalışırken; diğer yandan Ecevit'in burjuva reformizmiyle tuzaklayarak devrimciliğin altını oyma, mücadeleyi düzen içi kanallara akıtma yolunu tuttu. (Toplumsal-siyasal süreçler komplolarla, toplum mühendisliğiyle vs. açıklanamaz, yukarıdaki tespit kolaylaştırıcı bir vurgu olarak anlaşılmalıdır.) Ecevit'in, "toprak işleyenin su kullananın" türünden demagojik, popülist sloganları devrimci uyanışın önünü açmadı; aksine Ecevit, 60'larda başlayan 12 Mart'ta duraklayan devrimci uyanışın daha da güçlenerek geleceğini sezdiği için bu sloganları üretti. Yükselen dalganın üzerine binmeye çalıştı ve bindi.
Ecevit önemli bir figürdür. "Anadolu mazlumlarının" kültürel kodlarına nasıl güçlü ve başarılı bir hitaptır "Karaoğlan" efsanesi. Düzgün Türkçesi, şehirli terbiyesiyle kentli modern orta sınıflara, eğitimlere nasıl güçlü bir hitaptır Ecevit imgesi... Ecevit tüm bu özellikleri ve tutturduğu sol söylemle uyanış halindeki ezilenlerin gönlünde taht kurmaya başladı. CHP'nin geleneksel sınırlarını yıkıp muhafazakar kitlelerden de destek aldı. Oy oranlarını yüzde 42'lere kadar yükseltti. Devrimci hareketin tabanı da bu rüzgardan etkilendi. Buraya kadar herşey normaldir; normal olmayan soldaki en güçlü akımların CHP, Ecevit ve Kemalizm'le oportunist flörtü sürdürmeleri, TKP türünden yapıların düpedüz kuyrukçuluğa soyunmalarıdır. Devrimci hareketin CHP, AP, MSP vd. düzen partilerinin tabanındaki emekçilerle ilişkilenmeleri, hatta odaklanılan alana özgü esnek söylemler tutturmaları normaldir. Normal olmayan, ideolojik bulaşıklığa oportunist ve popülist temelde kapı aralamak, ideolojik hegamonyayı Ecevit türünden aktörlere kaptırmak ve günün sonunda minderden mağlup ayrılmaktır. Her bir akım açısından bu oportunist-popülist zaafın bilançosu çıkartılabilir, ancak TKP, DY ve HK gibi güçlü akımların tabanlarının CHP-Ecevit-Kemalizm ekseniyle hemhal oldukları bir vakıadır; eh bu da zaten devrimci hareketin ana gövdesi demektir…
TKP, ele geçirdiği Türkiye işçi hareketinin diri damarının örgütü olan DİSK'i CHP'nin kapısına bağladı. Aynı TKP, 12 Eylül'ün ilk günlerinde Bizim Radyo üzerinden cuntaya destek atarken (sonraları değiştirdiler bu tutumlarını, fakat 1983 seçimlerinde "sivil seçenek" diyerek Özal'ı desteklediler), bazı DİSK'li sendikacılar da Cunta’nın çağrısına uyarak Selimiye Kışlası önünde teslim olma kuyruğuna giriyorlardı. Bu ve benzeri örnekler, cuntanın neden ve nasıl başarılı olduğunu, devrimci hareketin neden ve nasıl yenilgiye uğradığını gösteren çarpıcı veriler sunmaktadır.
(Cumhuriyet tarihi boyunca Kemalizm'de cisimleşen, fakat İttihat Terakki’ye, hatta Tazminata kadar uzanan 150 yıllık kökleriyle dayanıklı bir ideo-politik toplumsal olgu olan bu damarla nasıl ilişkilenilecek? Köklü toplumsal tabanı olan bu damar, bazen devrimcileşen kitlelerin sırtına biner (1970'ler), bazen 2007 Cumhuriyet Mitinglerinde görüldüğü üzere faşizan darbeci eğilimlere kapılır, şartlar değişir Gezi'nin toplumsal dayanağı olur ya da AKP-IŞİD faşizmine karşı mücadeleye eğilimli hale gelir. Konjonktüre göre ilişkilenmenin biçimi değişebilir; fakat her durumda popülizm ve oportunizmden uzak devrimci bağlar kurmanın yollarını arayıp bulmak hala çözüm bekleyen bir meseledir…)
Öte yandan Ecevit, salt solun altını oymakla kalmadı; 1974 ve 77'deki iki hükümet denemesiyle yüzünü ilk kez sola dönmeye başlayan muhafazakar yoksulları da hayal kırklığına uğrattı. Ecevit'e duydukları tepki, muhafazakar kitleleri devrimci hareketten de uzaklaştın bir etken oldu.
Üzerinden atlanamayacak bir olgu da şudur: Devrimci hareket, düzenle sert çarpışmalara girme bağlamında Kemalizm'den kopsa da, ana kadro yapısıyla aydın/üniversiteli gençlik, kitle tabanı bağlamında modern orta sınıflar, Aleviler ve CHP tabanından beslendi. Ezilenlerin şu veya bu bölüğünden beslenmekte bir beis yoktur; problem, beslenilen damarı hem hakkınca dönüştürememek hem de o toplum kesimlerinin dışına çıkamamak, giderek diğer (Türk-Sünni) ezilen bölüklerine yabancılaşmak ve onları gericilik ve faşizmin eline terketmektedir. Devlet, toplumsal yarılmayı tam da bu eksene oturtarak devrimci hareketi belli alanlara hapsetme ve ezilenlerin diğer bölüklerini yedekleme yolunu tutmuştur. MHP'nin uğursuz rolü ve Erbakan MSP'sinin oluşturduğu gerici baraj bu vesileyle vurgulanmalıdır. Çözümü kolay olmayan bir meseledir bu. Devrimci hareketin bu zorlu konuda esnek strateji-taktikler, elverişli söylemler, kazanıcı ya da tarafsızlaştırıcı, hiç olmazsa karşı cepheyi parçalayıcı yaratıcı yöntemler geliştiremediği de ne yazık ki bir vakıadır...
- Demirel: "İti kurda kırdıracağız"
1974 sonrası devrimci halk hareketi, gençlik, işçi ve emekçi hareketlerine paralel gelişen Alevi ve Kürt hareketiyle zenginleşti, kapsamı genişledi. PSK'lı Mehdi Zana'nın Diyarbakır belediye başkanı seçilmesi Kürt uyanışının çarpıcı verilerinden biridir. Azınlıklar, üzerlerindeki ağır baskıdan silkinip hak talep etmeye başladılar. Örneğin Ermeni milliyetinden çok sayıda devrimci kadro mücadeleye atıldı. Aydın ve emekçi kadınlar mücadeledeki etkinliklerini artırdılar. Alevilerin güçlü bir şekilde saflara katılımı devrimci hareketi güçlendirmenin yanı sıra, düzene de mezhepsel çelişkiler üzerinden manevra olanakları yarattı. Alevi-sünni ve Kürt-Türk halklarının sınırdaş olduğu "tehlikeli kuşak"; Malatya, Elazığ, Sivas, Kayseri, Maraş, Antep, Adıyaman, Çorum yörelerinde kontrgerilla tertipleriyle bir halklar boğazlaşması yaratılmaya, ezilenler birbirine kırdırılmaya ve bu sayede darbe için elverişli zemin yaratılmaya çalışıldı. Maraş, Sivas ve Çorum katliamları bu konsepte bağlı olarak devlet eliyle örgütlendi. Bu faşist tertiplere rağmen 70'li yıllarda sınıflar mücadelesi mezhepsel ve ulusal eksenlerde değil, politik eksende; faşistler (sağ )- devrimciler (sol) olarak saflaştı ve gelişti. Yine de devletin bu alana yaptığı yığınağın tümden etkisiz olduğu söylenemez. 80 sonrası başkaca dinamiklerin de etkisiyle devletin 60-70'lerde körüklemeye başladığı sahte ve yanlış saflaşmalar yaygınlaştı.
Her iki akımın da tarihsel kökleri vardır; ancak MHP ve MSP (o zamanlar Milli Nizam Partisi) 60'ların sonunda yükselen solun önüne set çekmek için örgütlenip sahneye salındılar. Bu gerici faşist dinamik, bir NATO-ABD konsepti olan anti komünist Yeşil Kuşak projesinin Türkiye ayağıdır. Devlet fideliğinde geliştiler. 12 Mart sonrasında Necmettin Erbakan, bizzat cunta eliyle yurt dışından Türkiye'ye getirilerek parti kurması istendi. Ardından da Ecevit CHP'siyle koalisyon kurarak hükümet etme mevkiine yükseldi. Rejimin sivil faşist muhafızı olarak örgütlenen MHP, AP ve MSP ile birlikte karşı devrimci Millliyetçi Cephe (MC) hükümetlerinin değişmez aktörü oldu. Cunta yıllarında Kenan Evren “geleneği sürdürdü”. Elde Kuran meydan meydan gezerek, İmam Hatiplere, tarikatlara yol vererek, Türk-islam sentezini Kemalist ritüellerle birlikte resmi ideoloji düzeyine yükselterek, sola set çekme ve oligarşik rejimi Türkçü-İslamcı toplumsal destekle tahkim etme yolunu tuttu.
(İşler kontrolden çıktığında ise, yığınların -Alevilerin, kentli modern sınıfların, aydınların vb.- öfke ve arayışlarını "Kemalist ilericiliğe" yedeklemeye, 28 Şubat'lara ve 2007'ye kadar süren cuntacı entrikalara dolgu malzemesi yapmaya çalıştılar. Ekseni Türk milliyetçiliği olan dinci-muhafazakar ve Kemalist tahteravalli durmadan yer değiştirdi; hangi kefe ağır basarsa bassın işçi, emekçi ve ezilenler kaybetti, düzen kazandı. Çünkü tahtaravelli ezilenlerin sırtına kuruludur. Bugün ortalığı kasıp kavuran AKP-IŞİD faşizmi, devletin 50 yıldır bu alana yaptığı "yatırımların" zehirli meyvesidir: Kemalist devletin temel kurumlarından olan Diyanet eliyle formatlanmış, sola karşı önü açılmış, halkın sahte saflaşmalarla bölünmesi için körüklenmiş ve nihayet bugünkü noktaya varılmıştır... Elbette Kemalizm ve CHP'nin çekimindeki emekçilerle bağ kuracağız. Elbette AKP ve halk islamının etkisindeki emekçilere ulaşmaya çalışacağız. Ama terazinin her iki kefesinin de; Kemalizmin de politik islamın da sınanıp tükendiğini, bu iki aktör şahsında bir bütün rejimin tıkandığını, tek çıkışın devrim ve sosyalizmde olduğunu haykırarak yükseleceğiz. Bu genişçe parentezi açtık, çünkü Türkiye son derece köklü, dayanıklı siyasi gelenekleri olan bir ülkedir; bu anlamda bir bakıma dün bugündür, bugün de dündür... )
Devam edelim. 70'li yıllara damgasını vuran anti faşist mücadele bir kaçınılmazlıktı. Faşist saldırılara direnmeden ayakta durulamaz, yol alınamazdı. Ancak düzenin milliyetçilik, muafazakarlık ve MHP'de cisimleşen sivil faşizme, sünni islami gericilik vb. alanlara yaptığı yatırımın taban tutması; dönemin anti faşist mücadelesinin ötesinde bugün de hala yakıcı bir problemdir. Devrimci stratejinin ana meselelerinden biridir. Sorun devrimci hareketin antifaşist mücadele yürütmesi değildir; giderek bu alana hapsolması, muhafazakar-faşist cepheyi dağıtacak, tarafsızlaştıracak, mümkünse o sahadan kuvvet devşirecek strateji ve taktikler geliştirememesi, daha da önemlisi gündelik mücadeleyi bir devrim stratejisi temelinde yapılandıramaması ve düşmanın dayattığı eksende sürüklenerek insiyatif üstünlüğünü yitirmesi, yenilgiye sürüklenmesidir.
- Bereketli topraklar: 52 parça sol...
1974 Ecevit affıyla hapishaneden çıkan kadrolar, genelleme yapılamaz ama, büyük oranda geriye düşmüşlerdi. Yükselen devrimci dalga, geriye düşen kadroları ileriye itti: 74 sonrası devrimci önderlikler -istisnalar bir yana- esasen yükselen dalganın ileriye ittiği önderliklerdir. Bu temel zaafın tüm süreç boyunca "önderlik yetmezliği" olarak işlediğini söylemek yanlış olmayacaktır.
1960'ların siyasi bölünmeleri ideolojik prizmadan kırılıp-çarpılarak süzülse de sınıfsal, toplumsal, tarihsel ve uluslararası etkileşimlerle gayet uyumludur. Deyim uygunsa, "bu da nereden çıktı" diyebileceğiniz anlaşılmaz ve absürt çok az şey vardır 60'larda. 70'lerdeki bölünmeler ise bir tür anomali, hatta anomalinin tipikleşmesi olarak cereyan etti. 52 parçaya bölünen sol, hangi toplumsal temelle, ihtiyaçla izah edilebilir ki? Her birinin kendi sembol, ritüel ve "çizgilerine" kerameti kendinden menkul anlamlar yüklediği parça pinçik hala gelmiş sol, hangi ihtiyacın ürünüdür? Hangi ihtiyaca yanıt verebilir? Bu olguyu gerçeklikten kopuş ve bir tür "ideolojizm" olarak adlandırabiliriz. Bu yapay bölünme, ideloji ve ideolojizmler, siyasal-toplumsal olguları kendi "teorilerine" eklektik ve zorlama şekilde sokuşturmaya çalışmak dışında gerçeklikle bağlarını koparmışlardı: Niyetlerinden bağımsız, gerçek bir toplumsal dönüşümün değil, bayraklarının, "ideoloji" ve ideolojizmlerinin kavgasını veriyordu pek çoğu; nesnelliğin dili bunu söylüyor. Asıl şaşırtıcı ve takdire şayan olan, tüm bu saçmalıkları dahi ayakta tutacak bir verimlilikle gelişen devrimci halk hareketinin gücüdür. Bu parça pinçik ideolojist yapılar halk hareketine önderlik etmediler; tersine onun sayesinde ayakta kalıp bayrak sallayabildiler. Bu zeminde devrimci kanı dökmeye kadar uzanan kör grupçuluk başat hale geldi; ufku ve dünyası “grubunun” sınırlarını aşamayan bir devrimcilik anlayışının meşrebine gayet uygundur sol içi çatışma, devrimci kanı dökmek vb. Perinçek ve TKP'nin kutuplarını oluşturduğu çatışmalar, giderek herkesi girdabına çekerek yaygınlaştı. SSCB, Çin, Küba, Arnavutluk gibi merkezlere bölünen dünya solunun izdüşümleriydi Türkiye’de tezahür eden; yine de bu bölünmelerin en ağır yaşandığı ülkelerden biridir Türkiye…
-Sürüklenme ve yenilgi…
Düzenin faşist (MHP) ve "reformist" (CHP-Ecevit) çifte kıskacını kıracak stratejik-taktik yetenek sergileyemeyen, bir yandan da birbiriyle didişen sol, olayların peşinden sürüklenmeye başladı. Gelişen halk hareketinin önünü açacak ideolojik, politik, örgütsel ve teorik açılımlar yapamadı. Devrimci ittifaklar geliştiremedi. Silahlı direnişi ve onbinlerce silahlı militanı anti faşist savunmanın ötesinde, ufukta beliren cuntaya karşı direniş ve devrim perspektifiyle hazırlayıp mevzilendiremedi. Egemen sınıfları haklı olarak ürküten cesametine rağmen örgütler ve devrimci halk hareketi, içten içe bir çöküntüyü yaşamaktaydı. 1977 1 Mayıs'ıyla başlatılan kitle katliamları Maraş, Sivas, Çorum katliamlarıyla boyutlandı. Sokaklarda her gün her iki taraftan 15-20 kişi ölmeye başladı. 16 Mart, Balgat ve Bahçelievler türünden katliamlarda devrimciler kitleler halinde öldürülmeye başlandı. Abdi İpekçi, Doğan Öz gibi tanınmış simalar faşist suikastlere kurban gitti. Ecevit dahi suikastten kılpayı kurtuldu. Bütün bunlara rağmen Çorum ve TARİŞ direnişlerinde görüldüğü üzere halen ağırlığını koruyan devrimci halk hareketi, salt faşist terör, katliam ve provokasyonlar nedeniyle değil; devrimci önderliklerin çemberi yaran, umut veren hamleler yapamaması nedeniyle de kaotik bir düzleme sürüklenen çatışmalar içinde yoruldu. Cuntacıların amacı da buydu zaten: Devrim kavgasını kaotik bir kördöğüşüne dönüştürmek, halkı yormak ve askeri darbeye rıza üretmek...
1977'den sonra faşistlerle mücadeleyi savumacı ve kaotik bir düzlemden çıkaramayan, ordu ve kontrgerillanın darbeye zemin hazırlama planlarını bozamayan devrimci örgütler; devrimci hareketin tabanı da dahil olmak üzere yorgun halkın cuntaya rıza göstermesine ya da hayırhah bir tarafsızlığı benimsemesine engel olamadılar. Ecevit'çilik üzerinden bizatihi tabanlarına nüfuz eden burjuva reformizmiyle, devrimci önderliklerin yetmezlik ve yeteneksizlikleriyle, faşist katliamların yıldırıcılığıyla, rejimin körüklediği yanlış toplumsal saflaşmaları bozamamayla; toplamda hepsinin bileşkesi olan nedenlerle devrimci hareket, 12 Eylül'ün ön gününe yorgun ve bir bakıma yenik geldi: 12 Eylül devrimci hareketi acımasız bir teste tabi tutarak yenilgiyi açığa çıkardı, nesnel bir olguya dönüştürdü.
Sınıf mücadelesinin bıçak sırtında yürüdüğü bu gibi tarihsel eşiklerde devrime yürüyemezseniz kudurgan bir karşı devrim tarafından ezilirsiniz: Bu yasa 1980 Türkiye'sinde acı bir şekilde bir kez daha doğrulandı.
1980 Mart'ında darbe yapma eğilimini dönemin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e hissettiren Kenan Evren şu tavsiyeyi alıyordu: "Karda kışta tanklarını yürütemezsin, benzin bulamazsın". Rejimin kumanda tepeleri gösteri için değil, halka karşı kullanmak için tankları çalıştırmak zorunda kalacaklarını hesaplıyorlardı. Kızılay, olası çatışmalar için 16.000 torba kan stoklanmıştı: Hiç birine gerek kalmadı. Devrimci hareket ve halk muhalefeti, Cuntacıları dahi şaşkınlığa uğratarak, kolaylıkla ezildi. Yüzlerce militan Cuntaya karşı direniş cephelerinde kahramanca ölümsüzleşti. Ancak sürece damgasını vuran direniş değil, yenilgi oldu. Ağır 12 Eylül yenilgisi salt Cuntanın şiddetiyle açıklanamaz; devrimci hareketin 70'lerin sonunda yapısallaşmaya yüz tutan yetmezlik ve zaafları yenilginin ortağıdır.
12 Eylül askeri darbesinin dışsal gerekçelerine gelince; İran devrimi ve SSCB'nin Afganistan'ı işgaliyle paniğe kapılan uluslararası emperyalizm, Türkiye'nin de olası kaybına katlanamaz, derin bir krize sürüklenebilirdi. Türkiye'de komünizm tehtidi ezilmeli, NATO'nun güney kanadının güvenliği sağlanmalı, Yunanistan'ın NATO'ya katılımı türünden konular da aradan çıkarılmalıydı. Sovyetleri çevreleme ve Yeşil Kuşağı güçlendirme politikaları Türkiye'de tahkim edilmeliydi. 12 Eylül'cülerin bayrak edindiği Türk-islam sentezinin, içte solun önünü kesmenin ötesinde, uluslararası emperyalist proje olarak gündemleştirildiği gözardı edilmemelidir.
- PKK aynasından yansıyanlar
Kökü yetmişlerde dalları bugünlerde olan PKK, dönemin aykırı ve en kalıcı politik-örgütsel olgusudur. Kendi başına bir irdeleme konusudur. Genel hatlarıyla PKK'ye bakmak, PKK'yi anlamaya çalışmanın yanısıra Türkiye devrimci hareketine ayna tutmaktır. Burada açtığımız parentez, 70'lerin bir parçası olarak PKK'yi irdelemekten çok; PKK aynasından 70'lerin Türkiye soluna bakma amacına bağlıdır.
PKK, 1970'lerin atipik ve tersine örneğidir. Soldaki genel akıntıya kapılmamış, kendi yolunu izlemiştir. 1968-71'in bugünlere uzanan koludur. Öcalan dahil bütün kurucu kadroları bu dönemde yetiştiler. Bizzat Öcalan 71 devrimci önderlerine bağlılığın ifade etmekte, PKK'nin bu dönemin ürünü olduğunu vurgulamaktadır. Teorik ve stratejik planda da 71'in PKK'ye uzanan izleri sürülebilir: Silahlı mücadelenin esas alınması, gerillada cisimleşen öncü savaşı, köylü gerilla savaşı, kızıl siyasi üslerin-kurtarılmış bölgelerin eşdeğeri sayılabilecek yurt dışındaki güvenli üsler; Parti (PKK), ordu (ARGK) ve cephe (ERNK), srtatejik savunma, denge, stratejik saldırı aşamaları vb. kavramların tümü 71 devrimciliğinin üç örgütünde vardır. Ulusal meseleye dayanma ve Kürdistan gerçekliğinin uygunluğu bir yana, 71 devrimciliğinin genel çizgileri PKK tarafından geliştirilerek sürdürülmüştür. Türkiye tarafında ardıllarının geliştiremeyerek tıkanışa sürüklediği 71'de açılan devrimci parantez; PKK'nin şahsında Kürdistan'da kapanmamış, geleceğe uzanmıştır.
Lenin'in de sıkça atıfta bulunduğu Alman savaş teorisyeni Clausewitz, cesaret türlerini tasnif eder. Savaşçı için çıplak cesaret yeterlidir, ötesi edinilirse iyi olur, edinilmezse büyük sorun yaratmaz der. (Mealen aktarıyoruz) Ama komutandan, önderden, savaşçı cesaretinin yanısıra başka bir cesaret türünü talep eder: Politik cesaret. Politik cesaret "yumruk sallama" cesareti değil, risk alma, sorumluluk üstlenme, akıntıya karşı yüzme, yeni yollar açma ve girdiği yolda "kamuoyunun" (konumuz bağlamında soldaki hegomonik anlayışların) yargı ve ölçütlerine metelik vermeyen bir özgüvenle yürüme cesaretidir. Eğer tıknefes ve dar görüşlü bir atılganlığın ürünü değilse, bu türden bir cesaretin -ki kısa sürede olayların testinden geçerek anlaşılır ne olup olmadığı- her bir hamlesi, stratejik bir ufkun, çaplı bir önderliğin an'daki yansımaları olarak dizilmeye başlar: 70'li yıllarda ve sonrasında Türkiye solunda olmayan, PKK'de olan tam da budur.
Ulusal sorun zemininde yükselmek PKK'nin Türkiye soluna göre tartışmasız avantajıdır. Fakat neden diğer Kürt örgütleri değilde PKK, neden başarısız 28 isyan değil de 29'uncusu sorularını yanıtlamaz söz konusu avantaj. Kabul edilmelidir, PKK, avantajlı bir zemine yaslanmanın ötesinde, çaplı ve yetenekli bir politik öznedir.
Türkiye solunda PKK'ye karşı iki çarpık tutum baskındır: "Ne olacak canım, ulusal hareket, elbette gelişecek" diyen sosyal şövenizmle malül küçümseyici, kompleksli tutum ve devrimci enternasyonalist çizgide durmalarına rağmen PKK'yi eleştirel irdelemenin konusu yapamayanlar, bağımsız devrimci muhakeme yoluyla PKK'den öğrenemeyenler, giderek kendi bağımsız çizgilerini silikleştirenler. Halbuki Türkiye devrimi Kürdistan'da değil, Türkiye ayağında tıkanmıştır. Devrimimizin Gordion düğümü Türkiye'li, özelde de Türk emekçilerin mücadelesinin Kürt ayağına eş değer düzeye yükseltilmesiyle; Türk ve Kürt halklarının ortak düşmana birlikte vurmalarıyla çözülecektir. Kürt Özgürlük Hareketiyle değeri tartışılamaz dayanışma adına devrimci örgütlerin Türkiye'li renginin silikleşmesi; devrimimizin asıl meselesinin, Türk emekçileri örgütleme işinin ihmal edilmesine takabül eder. Bu yönelim, Türkiye devrimine öncülük iddiasında bulunamaz; Kürdistan devrimine de tayin edicilikten uzak nicel katkının ötesine geçemez. Paradoks gibi görünse de Kürdistan devrimine yapılacak en büyük katkı; Türk emekçilerin devrimci-enternasyonalist temelde örgütlenip savaşıma atılmalarını sağlamaktan geçer.
Ne sosyal şövenler ne de kuyrukçular PKK'den öğrenemez. Dahası her iki anlayış da dünyanın en ücra köşesindeki deneyimleri hararetle incelerken PKK'yi hakkınca irdelememiş; inkarcı, eklektik ya da taklitçi vurguları aşarak PKK tecrübesinden esaslı sonuçlar çıkarmamıştır.
Bu bağlamda 70'lerin başında PKK'de cisimleşen politik cesaret ve önderlik yeteneği meselesine geri dönebiliriz. Eleştirilecek, tartışılacak çok şey var. Değinilen her konunun, dalı-budağı, uzanımları var; ama biz kendimizi mekanik olma pahasına kasten öne çıkarmak istediklerimizle sınırlayacağız.
Türkiye Devrimci Hareketi olayların peşinden sürüklenmeye başlarken, PKK önderliği iki temel işi aynı anda çözmenin adımlarını atıyordu: Kürdistan devriminin çizgisini inşa etme ve bu teori-ideolojiyi içselleştirmiş temel çekirdeğin, kurmay heyetin oluşturulması. Ankara'da Çubuk Barajı etrafında, öğrenci evlerinde bitip tükenmez toplantılarla karekterize olan bu süreç dört yıl sürdü ve 1978'de sona erdi. 78'de Fis köyündeki kongreyle PKK kuruldu ve "ülkeye açılma" hamlesi başlatıldı. Yaygın bir ajit-prop ve örgütlenmenin sonunda esaslı bir savaş cehpesi açıldı: Bucak aşiretiyle çatışma. Sömürgeci devleti doğrudan değil, yerel uzantıları üzerinden vuran bu yönelim akıllıcadır. Devletin hışmını nispeten ve göreli olarak uzak tutmayı gözeten Bucak hamlesi, Kürdistan'ın büyük otoritelerinden birinin karşısına, onunla boy ölçüşmeye cüret eden devrimci bir otorite olarak dikilmiştir. Savaşın başarılı olup olmamasından bağımsız, salt buna cüret etmek bile PKK'yi bir anda etkili bir aktör haline getirdi. Her iki hamlenin de (ideolojik inşa ve Bucak'lara saldırı) karekteristiği; "küçük güçleri doğru manivelalarla büyütme, dört bir yana yumruk sallayarak güçleri dağıtmama, olayların peşinden sürüklenmeme, sınırlı güçleri tayin edici görev ve gündemlere yoğunlaştırarak zinciri doğru halkadan kavrama başarısı" olarak özetlenebilir. Lenin'in de belirtiği gibi, doğru halkadan kavranan zincir, kendisine bağlı diğer görev ve sorunların çözümünün de yolunu açar. Ancak öncelikle doğru halkanın hangisi olduğunu tespit edebilecek devrimci akıl; ve sınırlı güçleri dağıtıp yormadan bu halkada yoğunlaştırabilecek politik cesaret ve irade olmadan bu işler başarılamaz.
Kürdistan'da sol için çatışmaların tarafı olma, şiddeti yer yer yanlış kullanma gibi reddedilecek yönlerini bir yana koyuyoruz, 1979 sonlarında PKK'den etkili bir hamle daha geldi. Önderlik, Cuntanın geldiğini -ki herkes görüyordu- mevcut güçlerle gögüsleyemeyeceğini, örgütlerin ana güçlerini ezdirmemek için güvenli bölgelere güç kaydırılması gerektiğini tespit etti. Türkiye solundan kimi örgütlere de Ortadoğu sahasına çekilerek etkili bir karşı koyuşu örgütlemeyi önerdiler. Bozgun halinde ya da teslimiyetçi ricatı değil; daha etkili savaşmak için geri çekilmeyi savundular. Bu da soldaki akıntıya karşı dikine gitmektir. Türkiye devrimci hareketi kontrolsüzce yenilgiye sürüklenirken, PKK insiyatifi elden bırakmamış, geri çekilerek karşı saldırıyı örgütlemiştir: 1984 Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla başlayan yeni süreç tam da bu yönelimin ürünüdür. Arkası geldi. Cunta karanlığında herkes geri çekilmişken, üç yıl boyunca inatla sürdürülen gerilla savaşı Kürt halkının güven testinden başarıyla geçti ve 1988'de başlayan serhildanlarla maya tuttu. Sökülüp atılamaz bir toplumsal-siyasal olguya dönüştü. Buradan ötesi zengin ve yaratıcı estrümanlarla, esnek taktiklerle her aşamada hareketin önünün açılmasıdır: Parlamento alanı, Kürt gazete ve TV'leri, birbirini izleyen ateşkes ve saldırılar, dört parça Kürdistan'a yayılma, diplomasi cephesi, kadın ordulaşması, yurtsever İslami ve Alevi oluşumlarının önünün açılması, azınlıklara temsil imkanı sağlama, belediyeler, halk meclisleri, şehirlerde milis yapılanmaları, son örneklerde görüldüğü üzere etkili şehir savaşları ve alan tutma denemeleri, Türkiye soluyla etkili ittifak girişimleri, IŞİD'e karşı mücadele, Şengal'de ve Rojava Kürdistan'ındaki etkinlik... Süreç her açıdan tartışılabilir; ancak zengin, esnek ve yaratıcı mücadele-örgüt biçimleriyle ilerleyen taktik-politik hamleler; stratejik ufkun, önderlik yeteneğinin atılan hemen her adımda hissedilmesi ve nihayet akıntıya karşı yüzen özgüven ve politik ceseretin PKK gerçekliğinde yansıması tartışma dışıdır. Yükseldiği zeminin veriminden bağımsız, PKK'yi PKK yapan asli özellik budur. Giriştiği kahramanca mücadelelere, verdiği binlerce şehide rağmen Türkiye devrimci hareketinin ne yazık ki edinemediği vasıf da budur…
1982'de Beyrut'ta kurulan Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC), acı bir ironiyle Paris'te sonlandırıldı. Cepheye katılan Türkiye'li devrimci örgütlerin, Türkiye'de ve Ortadoğu'da PKK'yi kat be kat aşan silahlı güçleri vardı. PKK Beyrut'ta imza attığı, Paris'te savunduğu çizgiye sadık kaldı. Yalnız başına da kalsa doğru bildiği yolda yürüdü. PKK işte tam da bu anlamda bir aynadır: Büyük bir mücadele alanı açmakla kalmamış; yukarıda ana hatları vurgulanan davranış çizgisiyle TDH gerçeğine de ayna tutmuştur.
- Bir dönemin sonu…
TDH yetmişlerin sonuna sürüklenerek geldi, Cuntada yenildi. Yenilgiyle esaslı bir hesaplaşmaya girişemedi, devrimci sonuçlar çıkaramadı. Cunta sonrasında da vaziyeti idare ederek sürüklenmeye devam etti, 35 yıllık yenilgi girdabından çıkamadı. Zaman zaman iniş çıkışlara rağmen, esasen politika-altı alandaki varoluşunu sürdürdü. Bunlardan Komünarları oluşturan yapılar muaf değildir. Giderek durumu kanıksadı. Kendisini yenilgiye sürükleyen hastalıklar derinleşti, yer yer çürüme boyutlarına ulaştı. Ez cümle, 1920'de açılan TKP parantezinin 71'de kapanması gibi; 71'de açılan devrimci parantez de 2000'li yıllarda kapandı. Yeni bir başlangıçın ilk adımı olan Gezi, bir bakıma eskini bitişinin de ilanıdır.
İşlev ve rolünden bağımsız örgüt olamaz. Eğer işlevsizse bir örgütün ayakta durması, kendi başına anlam taşımaz. Örgütler kendi başlarına-kendileri için amaç değildirler ve olamazlar. Yaşatılıp sürdürülmeleri bağlamında örgütler vardır; ancak işlevleri bağlamında içleri boşalmış, etkisizleşmiş, bir bakıma tasfiye olmuşlardır. Tek bir olay ya da süreçte değil, 35 yıllık bir tarihsel kesitte; yükseliş ve düşüşlerde, yenilgi ve zaferlerde sınanmışlar ve işlevsizlikleri tarihin nesnel hükmü olarak kayda geçmiştir. Grift, karmaşık bir olgudur karşımızdaki. Tıkanış bir olgudur; ancak devrimcilikte inat ve ısrar önemlidir. Süreklilik bilinci ve eylemi hafife alınamaz. Önderlikleri, politik yetenekleri tartışmalı olsa da, son 35 yıllık dönemde mevcut örgütler üzerinden büyük mücadeleler verilmiş, değerler yaratılmış, olumlu olumsuz deneyimler biriktirilmiştir. Çürüyenin yanı sıra geleceğe uzanan birikimler, hemen her örgütte kendini yenileyen kadrolar da vardır. Nihayet yeni dönemin ilk adımı sayılabilecek Gezi isyanı, toplam sol birikimin üzerinde yükselmiştir. Devrimci örgütler de bu birikimin parçasıdır. Ancak ne bu birikimi toplamda temsil edip kapsayabilmektedirler ne de aktif katılımcıları olmanın ötesinde Gezi'ye önderlik edebilmişlerdir. Bununla birlikte Kurtuluş ve SDP Taksim Meydanı'ndan polisin atılması ve sonrasında tüm saldırılara aktif olarak direnerek Gezi'yi daha ileri hedeflere sıçtatmak için yaptığı devrimci adımlar kaydedilmelidir. (Özellikle belirtmek gerekir ki Gezi ayaklanmasının patlamasında ve sürdürülmesinde gözden kaçırılamayacak devrimci bir rolü olan Kurtuluş ve SDP kapsamı hareketin sürekliliğini sağlamak konusunda tüm gücüyle elinden geleni yaptıysa da başarılı olamamıştır) Bırakalım önderliği, her devrimci kabarışın örgütleri beslemesi yasası bile işlememiş, örgütler Gezi sonrasında nicel ve nitel olarak gelişememişlerdir. Artık eşya adıyla anılmalıdır: 71'le açılan Türkiye devrimciliğinin ikinci dönemi sona ermiştir. Yeni dönemin devrimciliği aynı çizgi ve özellikler üzerinden geliştirilemez. Geçmişin tüm devrimci birikimini içerip aşan yeni bir kopuş gündemdedir.
- Cunta yılları
Lenin, gençliği, özelde de eğitimli gençliği aydınların en duyarlı kesimi olarak niteler; toplumsal siyasal huzursuzlukları bir barometre gibi ilk onlar sezmekte ve tepki vermektedirler. Dönem, şartlar, ölçekler farklı olsa da 1974 örneği 12 eylül sonrasında da tekrarlandı, ilk kıpırdanmalar yine üniversitelerde başladı. "Akrostişi" andıran sembol ve şifrelerle birbirlerini bulmaya başlayan üniversiteli devrimciler okullarda, yurtlarda, öğrenci kahvelerinde hararetli tartışmalara giriştiler. Başat olarak okulcu öğrenci taleplerine sahip çıkmak için değil; devrimci çalışmanın elverişli bir aracı olarak öğrenci dernekleri kurmakta kavilleştiler.
Yeni bir kuşak devrimci mücadeleye adım atıyordu...
Ezici çoğunluğu 80 öncesini ucundan kıyısından yaşamış, fakat yorgun ve yenik olmayan, ileriye atılmaya istekli bir kuşaktı yeni gelenler. Eskiler de vardı. Çoğu ihtiyat öğesi olarak konumlanıyor, çok azı da atılganlık ve tecrübeyi birleştiriyordu. 1984-85'de dernekleşme girişimleri başladı. Yemek boykotu, açlık grevleri gibi küçük eylemler yapıldı. Ama asıl mesele, Türkiye devriminin yolu tartışmalarıydı. Gençlerin çoğu şu veya bu örgüte sempati duyuyor ve örgütleriyle bağ kurmanın yollarını arıyorlardı. Bir kısmı da anti faşist devrimci çizgide duruyor, doğru örgütü bulmak için araştırıyor, okuyor, tartışıyordu.
Cunta'dan nispeten hasarsız çıkan -ki bu normaldir, herkes kavgasının çapı oranında darbe yer- TKP, devrimcilerin ezildiği koşullarda yasal alanda atak davrandı. Fiilen kurulan ve çok azı yasallaşan öğrenci derneklerinin çoğunluğunu başlangıçta TKP ele geçirdi. Ele geçirdikleri dernekleri ön açmak için değil; hareketi yasalcı, reformist, okulcu bir cendereye hapsetmek için değerlendirdiler. Değişik örgütlerin taraftar grupları olarak öbeklenen devrimci öğrenciler, bir "fren teşkilatı" olarak işleyen TKP'ye karşı birleştiler. Bu dönem, mücadelenin önünü açmak için militan girişimlerin yanı sıra TKP reformizmini aşma dönemi oldu. Deneyimsiz ancak geçmişin hastalıklı grupçuluğuna bulaşmamış genç devrimciler, arkadaşlıklarında, paylaşımlarında ve ortaklaştırdıkları mücadelelerinde devrimci yoldaşlaşmanın harika örneklerini yarattılar. Hem bu moral güçle hem de militan çizgide geliştirdikleri mücadeleyle TKP reformizmini etkisizleştirmeyi, buzu kırıp yolu açmayı başardılar: 14 Nisan 1987 eylemiyle yeni dönem başladı. Üç yıl süren mayalanma sürecinin sonunda 14 Nisan ile eylemli ve örgütlü döneme adım atıldı.
Gençliğe odaklanmamızın nedeni, dönemin öğrenci hareketinin devrimci hareket için bir tür laboratuvar niteliği taşımasındandır: Parçadaki bu embriyonik yapıda devrimci hareketin sonraki gelişiminin ana çizgileri, asıl olarak da hastalıkları olanca açıklığıyla yansımıştır. Düzenli örgütsel yapı ve ilişkilerini sürdüren istisnalar bir yana, ezici çoğunluğu taraftar çevreleri olarak öbeklenen devrimci gençlerle 1987-88'de bağ kurdu örgütler. Çevrelerin örgüte dönüşmesi kazanımdı. Ancak bağ kurulan şey yalnızca örgütler değil; kurulan bağla birlikte yeni kuşağa taşınan geçmişin hastalıklarıydı da... 14 Nisan'a ve öncesine damgasını vuran militan mücadeleyi birlikte örme, TKP reformizmini devrimci yoldaşlıkla alt etme ruhu ve çizgisi kısa sürede yerle bir oldu. İlkesiz rekabet, kör döğüşü, reklamcılık ve gösterişçilik, hastalıklı grupçuluk devrimci ortamı zehirledi. Kitleselleşme potansiyeli taşıyan gençlik hareketi geliştirilemedi. Devrimciler arasındaki güven bağları sarsıldı. Dernekler işlevsizleşti. Her grup esasen kendi gençlik örgütünün kabuğuna çekildi. Açılan özgürlük alanı, kazanılan mevziler kaybedildi; güçten düşen, içten içe sönümlenen hareket, saldırıları göğüsleyemedi. Polis, 1990’ların başında bir daha çekilmemek üzere üniversitelere girdi...
Öğrenci hareketi bir süre daha militan, anti faşist eksende gelişti. Yıldız, İÜ Rektörlük ve 1 Aralık 1989 İ.Ü. Basın Yayın işgalleri dönemin zirveleridir; sonra geriye düşüş başladı. 90'ların başında, 91-92'lerde artık gelişen değil, sönümlenen bir gençlik hareketinden sözedilebilirdi. Dönemin en dayanıklı öğesi öğrenci hareketinden çıkan kadrolar oldu. Bu kuşak, devrimci mücadelenin sürekliliğini sağlayan köprü kuşak rolü oynadı. Dönemin gençlik hareketi, hem toplumsal hareketlenmenin ilk ve önemli bir bileşeni olması, hem de devrimci örgütlerin etkin bağ kurdukları ilk alan olması itibariyle bir tür laboratuvardır. Bu laboratuvarda açığa çıkan özellikler, sonraki döneme daha da derinleşerek damgasını vurdu. Gençlik hareketinin aynasından yansıyan şey, devrimci örgütlerin yenilgiden hiç bir ders çıkarmadıkları, devrimci bir yenilenmeyi başaramadıkları ve geçmişin hastalıklarını artık kangren haline getirerek olayların peşinden sürüklendikleri gerçeğiydi…
- "Papatyalar"ın Lale Devri
Reagen ve Teacher önderliğinde küresel çapta başlatılan neo-liberal iktisat politikaları, Özal eliyle Türkiye'ye taşındı. Özal'ın vahşi kapitalist uygulamaları, özelleştirme, sendikasızlaştırma, taşaronlaştırma, işçi kıyımları vb., işbirlikçi tekellerin kasasını doldururken işçi ve emekçileri ezdi. Servet sefalet uçurumu derinleşti. Taşlar bağlandı itler sokağa salındı. Tekellerin yanı sıra, Özal'la birlikte yükselen türedi burjuvazi kelimenin gerçek anlamıyla azgınca safa sürmeye başladı. Kral dairesinde geceliği 20 bin dolara konaklanan otellerde, "altın tozlu ördek çorbası" içerek yılbaşı kutlamaları yaptılar. Görgüsüzlük ve şatafat zirveye yükseldi. Aksırıncaya, tıksırıncaya, patlayınca kadar yediler; yediklerini görgüsüzce, azgınca, küstahça yoksulların başına kalktılar. "Papatyaların" yoksul kanı üzerinde yükselen "Lale Devri" başladı. Ayak altında kalanlara, "benim memurum işini bilir" diyerek yılışıkça "yırtmanın" yolunu gösterdiler. Toplumsal moral değerlerin yıkımı, yoksullaşma yıkımının tahribatını kat be kat aştı. Bir bakıma 60'lar ve 70'ler boyunca biriken ve halka nüfuz eden devrimci değerlerin, tek sözcükle olumlu anlamda toplumsallığın yıkımı olarak işledi bu süreç: Artık Türkiye de küresel çapta yükselen trende uyarak "kurtlar toplumuna" geçiş yapıyor, vahşi bir bireycilik, kurtlar gibi yanı başındakini parçalamak erdem katına yükseltiliyordu…
Türkiye'nin düzeni yine ustaca oynuyordu. Cuntanın has adamı Özal "sivil seçenek" olarak öne çıkartılıyor, liberal alıklar başta olmak üzere, muhalefetin hiç olmazsa bir kesimi Özal'ın peşine takılıyordu. Öte yandan, sömürgeciliğinin gününü değil geleceğini kurtarmaya dönük bir vizyonla Kürt sorununa yaklaşma yönelimine giren Özal, askerin başını çektiği faşist klik tarafından tasfiye ediliyordu. Özal zamanla rejim içi saflaşmada bir eğilimi temsil etmeye yöneldi; ancak ezilenler hangi kliğin peşine takılırsa takılsın, hangi klik kaybederse etsin, düzen kazandı.
- "Camdan karakollar" geliyor...
Cuntanın on yıllık baskılarından yılan halk, Demirel ve İnönü'nün peşine takıldı. "Camdan karakollar", "konuşan Türkiye" vaad eden, "bir darbe daha olursa komünist olacağı" söylenen Demirel, yanına İnönü "stepne"sini alarak hükümet oldu. Sağladığı toplumsal destek ve beklenti sayesinde rejimi tahkim etti. Ve bu tahkimatla birlikte Kürdistan ve Türkiye kan gölüne döndü. 93 konsepti denilen uğusuz süreç başladı. Batıda 90'ların başından itibaren yüzlerce devrimci infaz edildi, gözaltında kaybedildi, işkende katledildi. Kürdistan'daki bilanço çok daha ağırdı: 17 bin faili meçhul ve kayıp, üç bin köyün boşaltılması, Kürdistan kırının insansızlaştırılması, üç milyon civarı Kürt'ün sürgün edilerek batı kentlerinin varoşlarına yığılması...
- Toplumsal muhalefet
Dönemin toplumsal muhalefetine gelince. 1987 14 Nisan'ıyla başlayan öğrenci hareketini, 1989’da işçi sınıfının Bahar Eylemleri izledi. Aynı yıl Kürdistan'da serhildanlar patlak verdi ve Kürt halk hareketi sonraki gelişimini geriye düşmeksizin sürdürdü. 1987’de İstanbul’da, Emek sinemasındaki salon toplantısıyla başlayan 1 Mayıs kutlamaları, 1988'den itibaren devrimcilerin önderliğinde Taksim'i zorlayan militan sokak hareketlerine dönüştü. Mehmet Akif Dalcı'nın katledildiği 1989 1 Mayısı dönemin en militan kitle eylemidir. 80'lerin sonunda Eğitim emekçilerinin başlattığı dernekleşme girişimleri, 90'ların başında fiili meşru mücadele ve örgütlenme hattından ilerleyerek KESK'i yarattı. Alevi örgütlenmeleri oluşmaya başladı. 80'lerin başındaki aydınlar dilekçesi tecrübesiyle tartışmalı bir başlangıç yapan aydınlar, Cunta eleştirisini sürdürdüler, en kararlıları devrimcilerle dayanışmayı göze aldılar. Sosyalist dergiler yayın hayatına başladı. Cezaevleri, sonraları da Kürdistan'daki halk ihlalleri bağlamında kurulan İHD, kalıcı bir kuruma dönüştü. Kültür sanat alanında kurumlar oluştu. Mahalle ve yöre dernekleri yaygınlaştı. Dev-Sol, TKP/ML TİKKO ve TDP şehirde ve belli kırsal bölgelerde silahlı mücadeleye başladılar. Özellikle DS'nin şehir gerilla mücadelesi başlangıçta etkili oldu. Sonraları düz bir çizgide ilerleyerek insiyatif üstünlüğünü devlete kaptırdı ve ezildi. 1991'de 3 Ocak genel grevi ve madencilerin Zonguldak'dan başlattıkları büyük madenci yürüyüşü işçi hareketinin zirveleri oldular, devamla düşüş başladı. Devrimci kamu emekçilerinin insiyatif ve önderliğiyle kurulan KESK, kuruluşundaki canlılığı sürdüremedi. Reformizm ve grupçuluk KESK'i bürokratik, hantal bir örgüte dönüştürdü. KESK tecrübesi de tıpkı öğrenci hareketi gibi devrimci hareketi test eden bir laboratuvar sayılabilir...
Dönemin işçi emekçi hareketleri, cunta öncesinden oldukça farklı özelliklere sahipti. 2 milyon işçiyi sokaklara döken 1989 Bahar Eylemleri Türkiye'de görülmemiş kitleselliktedir. Ancak devrimci hareketin, Bahar Eylemlerine ve büyük Zonguldak yürüyüşüne etkisi yok denecek kadar azdır. Bu, salt devrimcilerin zayıflığıyla açıklanamaz. Eylemci işçilerin şahsında işçi sınıfı, devrimci harekete soğuk, mesafeli ve güvensiz yaklaşmaktadır artık. Benzer durum öğrenci hareketi için de geçerlidir. Dönemin öğrenci hareketi 60'lar ve 70'lerle kıyaslanamayacak oranda dar militan topluluklara dayanıyor, geniş gençlik kitlelerini harekete geçiremiyordu. 70'lerin mücadelelerinin tıkanışa sürüklenmesi ve 12 Eylül yenilgisi işçi, emekçi, gençlik kitlelerinin devrimci harekete güvenini sarsmıştı: Sürecin ve olguların nesnel dilinin söylediği budur. Özalcı liberalizasyon ve değerler erezyonu da halktaki devrimci birikimi önemli oranda tasfiye etmişti. Öte yandan Cuntanın baskıları ve ağır ekonomik kayıplar kitleleri mücadeleye itiyordu. Büyük işçi, emekçi kitlelerini sokağa döken; fakat hareketi ekonomik mücadele alanına ve devrimci harekete güvensizlik cenderesine hapseden bir dönem başlıyordu... Aynı anlama gelmek üzere, devrimci hareketin küçük gruplara hapsolduğu yalıtılmışlık dönemi de başlıyordu...
- "Tarihin Sonu" mu?..
1989'da Berlin duvarı yıkıldı. 1991'de Sovyetler Birliği çöktü. 20. yüz yıla damgasını vuran 70 yıllık sosyalizm denemesi yenilgiyle sonuçlandı. Kapitalist emperyalist sistemin büyük taarruzu ve zafer sarhoşluğu başladı. Emperyalist ideologlar "Tarihin Sonu"nu ilan ettiler. "İdeolojilerin sonu", "elveda proletarya", "büyük anlatıların bittiği" tezleri, zafer kazanmış emperyalist kalelerin burçlarına çekildi. Günün moda deyişiyle, "sol, çöken duvarın altında kaldı". Batıda sistemin bir parçasına dönüştükleri "Eurokomünizm" döneminde bile etkinliğini sürdüren komünist partiler, sosyal demokrat partilere dönüştü ya da "ihtiyarlar kulübü"ne dönüşerek müzelik oldular. Sendikalar bütün dünyada geriledi. Bir kaç istisna hariç, Latin Amerika'lı gerilla grupları legal partilere evrilerek parlamenter mücadeleye yöneldiler. Kuzey Afrika, Ortadoğu'dan, orta ve güneydoğu Asya'ya uzanan bölgede islam güçlendi. İdeolojik, politik ve örgütsel olarak çözülen solun yerini, genellikle postmodern parçacılık olarak nitelendirilebilecek çevreci, liberter, anarşist, feminist vb. akımlar aldı. Marksizm, Leninizm, bütünlüklü devrim stratejileri, günün moda akımları tarafından rafa kaldırıldı.
Sovyetler Birliği'nden başlamak üzere eski Doğu Bloku ülkeleri, Yeltsin gibi ayyaş işbirlikçiler eliyle emperyalist tekellere ve mafyaya peşkeş çekildi. Eski sosyalist ülkelerin kapitalist sisteme tam entegrasyonu halkların ağır yıkımı pahasına gerçekleşti. Açlık, sefalet bir yana, eski sosyalist ülkelerin insanları "Nataşa" imgesiyle sokağa düşürüldü, aşağılandı. Sisteme entegre edilmekle birlikte, ABD'ye rakip emperyalist bir güç olarak toparlanma potansiyeline sahip olan Rusya'nın çevrelenmesi devam etti. Bu, aynı zamanda dünyanın emperyalist güçler arasında yeniden paylaşılmasının bir boyutuydu. Polonya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Çekoslovakya, Varşova Paktından kopartılarak NATO ve AB kapısına bağlandı. NATO, BM gibi emperyalist kurumlar, "Medeniyetler Çatışması" ve "islami terör" konseptine göre yeniden yapılandırıldı. Eski anti-komünist eksenin yerini alan yeni konseptte de değişmeyen şey, Avrupa'lı emperyalist devletlerin ikincil emperyalist güçler olarak ABD hegemonyası altında tutulmalarıydı. Yugoslavya kanlı savaşlarla parçalandı. Çekoslavakya, Çek ve Slovakya olarak barışçıl biçimde bölündü. Kafkasya'da Azeri- Ermeni, Rus-Gürcü, Rus-Çeçen, Gürcü-Abhaz savaşları patlak verdi. Ukrayna ve Gürcistan'da "turuncu devrim" denen parodilerle iktidar oyunları oynandı. Rusya'nın batısından, güneyinden kuşatılması derinleşti. Kuzey Kore meselesi sürekli kaşınarak Rusya-Çin ekseni Pasifik'den de kuşatmaya alındı. Nihayet dünya egemenliği stratejilerinin Gordion düğümü olan Ortadoğu'ya el atıldı. Amerikan emperyalizmi salt Saddam'ı ezmek için değil, tüm dünyaya gövde gösterisi yapmak amacıyla da Bağdat'ı bombaladı. 1991 Ocak'ında Bağdat semalarını cehennem ateşiyle aydınlatan ABD bombardımanı Batı'da havayi fişek gösterisi gibi izlenirken, "rakipsiz" ABD egemenliği çağını ilan ediyordu dünyaya...
- Karnaval bitti…
Ancak vahşi neo-liberal sömürü, 1990'ların ikinci yarısından itibaren yeni toplumsal hareketleri tetikledi. Seatle'de başlayan küreselleşme karşıtı hareket, "başka bir dünya mümkün" sloganıyla Latin Amerika ve Avrupa'ya yayıldı. Nesnel içeriği küresel sömürüye, doğanın talanına, yoksulluğa, sosyal hakların budanmasına tepki olan hareket, devrimci bir ideo-politik forma kavuşamadı. "Kapitalizm öldürür, kapitalizmi öldürün" sloganı retoriğin ve olumlu bir yönelimin ötesine geçerek devrimci bir program ve örgütlenmeye dönüşemedi. Anti-küresel hareket; sendika, parti gibi bilinen örgütlenmeler üzerinden değil, sosyal ağlar denilen insiyatifler temelinde yaygınlaştı. 20. yüzyılın toplumsal hareketlerinin hegamonik ideolojisi Marksizm idi; Marksizm ile alakası olamayanlar bile kendilerini Marksist olarak nitelemeye önem veriyorlardı. Anti-küresel harekette Marksizm hegamonik ağırlığını yitirdi. Sitemi parçadan ve barışçıl yöntemlerle eleştiren yeni muhalefet hareketleri, sistem tarafından kolaylıkla absorbe edildiler.
Latin Amerika'da İşsiz İşçiler Hareketi, Topraksız Köylüler Hareketi türünden hareketler, yoksul yığınların insiyatifine dayanarak daha devrimci sonuçlar ürettiler. Arjantin'den başlayarak dünyanın pek çok bölgesine yayılan anti küresel isyanlar patlak verdi. İsyan, Arjantin'de bir ayda dört hükümet eskitti, fakat iktidara yürüyemedi. (Arap Baharı ve Gezi, Gezi ile zamandaş Brezilya'daki kalkışma, bir yönüyle anti küresel isyanların gecikmiş dalgalarıdır.) "Tarihin Sonu"nun üzerinden on yıl geçmeden kapitalizmin makyajı akmış, karnaval bitmişti. Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Afrika'yı kana bulayan savaşlar, dizginsiz sömürü, yağma ve isyanlar: Neo-liberalizmin, küreselleşmenin, "Tarihin Sonu"nun kısa bilançosu bunlardı...
Aynı dönemde küreselleşme eleştirisiyle Meksika ve Latin Amerika yerlilerinin özgürlük arayışını birleştiren Zapatistalar silaha sarıldılar. Peru'da Maocu Aydınlık Yol bastırıldı. Ancak Kolombiya'da FARC ve ELN gerilla savaşını sürdürdüler. Eski Tupamaro'lar Uruguay'da seçim yoluyla iktidara geldiler. Sandinistler Nikaragua'da iktidar ile muhalefet arasında gidip geldiler. Eski bir asker olan Chavez de seçim yoluyla iktidara geldi ve Venezuella'da halkçı-sosyalizan uygulamalara imza attı. Devrimci Küba, bir moral adacığı olarak ayakta kaldı. Filistin direniş hareketinde sol ağırlığını yitirdi. Lübnan'da Şii Hizbullah, Filistin'de Hamas etkinliğini artırdı ve bu iki örgütte cisimleşen direnişçi islam, Siyonizm ve emperyalizme direnişin kendi ülkelerinde öncüleri oldular. (Şii Hizbullah ve Hamas siyasal islamın genel çizgisi içinde istisnadırlar, geneli nitelemezler ve Hamas'ın IŞİD ile bağ kurup kurmayacağı geleceğini de belirleyecektir.) Kürdistan'da PKK, dünyadaki gidişatın aksine güçlenen bir devrimci odak olarak sivrildi. Kuşkusuz bu dönemin en önemli olaylarından biri, Maoist Nepal Komünist Partisi'nin gerilla savaşıyla iktidara gelmesidir.
- Solda iki kutup: Tasfiyecilik ve dogmatizm
90'ların genel çigilerini vurguladıktan sonra 90'lar başındaki Türkiye solu gerçekliğine geri dönelim.
Türkiye solu, 12 Eylül'ün ardından bindiren Sovyetlerin çöküşüyle çifte yenilginin ağırlığı altında ezilmeye başladı. Yeni bir kargaşa, dağılma, çözülme ve tasfiye süreci başladı. 1991 şartlı tahliyesiyle - 91 yılı ve "şartlı tahliye" acı bir ironi oturuyor tabloya- cezaevlerinden çıkan eski büyük örgütlerin lider kadroları ÖDP ve EMEP‘e giden yolun köşe taşlarını döşemeye başladılar.
Burjuvazinin çizdiği sınırlara sığmamakta ısrar eden devrimci örgütler ise daralarak varlıklarını sürdürdüler. Dünyadaki genel eğilimin tersine, devrimci yapıların ML önermelere bağlılığı pozitif; dogmatizme hapsolarak kuruyup kalmaları negatif faktörler olarak kaydedilmelidir. Halbuki bağlanılan ekol, okul ve ülkelerin tümünün çökmesi, özgür tartışmaların ve zengin kaynaklardan beslenmenin önünü açabilirdi. Bu imkanın 90'ların başında değerlendirilememesi anlaşılır olsa da, yirmi küsur yıl sonra hala bir açılım yapılamamış olması devrimci hareketteki tutuculuğun çarpıcı bir verisidir. Yeri gelmişken dünyada moda olan burjuva feminist, çevreci, anarşist, liberter hareketlerin genellikle parçayı abartarak sisteme karşı mücadeleyi geri plana itmeleri ve bu bağlamda düzen için hareketler olmaları; komünistlerin ne bu alanlara yönelmelerine engeldir ne de eleştirel bir edinimle söz konusu hareketlerden öğrenmelerine. Ama tutuculuk, kısırlık ve özgüvensizlik, bir kaç temel doğruya sarılarak kaskatı kuruyup kalmaya yol açıyor. Aynı tutum dünyadaki tüm devrim tecrübelerinden ("merkez" ve şube marksizm okullarının "zındık" ilan ettiklerinden) eleştirel devrimci edinimlerin de önünü kesmiştir. Mao, Che, F. Fanon, ulusal kurtuluş mücadelelerinin tecrübeleri, Gramchi, Roza Luksenburg, Troçki, Althuzer, Frankfurt Okulu'nun ve Batı Marksizmi'nin bazı birikimleri, tek tek aydınların katkıları, anarşist, feminist ve çevreci akımların çalışmaları, dinlerin ve kadim kültürlerin birikimleri vb; bunların tümü eleştirel-devrimci irdelemenin, sağlam Marksist bir muhakemeyle yeni ve zengin sentezlere ulaşmanın imkanları olarak değerlendirilebilirdi ve değerlendirilmeli.
Devrimci hareket, daralan örgütlerinde kaskatı bir dogmatizme saplanıp kalırken; ÖDP, SİP, EMEP'in inşaasına yönelenler ( özellikle ÖDP) doğmatizmi alt etme, "açılma" adına bambaşka sulara açılıp saçıldılar...
Latin Amerika'da parlamentoya yönelen eski gerilla hareketleri, çizgilerinden bağımsız, iktidar oldular ya da iktidarı zorlayan güçlü sol akımlara dönüştüler. ÖDP ise eldeki birkimi de heder etti. Çizgideki eklektisizim bir yana; yorgun, enerjisiz ve kaotik bir yapı ortaya çıkardı ÖDP. DY, Kurtuluş (TKKKÖ), TKP, TSİP, TİP, TKEP gibi toplamda 1980 öncesi solun ana kitlesini oluşturan akımların ve güçlü bir aydın damarın birliği olarak kurulan ÖDP; devrimci yenilenme bir yana, etkili bir politik akım dahi olamadı. DY, Kurtuluş gibi Cunta öncesi Türkiye'nin her yerinde örgütlenen ve Türkiyelileşmeye en fazla yaklaşan akımlar, toptan tasfiye edilmeseler de cılız siyasi varlıklara dönüştüler. Grupçuluk kanseri, solun bulunduğu her alanı olduğu gibi ÖDP'yi de paramparça etti. Fiziki bölünmenin ötesinde, binlerce insanın sola ve devrimciliğe güvenini sarsan bir tasfiye çarkı gibi çalıştı grupçuluk illeti; sadece ÖDP'de değil, solun tamamında…
- Mürit ve red
Gelinen yerde örgütlerin önderliklerinin yanı sıra tabanları da eleştirilmelidir. Sadece ÖDP'yi oluşturanların değil, tüm devrimci hareketin tabanı, ne yaparlarsa yapsınlar önderlerine biat ederek yıkımın suç ortağı olmuştur. Eleştiri, itiraz ve redde ifadesini bulan kişilikli duruşun erezyona uğraması, gruplara müritçe kapılanma, dün olduğu gibi bugün ve gelecekte de reddedilmelidir. Çünkü devrimcilik, örgütlülüğün hangi düzeyde bulunulursa bulunulsun, sıradanlıktan kopuştur. Bir bilinç, duruş ve kişilik edinmektir. Müritçe davranış salt grupçuluk ya da grupçu yıkımın suç ortağı olmak değildir; ondan da önemlisi devrimciliğin yıkıma uğramasıdır. Müritten devrimci olmaz. Bilinçli ve gönüllü çelik disiplini kör itaat ile takas etmeyen kişilikli devrimci bireylerden oluşan kollektiflerin yerini müritler topluluğu alırsa, devrim ve sosyalizm davası daha ilk günden çıkmaza girmiş demektir.
Dünya komünist hareketini kemiren habis urlardan biridir bu mesele. Militan lidere, tepesi-tabanıyla tüm örgüt bağlı bulunulan "uluslararası merkez"e; bu biat silsilesinin binlerce örneği verilebilir, bir tanesiyle yetinelim. Komünform'un saygın üyesi Fransız Komünist Partisi, 1945-50 döneminde koalisyon ortağı olarak Fransız hükümetlerinde yer aldı. Aynı yıllarda Fransız sömürgeciliği Vietnam, Lübnan, Fransız Guyanası'nda hüküm sürüyor, Cezayir'de büyük katliamlar yapıyordu. FKP'li militanlar yapıştılar mı liderlerinin yakasına? Hükümetten istifaya zorladılar mı? Komünform üyelikten çıkardı mı FKP'yi? Komünform, SBKP ve Stalin'e; "bu nasıl iş yoldaşlar, FKP'nin sömürgeciliğe suç ortağı olmasına neden yaptırım uygulamuyorsunuz" diye soran oldu mu? Bunlar, biat kültürünün habis bir ur gibi komünist hareketi kuşatması değilse nedir? Tersine örnekler de var elbette: 71 devrimci kopuşunun önderleri Mahir, Deniz ve İbo, "eskilere" müritliği reddederek kendi göbek bağlarını kesebildikleri için yol açıcı oldular. Esaslı ve dayanıklı sonuçlar doğuran bu oldu, müritlik değil. Tarihimizin esaslı derslerinden biri de budur.
- Medeniyetler Çatışması, Türkiye ve Ortadoğu
1990'lı yıllar rejim bakımından, yangın gibi yayılan Kürt hareketinin basıncı altında siyasi krizler içinde debelenilen bir "fetret" devri olarak yaşandı. Katliam ve cinayetleri suikastler, hükümet krizleri, dayanıksız koalisyonlar izledi. Bugünden bakıldığında içteki krizin, yeni uluslararası konsepte uyum sancılarıyla bağı da görülebiliyor. Sovyetlere karşı NATO'nun güney kanadı olarak emperyalist sistem tarafından daima desteklenen Türkiye, Sovyet tehtidinin sahneden çekilmesiyle önce boşluğa düştü. Bocalama devresinde Demirel'in, "Adriyatik'ten Çin Seddine Türk dünyası" zırvası, kubbede hoş ve boş bir seda olarak kaldı. Emperyalizmin Ortadoğu'ya yönelimiyle birlikte Türkiye'nin önemi yeniden artı ve Türk egemenleri yeni konsepte uyum arayışına giriştiler. Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezi akademik bir çalışma değil, Ortadoğu'da kopartılacak fırtınanın ideolojik hazırlığıydı. BOP, Ortadoğu'nun dizaynını siyasal ve askeri bir plana bağlayarak, Huntington'un ideolojik hazırlık ve önermesini somutlaştırıyordu. 1950'lerde başlatılan Yeşil Kuşak projesinde olduğu gibi, "Medeniyetler Çatışması" teziyle de islamla ve islam coğrafyasıyla oynanacaktı. Lübnan Şii Hizbullah'ı ve Hamas gibi istisnalar bir yana, emperyalizm en azından 70 yıldır politik islamın ılımlısıyla da radikaliyle de oynamaktadır. Politik islamın tüm türlerinin dostluğundan da "düşmanlığından" da faydalanmaktadır. Dost oldukları eliyle koca koca ülkeleri içten fethetmekte, anti-komünist Yeşil Kuşaklarla Sovyetleri çevrelemekte; düşman olduklarını bahane ederek savaşlar çıkarmakta, ülkeler işgal etmektedir. Politik islam, en azından son 70 yıldır ana akımları üzerinden emperyalizme hizmet eden ve büyük oranda emperyalizm imalatı, gerici, faşist bir siyasal akım olmuştur. Geçerken not düşelim, bu akıma karşı aydınlanmacı burjuva radikalizmi mevzilerinden mücadeleye kalkışmak politik islamın değirmenin su taşımaktır, Marksist tutumla alakası yoktur. Politik islamla mücadele ederken bir bütün islamı ve dini aşağılayıp yok saymayan, halk islamının olumlu değerleriyle bağ kurabilen bir çizgide yürümek doğru ve kazandırıcı tutumdur.
Devam edelim. 1990'ların başındaki suikastler, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu cinayetleri, Sivas Madımak ve Gazi katliamları, iç politik gereksinimlerin yanı sıra; Medeniyetler Çatışması konseptine ve emperyalizmin Ortadoğu planlarına adepte olma yönelimine de bağlıdır. Kemalist aydınları ve Alevileri hedef alan katliamlar, yığınları şeriat umacısıyla ürküterek Batıcı Kemalist kutupta toplamayı hedeflemiştir. Bu yönelim, içte yükselişe geçen Refah Partisi'nin önünü kesme, devlet içi dengeleri yeniden düzenleme amaçlarına bağlı olduğu kadar; Ortadoğuda kopacak fırtınaya Batıcı eksende hazırlık ve emperyalist konsepte adaptasyon sürecidir de. Buna rağmen Erbakan'ın yükselişi engelenemedi. Fakat Erbakan'ın ipini çeken iktidara gelmesi değil; Libya, Malezya, Endonezya ziyaretleriyle "İslam Enternasyonali" yönelimine girerek çizmeyi aşması oldu. (Refah Partisi içinden çıkan Erdoğan AKP'sinde cisimleşen, "BOP'un eş başkanı islamı"yla emperyalizmin pek bir problemi olmadığını gördük; ara sıra çıkan pürüzleri de "diplomatik" yollarla çözebiliyorlar...) Türk istihbarat örgütlerinin psikolojik savaş kabiliyetini de gösteren Fadime'li-Müslüm Gündüz'lü bir parodiyle zemin hazırlandı ve 28 Şubat 1997 postmodern darbesiyle Erbakan düşürüldü. Bu arada, 1996 3 Kasım'ında Susurluk'ta ortaya saçılan kontrgerilla pisliğiyle devlet bağırsaklarını temizlerken, 2 milyon insanı sokaklara döken barışçıl anti faşist mücadele de start aldı. Başabakan Erbakan, ışık söndürme eylemlerini "glu glu dansı" diye alaya alarak Susurluk pisliğinin üzerinin örtmeye çalıştı. Devrimci hareket bu muazzam imkanı değerlendiremedi. Ve devletin Fadime'li Müslüm'lü psikolojik harekatı, anti faşist hareketi bir kaç ay içerisinde şeriat-laiklik eksenine saptırarak, Erbakan'ı düşürmenin toplumsal dayanağına dönüştürdü.
- Yükseliş ve düşüş
Tartışmalı politik kimliği bir yana, Uğur Mumcu'nun cenazesi yüz binleri harekete geçiren büyük bir anti faşist gösteriye dönüştü. Bu arada Özal şaibeli bir şekilde tasfiye edildi. 1993 2 Temmuz Madımak katliamının ardından yüz binler yine sokaklara döküldü. 1995 Gazi başkaldırısında Gazi ve Ümraniye'de 22 devrimci katledildi. İstanbul başta olmak üzere Türkiye'nin tüm önemli kentleri anti faşist gösterilerle sarsıldı. 1995-96 1 Mayıs'larına yüz binler katıldı. 96 1 Mayısında üç devrimci Kadköy'de bir devrimci de işkencede katledildi. 1996 ölüm oruçları esnasında İstanbul'un bazı emekçi semtlerinde devletle girişilen otorite savaşı devrimci hareket lehine dönmeye başladı. 96 1 Mayıs'ı militan kitle hareketinin; 96 Temmuz Ö.O. süreci ise devrimci örgüt ve partilerin İstanbul varoşlarındaki militan atılımlarının dönemsel bakımdan son hamleleri oldular. 1993'ten 1996 sonuna uzanan anti faşist yükseliş dönemi sona erdi. Yükselişin kıyıya vuran son dalgası, Susurluk kazasından sonra 1996 Kasım'ında başlayan barışçıl anti faşist eylemler oldu, sonra hızla geriye düşüldü...
Katliamlar, cinayetler, işkence ve kayıplar ve devrimci örgütleri hedefleyen aralıksız operasyonlar kitle hareketini dizginlemekle kalmadı; polis operasyonlarında ağır darbeler yiyen devrimci örgütleri de etkisizleştirdi. Devrimci hareket, faşist cendereyi kırarak kitle hareketini ileriye taşımayı başamadı. Örgütsel kazanımlarını da koruyamadı. 1999 Şubat'ında Öcalan'ın yakalanması, Kürt hareketinin yanısıra TDH'ne de moral bir darbe oldu. Nihayet 19 Aralık 2000 cezaevleri operasyonu ve ölüm oruçlarıyla dönemin sonuna varıldı...
130'u aşkın devrimcinin ölümsüzleşmesi, 500'ü aşkın gazi ve sakatlanan yoldaşta cisimleşen devrimci kahramanlık, dünya çapında önemli bir olgudur. Sonsuza dek unutulmayacaktır. Öte yandan aynı süreç, 1980'lerden 2000'lere yirmi yılda biriken kadro kuşağını büyük oranda fiziken tasfiye etmiştir. 71 kahramanlığından moral ve atılım ruhu kalmıştır geriye; cok daha ağır bedelller ödenmesine rağmen ölüm oruçları neden benzer bir sonuç doğurmadı? İnsanların gün be gün eriyerek ölmeleri neden üç satırlık gazete haberleriyle geçiştirildi? Neden depremler yaratmadı toplumsal vicdanda? F tipleri ve ölüm oruçları devrimci hareket bakımından varlık yokluk sorunu değildi; ancak durumu böyle tanımlayanlar neden tutarlı davranıp Mahir'in örneğini izlemediler? İçerisi ile dışarısı, istisnalar hariç yöneticiler ile ölüme yatan militan arasındaki kader birliği neden parçalandı? Sürecin tüm bilançosu, örneğin eylemden yenik çıkan savaşçılara fatura edilerek, yer yer onların üzerinde tepinilerek bu hesap kapatılabilir mi? Süreç doğru yönetildi mi? Neden özeleştirel tek bir sözcük duyulmuyor bu konuda?..
Son kırk yıldaki tüm kritik eşiklerde tekrarlanagelen bir sahteliğe artık son verilmelidir: Kahramanlık ve kahramanlarımızın ölümsüz hatıraları, geride kalanların zaaf ve yetmezliklerinin örtüsü yapılamaz, yapılmamalıdır. Mustafa Suphi'lerin kahramanca sonları, onların kendilerini Kemalistlerin insafına bırakmalarında cisimleşen ölümcül hatalarını mahkum etmeye engel değildir, olmamalıdır. 71'in kahramanlığı, 71 devrimciliğinin yetmezliklerini tartışmaya engel değildir. 75-80 döneminin binlerce şehide malolan devrimci kahramanlığı, dönemin yetmezliklerini, çapsız önderlikleri mahşeri vicdanın duruşmasına çağırmaya engel olamaz. Cunta döneminde direnenler, aldığımız ağır yenilgiyi karartamaz. Ölüm orucu kahramanlığı; yetersiz önderliklerin olayların peşinden sürüklenerek süreci çok kötü yönettikleri, asıl yenilginin bu olduğu gerçeğini karartamaz. Eğer bu topraklarda yeni bir devrimcilik inşa edilecekse sahteliklerin peçesi yırtılmalı, sade suya tirit "analizlere" metelik verilmemeli ve artık her şey adıyla anılmalıdır!
Marksizm olguları, örgütleri, hareketleri sadece formlarıyla değil; asıl olarak içerikleri, toplumsal pratikteki işlev ve rolleriyle ele alır. Tekil bir olay ya da süreçte değil; 35 yıllık toplumsal-siyasal pratikte, yenilgi ve zaferde, yükseliş ve düşüşte, risk ve fırsatta sınanan devrimci hareket işlevsizleşmiştir. Rolünü oynayamamaktadır. Korunan, örgütlerin varlıklarını sürdürmelerinde cisimleşen formdur; işlev ve rol değil.
Lenin, 1915'de Alman SPD'si savaş ödeneklerine oy vererek kendi burjuvazisinin peşine takıldığında, II. Enternasyonalin bittiğini ilan etti. Uzun yıllar boyunca oportunist günahlarını eleştirmişti II. Enternasyonalin. Ancak en büyük parti (SPD) şahsında savaş ödeneklerine onay verilmesi, Lenin'e göre üzerine hüküm inşa edilebilecek kesin bir veriydi. Lenin hükmünü verdiğinde II. Enternasyonal partileri milyonlarca işçi üyeye sahip devasa örgütlerdi. Uzun yıllar boyunca da öyle kaldılar. Lenin, sürüp giden bu formu değil içeriği esas aldı ve II. Enternasyonalin bittiğini ilan etti. Teşbihte hata olmaz, bizim devrimci örgütlerimiz devrimde ısrar ediyorlar; fakat iktidarsız ve işlevsiz bir devrimciliktir sürdürülen. Lenin'in örneğini izleyerek, test edilen olgunun bütün özelliklerini yansıtan tek bir durum ya da süreçten hareketle yargıya ulaşmıyoruz, ki isteyen bunu da yapabilir. Yargımız, 35 yıllık süreç ve sınanmışlığın nesnel bilançosu üzerine oturuyor: 71'le açılan devrimcilik parentezi 2000 ölüm oruçlarıyla kapanmıştır. Son 15 yıl, bitenin uzatmalarıyla, yeninin mayalanmasını bünyesinde taşıyan (bir bakıma 60-70 arasını andıran, çünkü TKP'nin bitişiyle 71 devrimciliğinin mayalanması bu on yıllık süreçte gerçekleşti) yeni bir süreçtir. Fiziki bitişten söz etmiyoruz kuşkusuz; neredeyse bütün davranış çizgisi formatlanmışcasına kalıplanmış, donup kalmış bir devrimcilik tarzıdır biten. Her durumda aynı şeyleri tekrarlayarak farklı sonuçlar beklenemez: Bir dönemin devrimciliğini nihayetlendiren asıl olgu budur. Devrimci hareket bir bakıma kendine, alışkanlıklarına, tarzına, hastalıklarına tutsaktır; son 35 yılda bu tutsaklık zincirlerinin kırılamadığı ve kırılamayacağı görülmüştür...
- Yeni dönemin devrimciliği için ileri!
Şu veya bu örgüt demeden, muhataplarının hacmine aldırmadan; nerede yeniyi temsil eden bir hayat belirtisi varsa, yeni dönemin devrimciliği oradan filizlenecektir. Her şey bizde cisimleşiyor demiyoruz. Nerede bir hayat belirtisi görürsek, ona kendi girişimimiz kadar değer vereceğimizi ilan ediyoruz.
Burada özel bir PDKÖ (Proletaryanın Devrimci Kurtuluş Örgütü (TKKKÖ'nün ardılı olarak) ve TDP (Türkiye Devrim Partisi) büyük oranda ana gövdeyi oluşturmak üzere "bileşenlerimizin" örgütsel tarihçesini çıkarmayı gerekli görmüyoruz. Günahımızla sevabımızla Türkiye Devrimci Hareketinin parçaları, 71'le açılan devrimcilik döneminin ürünleriyiz. Arkamızda zaferler, yenilgiler, yüzlerce şehidimizde cisimleşen devrimci değerler bıraktık; hepsini geleceğe taşımak için yekinip derleniyoruz. Her bir sürece, eşiğe, mücadele birikimlerimize ayrı ayrı değinilebilir; ancak ulaştığımız en yüksek düzeyin eskiden kopma ve yeni dönemin devrimciliğini inşa etme bilinç ve iradesi olduğunu vurguluyoruz.
Bir dönemin bitişinin hazin görüntüleri ve yeni dönemin yeşerip uç vermeye başlayan doğum sancıları gözümüzün önünde seriliyor... Gezi isyanı yeni dönemin doğum sancısıdır. Karanlığın ortasında taze bahar yelleri gibi patlayıp şimdilik geri çekilen; fakat bir fırtına olarak geri gelecek olan “devrimin el sallamasıdır”. Kürdistan devriminin yanına, olanca yaratıcılığı ve Enternasyonalist ruhuyla Türkiye'li rengin geri geleceğinin emaresi, işaret fişeğidir. Ham ve embriyonik olarak Gezi'de cisimleşen, fakat çok daha derin uzanımları, kökleri olan yeni dönemin cevherini işlemeye, buzu kırıp yolu açmaya adayız.
Arkamızda pek çok birlik denemesi var, ikisi önemli. ÖDP başarısız, MLKP başarılı birliktir; fakat örgütleri birleştirmede başarılı olan MLKP, devrimci yenilenmede aynı başarıyı gösterememiş, ilk iki yıldaki atılımını sürdürememiş, sonrasında geriye düşmüştür.
Kurtuluş ve TDP'nin birliğini dar anlamda örgütlerin nicel toplamı olarak anlamıyoruz. Yeni bir niteliğe ulaşmak için örgütsel varlıklarımızı tarihe armağan ediyoruz. Diğerlerinin yanına eklenen nispeten güçlü bir örgüt olmak değil; devrimin yolunu açacak yeni dönemin devrimciliğini yaratmak iddiasındayız. İddiayı gerçekliğin yerine koymuyoruz; Türkiye ve Ortadoğu'nun ateşten coğrafyasında sınana sınana iddiamıza hayat verme azmindeyiz. Bu yola adım atan ve atacak olan herkesi manevi olarak partili yoldaşlarımız kabul ediyor, birliğimizi büyütme çabasında olacağımızı ilan ediyoruz. Yeniyi bekleyen en büyük tehlikenin alışkanlıkların gücü ve eskinin hastalıkları olduğunu biliyoruz. Dahası, bu hastalıkları reddederek kopuşmanın da yetmeyeceğinin farkındayız. Eskinin hegamonik sahasında, onun ölçü(t)lerini kerteriz alarak alınacak bir milim yol yoktur. Yeninin en büyük tuzağı budur. Politik cesaretle ileriye atılacağız. Akıntıya karşı yüzeceğiz. “Bırak ne derlerse desinler, sen yolunda yürü" özdeyişini rehber edineceğiz. Eski ölçüleri kerteriz almamak, mevcut örgütlerle grupçu kör rekabete kapı aralamak değildir; nicel durumlarına bakmaksızın bütün devrimci yapılar ve devrimciler dostlarımız, mücadele yoldaşlarımızdır. Bu pozisyon ve değerleri koruyarak doğru bildiğimiz yolda, bağımsız devrimci hattımızda yürüyeceğiz.
Mahir, Deniz ve İbrahim'in, Mazlum Doğan'ın, Erdal Eren, Mustafa Özenç, Seyit Konuk ve Erdoğan Yazgan'ın, Behzat Baykal, Tamer Arda, Mehmet Fatih Öktülmüş, Süleyman Cihan ve Niyazi Aydın'ın, Talat Türkoğlu, Hüseyin Demircioğlu, Ahmet Metin Koyuncu ve Orhan Yılmazkaya'nın; Arin Mirkan, John Gallagher, Suphi Nejat Ağırnaslı, Kader Ortakaya, Serkan Tosun, Bedrettin Akdeniz, Mahir Arpaçay ve Aziz Güler'in şahsında tüm Rojava şehitlerinin; Nejdet Adalı ve Serap Kolukırık şahsında Mustafa Suphi'lerden bugüne toprağa düşen tüm devrim şehitlerinin ideallerini zafere taşıyacağız! Ölümsüz anılarını Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu'dan başlayarak özgür ve sömürüsüz, sınıfsız ve sınırsız bir dünyaya armağan edeceğiz!
Aklımız aydınlık, bileğimiz sağlam, yolumuz açık olsun!
Yaşasın Devrimci Komünarlar Partisi!
Kahrolsun Kapitalizm ve Emperyalizm!
Kahrolsun AKP-IŞİD Faşizmi!
Yaşasın Özgürlük ve Sosyalizm!
Yaşasın Demokratik Ortadoğu Devrimi!
Yaşasın Dünya Devrimi
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 25.Ocak.2016, 23:10   #4
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post Kadın Komünarlar Birliği

Tarih yazımına başlandığından beri hâkim tarih anlayışlarının değişmeyen özelliklerinden biri yazdıkları tarihin öznesi ve nesnesinin erkekler olduğudur. Kadınlar bu sebeple, kendi tarihlerine yabancılaştırılmış, erkekler tekelindeki bilgiden yoksun bırakılmıştır. Kendi kaderini kabul eden düşünüş ve yaşayış tarzından, toplumu değiştirme ve dönüştürmeyi amaçlayan düşünce biçimine geçişleriyle birlikte kadınlar ancak kendi tarihini yazmaya başlayabilmişlerdir. Yani kadın tarihi, kadınların özgürlük mücadelelerinden doğmuştur.
Ortaya kendi öz mücadele dinamiklerini koyan kadınlar, görünürlük açısından en çok dirençle karşılaşanlar oldular. Egemen tarih anlatımında yok sayılanlar, bu defa içerisinde kavga verdikleri mücadele dinamiklerinde görünmezleştiler. İşçi, genç, siyahi kadınların toplumsal mücadelesi görmezden gelindi.
Kadın tarihi, tarih boyunca rolü çağdaşı olan erkekler kadar önemli olduğu hâlde adı anılmayan kadınların veya ön safta dövüşüp de anlatamayan kadınların öyküsünü bizlere vermiştir. Hatta bu tarih yalnızca kadınlarla sınırlı kalmamış, tarih alanının bütününe farklı bir yaklaşım sunmuştur.
1871 Paris Komününde kadınlar göğün zaptına çıktılar. Komün boyunca savunmadan toplumsal yaşamın düzenlenmesi görevlerine kadar her alanda savaşım yürüttüler. Oluşturdukları kadın birlikleriyle Komün mücadelesinin doğrudan içerisinde yer almalarına rağmen yönetsel mekanizmalarda bulunamadılar. Marx'ın, Engels'in ve Lenin'in üzerinde önemle durdukları sınıf savaşımları tarihinin bu yüce örneğinden çıkarılan dersler arasında kadınların tarihsel rolü ve yeri kuşkusuz irdelenmelidir.
Ekim Devriminde de kadınlar sınıf mücadelesinde sonuna kadar savaşmış ve yeni yaşamın kuruluşunda öncü rol oynamışlardır. Devrim kadınlara birçok kazanım getirmiş; hak eşitliğini sağlamış, çocuk bakımını toplumsallaştırmış, ev içi işler kadına yük olmaktan çıkmış, boşanma yasası kadınların lehine düzenlenmiş, kürtaj hakkı tanınmış ve en önemlisi kadınların siyasal yaşama katılmasının önü açılmıştır. Bu açıdan Sovyetler Birliği toprakları kadınların dünya üzerinde en çok özgür oldukları yerlerdir. Ancak kadınlar yine de yönetim mekanizmalarında yeteri kadar yer alamamışlardır. Reel sosyalizm ilk olarak kadınların öz örgütünü ellerinden almıştır.
Paris Komünü ve Bolşevik Devrimi örneklerinde de gördüğümüz gibi sınıf mücadelesi ve kadın kurtuluş mücadeleleri birbirinin içine geçmiştir, birbirinin müttefikleri olmuşlardır. Türkiye'de ise 80 öncesinde kendini sınıf hareketleri içerisinde var etmeye çalışan kadınlar (kadın dernekleri girişimi) 80 darbesiyle beraber en ağır şekilde cezalandırılmıştır. Kadınların politikaya katılmaları ve yüreklice direnmiş olmaları erkek iktidarını tehlikeye attığı için kadınlar her türlü işkenceye-tacize, tecavüze ve aşağılık uygulamalara maruz kalmışlardır. '80 yenilgisi, bütün sosyalist hareketi geriye düşürdüğü gibi kadınların mevzilerini yerle bir etmiştir.
Bir süre sonra ise sınıf hareketinden ve birleşik kadın mücadelesinden kopuk feminizm düşünceleri, kadın örgütlenmeleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Aynı zamanda dünyayı saran batılılaşma, modernleşme etkisiyle Türkiye'de kadın hareketinin 60'lı yıllarda başlayan ve 80 sonrasında da devam eden 'Türk Feminizmi'ne dönüşme hali kadın mücadelesini bütünlükten uzaklaştırmıştır.
1980 askeri darbesinden sonra kendini görece daha hızlı toparlayan kadın hareketi buna rağmen bütünlüklü bir mücadele pratiği ortaya koyamamıştır. 80li yıllarda başlayan 90larda daha net görülmeye başlayan bu parçalanmış tablo süren tartışmalarla daha da keskinleşmeye başlamıştır. Türkiye’nin kuruluş aşamasında mayasında olan ulus-devlet olgusu, askeri darbe sonrasında kadın hareketlerinde de etkisini göstermiştir. Kadınlar İslamcı kadınlar, Kürt Kadınlar, Sosyalist Kadınlar, Türk kadınlar olarak etnisite ve kimlik mücadeleleriyle ayrışmışlardır. Batı etkisiyle yoğunlaşmış feminizm kadınları yekvücut hale getirememiştir. Her kadının kendi öncül politik sebebini birleştirici tek stratejiden yoksun olan bu kadın hareketinin günahı elbette yalnız kadınlarda değildir. Bu dönemlerde birçok kadının sol-sosyalist örgütlerde var olduğu düşünülürse ''aylardan sonra yıllardan sonra yan yana gelen çocukların'' erkek çocuklar olduğunu da anımsamamız gerekir. Kadın-erkek beraber mücadele yürütülen örgütlerdeki kadınlar erkek yoldaşları tarafından kadın mücadelesinden koparılmaya kadın mücadelesinin ortak mücadele içerisine eklemlenmesine hatta zamanla eriyip gitmesine zorlanmışlardır. Kürt kadınların mücadelesiyle sosyalist kadınların mücadelesi ayrıştırılmıştır.
Neticede 'kadın sorunu' dünyada olduğu gibi Türkiye'de de komünist hareketin büyük bir kısmı için içsel bir olgu hâline gelememiştir. Çünkü komünist hareket içerisindeki kadınlar hiç de azımsanamayacak derecede uzun bir süredir bu mücadeleyi vermelerine rağmen, bu kadınların komünist safların kendi içinde erkek egemenliğe karşı yürüttüğü mücadele, genel olarak patriyarkaya karşı verilen savaşımdan kat be kat fazladır. Komünist hareket dünya çapında erkek egemenliği fazlasıyla hafife almış ve erkek egemenliğini yıkma hedefini gerçek anlamda benimsememiş veya ertelemiş, dolayısıyla buna uygun mücadele yöntemleri geliştirmekten imtina etmiştir. Kadın kurtuluş mücadelesi komünist kadınlardan, komünist hareketin bütünü kadın kurtuluş mücadelesinden ayrı düşmüştür.
Bunun nedenlerini ideolojide, literatürde ve nihayet pratikteki farklılıklar ile açıklamak gerekir. Bütün sınıflardan kadınların ortak bir ezilmişliği olduğunun kabulü, bütün sınıflardan kadınların ortak bir mücadele yürütmesi gerekliliği sonucunu ortaya koyar. İşte tam da bu durum kimi görüşlerin kadın kurtuluş hareketinin bütününü küçük burjuva diyerek tecrit etmesine; tersinden kadın hareketinin kimi görüşlerinin sınıf perspektifinden yoksun kalarak kadın sorununu ele almasına ve bilimsel olmayan, hedefsiz, analiz gücünden ve kitle bağlarından yoksun, elit bir ‘hareket’ olmasına yol açar.
Erkek ve kadının aynı mücadele sahasında beraber yürütmekle yükümlü olduğu sınıf kavgasında kadınların özgün örgütlenmelere olan ihtiyacı ‘gereksiz’ bulunmuştur. Patriyarkanın ve dolayısıyla kapitalizmin doğrudan mağdurunun kadınlar olduğu gözden kaçmış ve hatta çoğu zaman kabul edilmek istenmemiştir. Komünist kadınların kadın kimliğinden öte komünist olmalarının yeterli olduğu sanılmış ve ezilen kadınların aynı zamanda kadın olduklarından kaynaklı yaşadıkları sömürü arasında bağlantı kurulamamıştır. Siyasal mücadelenin olduğu alanlarda durum böyleyken henüz bu alanlarda var olamamış kadınlara ulaşmak daha da güçleşmiştir.
Bugün de komünist harekette kadın kurtuluş mücadelesi gerilerde seyretmekte (feminist hareketin teorik ilerlemesinin ve pratik kazanımlarının gerisine düşmekte) ya da sözde içselleştirilmekte, sınıf mücadelesiyle bağı tam olarak benimsenmemekte, kavranmamakta, komünist kadınlar kadın kurtuluş mücadelesinin öncü öznesi ve yönlendiricisi olamamaktadır. Bu durumun sebeplerini ve sonuçlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
1- Var olan somut gerçeklikte bugün erkek egemenliğinin vardığı şiddet boyutu kadınlar içerisinde büyük bir öfkeye dönmüş olduğunu görüyoruz. Yaşanan bu devrimci durum ise komünist kadınlar tarafından olması gerektiği gibi yönlendirilememektedir. Bizzat devlet tarafından organize edilen taciz ve tecavüzler karşısında sokağa çıkan binlerce kadına öncülük edilememekte ve devletin burada oynadığı kirli oyunlar gözler önüne serilememektedir. Komünist kadınların merkezi bir örgütlenmeden ve stratejiden uzak olmasından faydalanan devlet ise sonu gelmeyen taciz, tecavüz ve kadın cinayetleri ile kadınların faillerini meçhulleştirmekte ve hesap sorulmasını zorlaştırmaktadır.
2- Komünist hareket içerisinde de teorik ve buna bağlı olarak da pratik bir kaos içerisine sürüklenen kadın kurtuluş mücadelesi aynı zamanda bu hareketin heterojen yapısını da tam olarak kavrayamamakta ve buna uygun taktikler geliştirememektedir. Farklı etnikten, mezhepten ve sınıftan kadınların sorunları üzerine derin bir çalışma yürütülemezken farklı yaşam ve biçimlerine sahip kadınlara yaklaşımlar da uzak ve üstten kalmaktadır.
3- İşçi kadınlara dair bir perspektif bile belirlenmemiş ve sınıf içerisindeki kadınları örgütlemek arşivlenmiş eski yazılar gibi rafa kaldırılmıştır. Sınıf içerisindeki kadınlarla komünist hareket içerisindeki kadınlar buna binaen zamanla birbirlerine yabancılaşmışlardır.
4- Yürütülen mücadeleler ise bütünlüklü bir şekilde değil parçalı olarak yürütülmektedir. İktidarın kadınlar arasında yürüttüğü stratejik ayrıştırma çalışması da bu ayrılık durumunu pekiştirir durumdadır.
5- Ayrıştırılan kadın kurtuluş mücadelesi bir süre sonra kitleler tarafından taciz ve tecavüze karşı yapılan büyük eylemliklerle kendini kendiliğinden yeniden birleştirmeye çalışmakta ancak komünist kadınlar burada da bunu pekiştirecek bir hamle yapamayıp bu eylemliklere de öncülük edememektedir. Kitlelerin kendiliğinden ortaya koyduğu eylemlilik doğru hedeflere yöneltilememektedir. Yaşanan vakalar yine mağduriyet ile temellendirilip, yapılan eylemlerin niteliği de hesap sormaktan çok yine mağduriyeti vurgulayan bir düzeye indirgenmektedir.
6- Niteliği zayıflayan kadın eylemlikleri bir süre sonra sistem eleştirisi yapmaktan uzaklaşmakta, patriyarka ile eklemlenmiş olan iktidar araçlarını ve mekanizmalarını (aile,okul,polis,hukuk,devlet v.s) teşhir edememekte ve bu mekanizmalara karşı mevzi kazanma amaçlı mücadele yürütülememektedir.
7- Kadın kurtuluş mücadelesi sonucu belirleyecek kazanımcı eylemlerden çok ‘’günü kurtaracak’’ eylemlerde bulunmaktadır. İktidarın ideolojik ve zor aygıtlarıyla dövüşmekte hareket için zorlaşmıştır. Ortaya konan taktikler de merkezi stratejik bir planın parçası olmaktan çok günlük olaylar etrafında şekillenen bir ’politika’nın parçası olmuştur. Değişen durumlara göre de buna bağlı olarak manevra kabiliyetini de yitirmiştir.
8- Sisteme entegre olan kadın hareketleri kadın cinayetleri, tecavüzler, tacizler karşısında hala hukuk sisteminden bir medet ummakta kendi adaletlerini sağlamak düşüncesini bile aklına getirmemektedir.
Yukarıdaki tespitlerimiz sorunun kaynağına inip stratejik bir çözüm etrafında birleşmemizi sağlayacak niteliktedir. Burada verdiğimiz özeleştiriler ve kadın hareketlerine de yöneltmiş olduğumuz eleştiriler yaşanılan gerçekliklerden kaçmamak ve her şeyden önce buna bağlı olarak komünist kadınlar içerisinde gerçekleşecek bir dönüşüm hareketi ile bizi sonuca ulaştıracaktır.
Türkiye kadın hareketinin bütünündeki bu geri durum, kadınların komünist hareket içerisinde de öncü rol oynamasını zorlaştırmaktadır. Kadınların hayatı yönlendirmediği ve öncüsü olmadığı her durumda da saflarımızda erkek egemenlik, cinsiyetçilik ve erkekler arasında doğalından örgütlenen hiyerarşik-dayanışmacı ilişkiler baş göstermiştir.
Komünist ilkelere aykırı olarak gelişen bu erkek egemen gericilikle mücadele komünist kadınlar tarafından stratejik plana bağlı olarak gelişen tutarlı bir mücadeleye dönüşmelidir. Komünist saflarda erkek egemenlikle savaşılmadan hedefe yönelmek mümkün değildir. Saflarda kazanılan mevziler de örgütü ve mücadelenin bütününü güçlendirecektir.
Tüm bu saptamalar yani komünist kadınların içeride ve dışarıda yürüttüğü mücadelenin geldiği nokta ortak politik bir strateji ve buna uygun olarak gelişecek taktiklerin, uzun süreli planların etrafında acilen birleşilmesi gerektiğini bizlere dayatmaktadır. Sürekli savunma halinde olan kadın hareketinin, artık taarruz durumuna geçmesi ve buna uygun hazırlıkların örgütlenmesi içine girmesi artık boynunun borcu olmuştur.
Çünkü dünya üzerindeki değişen dengelerin ve buna bağlı olarak ortaya çıkan krizler işçi sınıfını ve kadınları çok daha büyük bir bataklığa çekmektedir. Bununla birlikte, patriyarkal sistemle iç içe geçmiş kapitalist devlet mekanizmaları da böyle süreçlerde kadınların ve işçi sınıfının tepesine daha çok çökmektedir. Yaşanılan ekonomik krizlerin, egemenlerin iç çelişkilerinin bedeli yine işçi sınıfına, ezilen halklara ve kadınlara ödetilmektedir. Başta Ortadoğu’da ve tüm dünyada da süren kirli savaşlar ise öncelikle kadınları hedef almaktadırlar. Binlerce kadın bu savaşlarda tecavüze uğramakta, öldürülmektedir.
Komünist kadınların en acil görevi; işçi sınıfının öncü örgütü içerisindeki kadınların etrafında birleştiği; stratejik bir plan ve bunu gerçekleştirilecek olan, merkezi bir öz örgüt kurmaktır.
Komünist partisinin, proletaryanın sınıf savaşımı öncülüğü görevini yerine getirmesi gibi, bu örgütün de kadınların kurtuluş mücadelesinin öncülüğünü üstlenmesi gerekir.
Bu öncülüğe Devrimci Komünarlar Partisi üyesi her kadın özerk Kadın Komünarlar Birliği ile adaydır.

Kadın Komünarlar Birliği için İleri!
Yaşasın Kadınların Kurtuluşu!
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
komüniter Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 25.Ocak.2016, 23:10   #5
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post DKP'nin en genç delegesi Meryem Güler yoldaşın kongre açılış konuşması

Yoldaşlar,

Çok heyecanliyım ama kelimelerin anlatamaycağından daha büyük bir heyecanla kongremizi ve kongremiz şahsında İşçi sınıfı ve emekçi halkımızı selamlıyorum. Yaşamımda kavuşmak istediğim en büyük arzumu bu kongrenin açılış konuşmasını yapmakla yaşıyorum ve bütün yaşamım boyunca bunun sorumluluğunu hatırlayacak ve buna uygun yaşayacağım.
Buraya nasıl ve niçin geldiğimi anlatmak için kısaca kendimden bahsetmek zorundayım, bunun için baştan özür diliyorum.
Devrimci bir ailede büyüdüm ve çok genç yaşımda devrimci çevrelerin içide oldum. Devrimci ortam çok kanatlı ve çok parçalıydı bu ortamda tercih yapmakta çok zorlandım ve zor karar verdim. Karar vermeden önceki dönemde ilişki kurduğum hiçbir çevrede aradığımı bulamadım. Ben bu sisteme öfke doluydum, isyan ediyordum ve mücadele etmek için gittiğim tüm çevrelerde düzen alışkanlıklarıyla karşılaştım ve devrimci ortamdaki düzen alışkanlıklarından bin kat daha fazla nefret ettim ama arayışımı hep sürdürdüm ve sonunda karar verdim. Şimdi buradayım ve bulunduğum noktada tekrar çok doğru, isabetli bir karar verdiğime emin oldum ve burada bulunmaktan çok mutluyum.
Ben sisteme karşı nefret doluyum ve buna rağmen ona karşı çok az şey yapmaktan dolayı çok rahatsızım en gencinizim ve açış konuşması hakkını bundan dolayı kazandım. Bunu bilerek konuşuyorum ve haddimi aştığımı düşünmemenizi istemiyorun ama bu eleştirilerimi de mutlaka yapmak istiyorum.
Yoldaşlar ben genç yaşimda bu düzene karşı savaşmaktan değil savaşamamaktan, bu katiller sürüsüne ve aşağılık pişkinliklerine karşı savşamamaktan yoruldum. Hangi örgüt, siyaseteten olursa olsun tüm yaşıtım genç devrimcilerin ezici çoğunluğununda benim bulunduğum ruh halinde olduklarına eminim. Kongremizden büyük beklentim bu mücadele ve savaş heyecanımıza cevap verecek kararları ve yolları aydınlatmasıdır.
Tarihte zulum, ahlaksızlık, hırsızlık taht kurabilir, iktidar olabilip bunlar çok yerde görülmüştür ama hiçbir yerde, hiçbir dönemde itibar kazanamamıştır. Türkiye'de zorbalık ve ahlaksızlık itibarlı hale geliyor, işte bunu kabul etmiyoruz. Ne kadarsak kaç kişi olmamız önemli değil, bunun sonucunda başımıza ne gelecekse gelsin, neye malolursa olsun bu ülkede ahlaksızlığın itibar kazanmasına fırsat vermeyeceğiz. Gençlik olarak ahlaksızlğın itibarını yıkmak için birleşmeliyiz.
Kongremizde tartışacağız, tabiki kongremiz en doğru kararları alacaktır. Gençliğin artıık daha fazla tartışacak, hazırlanacak zamanı yok. her şey kokarsa tuz fayda etmez, tuzunda kokmasına müsade etmeyelim. Kongremize çok inanıyorum ve çok şey bekliyorum. Türkiye'yi kaplayan, tüm toplumu saran, tüm ilerici, devrimci güçleride içine çeken kopkoyu, karanlık umutsuzluk perdesini yırtacak kararlar almasını bekliyorun. Devrimcilik tamda böylesi günler içindir. Kongremiz küçük bir ışık yakarsa kadın erkek tüm gençler bu devrim aydınlığını büyütmek için hiçbir fedakarlıktan kaçmayacaktır. Ben bir genç olarak buna bütün kalbimle inanıyorum. Çok bilinen bir sözü tekrar hatırlıyorum,"Karanlığın en koyu zamanı şafak vaktidir" Kongremizin Türkiye Devriminin şafağı olduğuna bütün kalbimle inanıyorum.
Artık dişimizi sıkmayacağız, hala dişinizi sıkın diyenler iyi bilsinki gençlik artık dişini sıkmakla yetinmeyecek, o dönemler geçti. Tahammül, bekleme, sabır bitti, sabır taşı çatladı. Kavga vaktidir, savaş günüdür. Burada bu büyük kavgamızın emperyalizme ve üzerimize kanlı biçimde gelen AKP-IŞİD faşizmine karşı işçi sınıfımızın ve müttefiki emekçi kitlelerin direniş dönemini kapatıp kesintisiz devrimci taarruza ve savaş hattına geçeceğiz.
Biz az değiliz, bu topraklarda yüreklilerin, cesurların, korkusuzların korkaklardan daha az olduğuna inanmıyorum. Sadece örgütsüzüz ve döğüşeck ve direnecek örgütlerimiz yok. Örgütsüz yapayalnızız bu kalleş katiller sürüsü bu akbabalar bundan faydalanarak direnenleri paramparça ediyor ama tüketemiyorlar, tükenmiyoruz. Örgütlü bir kavga gücünü Türkiye'nin gündemine soktuğumuzda bu hırsızla ve katiller sürüsü kaçacak delik arayacaktır.
Bugün dünya halklarının gericilik ve faşizmin yükselişi altında açlıkla, yoksullukla ve savaşla kıvranmasına karşı komünistlerin savaşmadan kaybedecekleri bir dakikası bile bulunmamaktadır.

1871'i, 1917'yi, 1968 ve 71 yıllarını gören dünya, Ortadoğu ve Türkiyenin devrimci dinamiklerinin artçı nesilleri bugün doğmadan öldürülmektedir. İşçi sınıfının kuvveti birleşemeden parçalanmaya mahkum edilmiş, örgütleri var olmadan dağıtılmıştır. Ezilenlerin ayaklanışları reformizm ve pasifizmin bir kaşık suyunda boğulmaktadır. Gençlik direnişin sembolü iken, çetelerin, mafyaların, gerici-faşist güçlerin, tarikatların esas gücü olarak konumlandırılmıştır. Kadınlar kimselerin giremediği evlerde mahpus, sokaklarda maktüldürler. Kadının özgürlüğünden ve yaşam hakkından söz edilememektedir. Halkın aklı ve kültürü her an her vasıtayla boşaltılmakta, kirletilmektedir.
Üzerinde özgürlüğü kuracağımız ülkede bugün devletin yanında olmayan herkese savaş ilan edilmiştir. Bu, halkın halk olmaktan gelen gücünün daha ortaya çıkmadan imhasının saldırısıdır.
Bu saldırının bütün nedeni "Ne Yapmalı?" sorusunun cevabının hakkıyla verilmesi olasılığıdır. Biz bu cevabı vermek için zafere doğru yürüyüşe çıktık.
Sözü uzatmaya hakkımız yok. En kıymetlilerimizi toprağa verecek kadar keskin bir savaşın içinde tarih bizi öncülüğe, sonuncu kavgayı vermeye davet ediyor. Bu onurlu daveti önderlerimiz, şehitlerimiz adına kabul etmeye hazırız.
Son olarak bu mücadelede yitirdiğimiz Bedreddinimizi, Mahirimizi ve komutan Aziz'i selamlıyor, yolumuz açık olsun diyor ve Kuruluş Kongremizi açıyorum.
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
komüniter Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 2 Kisi:
Alt 25.Ocak.2016, 23:11   #6
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post Partimizin Acil Görevi

Partimizin Acil Görevi: Proleteryanın devrimci örgütlenmesini ve savaşımını yükseltmektir.
Tüm toplumsal muhalefete karşı kapitalist devlet kendi burjuva hukukunu çiğneyerek çeşitli saldırılarını ve uygulamalarını süren hale getirmiştir. Devem eden bu durum için bir çok devlet biçimi tahlili yapılabilir. Bu tür tartışmalar dahilinde bazı muhalif kesimler AKP-IŞİD örgütünü ve kurmaya çalıştığı rejimi; faşist, diktatörlük, gerici, otoriter gibi nitelendirmelerle adlandırıyorlar. Bu tartışmalardaki farklı eğilimleri bir yana bırakırsak, muhalif ve devrimci kesimlerin büyük çoğunluğunun üzerinde uzlaştıkları; AKP-IŞİD örgütlenmesinin mevcut kapitalist devlet biçimini, hiç bir yasa ve demokratik yötemi tanımadan, kendi totoliter ve otoriter iktidarını kurmak için değiştirmekte olduğudur. AKP bu yolda, devletin olanaklarını ve terör yöntemlerini sonuna kadar kullanmaktadır.

AKP-IŞİD örgütünün sadırılarından etkilenen ve mağdur olan en geniş kitle işçi sınıfı olduğu halde siyasal açıdan en az görünür olabilen ve etkili olabilen yine işçi sınıfıdır. Birbiriyle çelişkileri olsa da genel olarak burjuvazi ve işbirlikçileri açısından esas düşman devrimci proleteryadır. Egemen sınıflar kendi aralarında ne oranda kavga ederlerse etsinler mevzu devrimci proleteryanın bir güç olarak siyaset arenasına çıkması olduğunda doğrudan proleterya hareketini hedef alırlar.

Egemenler kendi aralarında ne kadar kavgalı olurlarsa o kadar az senkronize olabilir ve güçsüzleşirler. Bu durum, değerlendirebilecek bir öncülüğün bulunması şartıyla, devrimci proleteryanın yararınadır. Tarih tanıktır ki, siyasal öncü bir partiye sahip olmayan proleterya devrimci nitelik kazanamaz ve bu durumdan faydalanamaz. Böyle bir durumdan faydalanamayan proleterya kaçınılmaz olarak burjuva kamplara yedeklenir.

Fiilen çalışanları ve işsizleriyle zaten dev boyutlara ulaşan Türkiye proletaryası 12 Eylül sonrasına damga vuran neo-liberal politkaların yol açtığı yıkımın her geçen dönem daha derinleşmesine bağlı olarak yaygın yoksul kesimleri kapsayarak daha da büyümüştür. Yoksullaşmanın derinleşmesi sınıfı nicel olarak büyüttüğü gibi, yoksullaşan diğer kesimlerde de esnaf kafasını, küçük mülkiyet değerlerini yıkıp yok etmektedir. Bu itibarla, Türkiye’nin yoksulları Türkiye İşçi Sınıfının kendisidir. İşçi sınıfı bu nesnel gerçekliğiyle, küçük bir azınlık dışında, Türkiye’nin tüm sorunlarını kendinde toplayan ve çözümünü de kendinde taşıyan temel toplumsal güçtür.
Böylesi dev potansiyellere ulaşan proletaryanın kendisiyle birlikte bütün toplumun kurutuluşuna öncülük edebilmesi için marksist leninist temelde yeni tipte komünist öncü partinin yaratılması zorunludur. Bu Parti, alışılmış klasik sol bir parti değil, Türkiye proletaryasını Türkiye’nin tüm sorunlarıyla birleştiren, burada adım attığı oranda ülkenin ve bölgenin tüm devrimci ve anti- emperyalist güçlerinin ortak bileşeni ve kurmayı olmayı hedefleyen Devrimci Kominarlar Partisidir.
Proleteryanın siyasal alana devrimci bir şekilde müdahil olamamasının, müdahale edememesinin nedeni yalnız başına ne örgütlenme ne de savaşım sorunudur. Proleteryanın örgütlenmesi ve savaşımı ancak birbiriyle bağlantılı olarak geliştirilebilecek görevlerdir. Bu iki görev arasında doğru orantılı bir bağlantı vardır. Bu noktada örgütlenme ve savaşım olarak parçalanmaz bir görev bütünlüğünün belirlenmesi gerekir. Devrimci proleteryanın esas görevi siyasal öncülüğü tesis eden bir örgütlenme ve savaşım çizgisidir. Sorun böyle belirlenince siyasal öncülüğü kazanamayan, bütün çalışmasını siyasal öncülüğü kazanmaya yöneltmeyen proleterya sosyalistlerinin başarılı olamayacağını belirlememiz gerekir.
Siyasal öncü olabilmek örgütlenme ve savaşımı yükselterek, örgütlenme ve savaşımı yükseltmek siyasal öncü vasfını gittikçe daha çok elde ederek gerçekleştirilebilir. Siyasal öncü niteliğine sahip olmayan bir örgütlenmenin komünist partisi olabilmesi mümkün değildir. Bu nedenle komünist partisinin tüm faaliyeti o veya bu şekilde proleteryanın devrimci savaşımının çıkarına hizmet etmek zorundadır. Siyasal öncü vasfını pratikte elde edebilmek için şu özelliklere sahip olmak gerekir:
Kitle hareketlerine derin ve kuvvetli köklerle organik olarak bağlı olmak gerekir.
Bu kökleri kuvvetlendiren ve sayısını artıran bir örgütlenme çalışmasının sürekliliği sağlanmalıdır.
Örgütlenme çalışması kısa, orta ve uzun vadeli planların bütünlüklü stratejisine bağlı olarak yürütülmelidir.
Devrimci proleteryanin müfrezelerini gösteri, her tür kalkışma, grev, boykot vb. çeşitli toplumsal muhalefet hareketleri üzerinden her fırsatta savaşım içerisinde eğiterek ve mücadele komitelerini geliştirerek büyük devrim savaşına hazırlamak gerekir.
Öncü parti kitlelere dışarıdan öncülük edemez. Parti sınıf mücadelesinin tam içinde olmalı onların zaman zaman farklı görünümlerde ortaya çıkan sınıfsal öfke kabarmalarını ve burjuva devletle tarihsel toplumsal uyumsuzluklarını, derin memnuniyetsizliklerini anlamalı, dolaysız biçimde hissetmelidir. Ancak, böyle bir konumlanmayla olanaklar ve olanaksızlıklar görülebilir. Sınıf mücadelesi pratiğinin içinde olamayanlar, düşmanı yani burjuva devleti ya çok büyütür ya da çok küçümserler. Devlet iktidarının zayıf ve güçlü yönlerini tespit edemezler. Bu nedenle kitle hareketine derin ve kuvvetli köklerle bağlı olmak gerekir.

Bu bağlar elbette örgütlenme çalışmasıyla tesis edilir. Diğer taraftan bir hedef doğrultusunda örgütlenmeyen ve hedefe ulaşmak için gereken savaşımı vermeyen örgütlenmelerin çürümesi ve edilgenleşmesi devrim hedefinden sapması kaçınılmazdır. Bu nedenle parti sınıf mücadelesinin acil ihtiyaçlarını derhal belirlemeli ve pratikte gereğini yapmalıdır. Örgütlenme faliyetinin başarısı devrim hedefine sıkı sıkıya bağlı gündelik mücadelenin sürekliliğinin sağlanmasıyla mümkün olabilir.

Bir plana bağlı olmadan yürütülen mücadelenin sınanabilmesi mümkün değildir. Sınanamayan bir mücadelenin geliştirilmesi kuvvetlenmesi ve hedefe bağlı kalabilmesi şans faktörüne bırakılmış olur. Hayata geçebilecek bir devrimci mücadele planı ne kadar ayrıntılı, uzun vadeli yapılırsa ve her tür koşula cevap verebilecek taktik esnekliğe sahip olursa o kadar güçlü ve sonuç alıcı olur. Devrimci proleteryanın her taktik planı burjuva iktidarını yönetemez duruma getirmek ve proleteryaya sağlam mevziler kazandırmaya yönelik olmalıdır. Net bir şekilde belirlemek gerekir ki, devrimci proleteryanın mevzi savaşımı ve kazandığı mevziler onu nihayi devrim savaşına hazırlayacak ve güçlendirecektir.
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 25.Ocak.2016, 23:13   #7
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post AKP-IŞİD Faşizmine ve emperyalizme karşı direniş için mücadele konseyleri.

Türkiye dışta ve içte, ne zaman, nasıl sonlanacağı kestirilemeyen çatışmalı bir sürece girmiştir.
AKP, Suriye'deki savaşın birinci dereceden sorumluları arasındadır. Emperyalizmin taşeronu ve savaş kundakçısıdır. Temelsiz ve her tarafından dökülen "yeni Osmanlı" hayaliyle, emperyalist efendilerinden daha hevesli bir saldırgan devlettir şu anda. Rusya ile başlayan kriz, büyük emperyalist kampları karşı karşıya getiren "kullanışlı unsur" ve provakatör devlet haline getiriyor TC'yi.
Bırakalım savaşı, savaş ihtimali dahi iç politikada süngü, dipçik, postal iklimine girmek demektir. IŞİD hukuku ve uygulamalarının, IŞİD'leşen AKP eliyle Türkiye'ye hakim kılınması demektir.
Öte yandan 13 yıllık AKP iktidarının sonunda yargı, polis, istihbarat aygıtları, bürokrasi; ez cümle devlet aygıtı ve rejim, dinci faşist eksende yeniden yapılandırılmış, AKP-IŞİD faşizminin iktidarlaşması yönünde önemli bir mesafe kaydedilmiştir. Erdoğan eliyle yeniden tırmandırılan Kürt savaşı bağlamında, AKP-IŞİD eksenli faşist kurumlaşmalarla, ordu, bürokrasi ve istihbarattaki Ergenekoncu ve MHP tandanslı eski yapılar arasında ittifak sağlanmıştır: Bu bileşimin ifadesi olan halk düşmanı oligarşik rejim şu anda Türkiye'ye egemendir.
Miting meydanlarını, Kobani dayanışmacılarını, barış eylemcilerini hedef alan Diyarbakır, Suruç, Ankara katliamları; Kürdistan'da yüz binlerce insanı günlerce evlerine hapseden Gazze'den beter faşist ablukalar; baro başkanı Tahir Elçi'nin katledilmesi, Can Dündar gibi düzen içi muhaliflere dahi tahammül edilmemesi; IŞİD petrolünün bizzat Erdoğan ailesi eliyle piyasaya sürülüp vurgun yapılması; Rus uçağı düşürerek savaşın bütün dünyaya yayılmasına yol açabilecek tetikçi-provakatörlüğe soyunulması; AKP-IŞİD faşizminin Türkiye ve bölgeye sunduğu "cehennem ufkunun" yol işaretleridir.
Kürtler, Aleviler, laik sünniler, CHP'li demokratlar, AKP'li olmayan mütedeyyin müslümanlar, azınlık halklarımız, kadınlar, "el ele dolaşan" gençler, grev hakkı şimdiden gasp edilmiş, sendikaları hizaya çekilmiş işçiler, kamu emekçileri, dereleri, ormanları, yaşam alanları ranta kurban edilen köylüler ve kentliler; AKP-IŞİD faşizmi size cehennemi bu dünyada vaat ediyor! Barışçıl eylemlerinizi dahi kana bulamayı, fısıltıyla dahi itiraz edeni hapse tıkmayı "ileri demokrasi" olarak sunuyor.
Ya direnerek AKP-IŞİD faşizmini yerle bir etmek, halklarımızın özgür geleceğini omuz omuza inşa etmek ya da sefalet, zulüm ve boyun eğişin düşkünlüğüne yuvarlanarak köleleşmek: Halklarımızın önünde üçüncü bir seçenek yoktur!
Devrimci Komünarlar Partisi, halklarımızı AKP-IŞİD faşizmine karşı cephesel birliklerini yaratarak direnmeye ve özgürlüğü fethetmeye çağırır!
Türk ve Alevi halklarımız örgütsüzdür. Varolan sendika, dernek, kurum ve kuruluşlar, düzen tarafından büyük oranda içten fethedilmiş; hantal, bürokratik, işlevsiz konu mankenlerine, "ileri demokrasi" oyununun zararasız figüranlarına dönüştürülmüştür.
Örgütlenme ihtiyacı yakıcıdır ve mevcut örgütlenmelerin dönüştürülmesi de ezilenlerin aşağıdan gelen inisiyatiflerinin estireceği devrimci rüzgara bağlıdır.
Partimizin kadro ve militanları bulundukları her alanda halkın öz örgütlülüklerinin yaratılmasına girişmekle yükümlüdür. Partili olmasalar da bu fikri doğru bulanlar kendi inisiyatifleriyle örgütlenmeye girişmelidirler.
Tartışma kulübü istemiyoruz! Grupların reklam ve gösteriş arenasına ihtiyaç yok! Örgütlerin alt organlarına dönüşen, sen-ben-bizim oğlanın siyasetçilik oynadığı yeni bir tabelayı baştan reddediyoruz! Kararlı ve kafası açık bir avuç insanla başlasa da; ezilen milyonları tarih ve siyaset sahnesine çıkaran, nesne olmaktan kurtarıp özneleştiren, dahası bu işi ezilenlerin kendi etkinlikleri sayesinde geliştiren bir ufka yürümek azmindeyiz! Halkın öz örgütlülükleri, hiç bir yasayla sınırlanmaksızın, meşruiyetini ve yasallığını ezilenlerin haklı davasından alır; ezilenlerin siyasi temsiliyle öz savunmasını kendi bünyesinde birleştirmeyi ciddi bir savaşımın olmazsa olmazı kabul eder. Bu iş, AKP-IŞİD faşizmini altetmenin ötesinde; geleceğin özgür, sömürüsüz, sınıfsız ve sınırsız dünyasının temellerini bugünden atma işidir.
Partimiz, bu yürüyüş kolunda aklı, cesareti, örgütlülüğü, bilinci ve dirayetiyle, dişle tırnakla kazıyarak kitlelerin gönlünü ve aklını fethetme dışında hiç bir önderlik yolu ve tarzı tanımaz.
Sesinin ulaştığı her yeri, kulak veren herkesi halklarımızın özgürlük davası için ileriye atılmaya çağırır!
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
komüniter Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 25.Ocak.2016, 23:14   #8
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post Devrimci Örgüt ve Kadrolaşma

Parti işçi sınıfının mücadele örgütüdür. Bu mücadele örgütü sınıfın içinden unsurlar ve kaderini işçi sınıfının kurtuluşuyla birleştirmiş unsurlarla birlikte kurulur. Örgüt insanlar üstü soyut bir yapılanma değildir. Tek tek insanlardan daha farklı ve güçlü, insanlar toplamından da öte bir somut yapılanma olması bu gerçeği değiştirmez. Örgüt temel olarak insanlardan ve bu insanları birleştiren ideolojik yapılanmadan oluşur.
Örgütün zafere doğru ileri adımlar atabilmesi kadrolarının niteliğine bağlıdır. Dolayısıyla işçi sınıfının kurtuluşu için mücadele ederken mücadele örgütünde devrimci kadroların hangi temel özellikleri taşıması gerektiğini belirlememiz proletaryanın devrimci mücadelesinin başarısı açısından tarihsel bir öneme sahiptir. Örgütü var eden yapı taşları üyelerdir. Üyelerin kendini ifade edeceği zemin ise örgüt organlarıdır. Örgüt üyeden üye örgütten karşılıklı ve döngüsel bir biçimde etkilenir. Kadro yapı taşıysa ideoloji çimentodur. Bir inşa faaliyetinin sonunda ise inşa edilen bina yapı taşından ve çimentodan çok daha ileri etkili ve bambaşka bir kurum olarak ortaya çıkar. Bina inşa edildikten sonra artık en etkili güç o olur. Yapı taşları ise binanın niteliğini belirler.
Bir bina inşa ediyor olsaydık yapı taşlarının niteliğini çimento etkileyemezdi. Çimento yalnızca yapıştırıcı bir rol oynardı.Toplumsal olaylarda ise durum farklıdır. İdeoloji kadro adayının niteliğini temelden etkiler. Kadro da sosyal bir organizma olarak örgütü sürekli etkiler. İnsanlardan oluşan, değişen, dönüşen, sürekli hareket halinde olan bir yapı olarak bir devrimci örgütün ertelenemez temel görevi kadro perspektifini oluşturmak ve bunu hayata geçirmektir. Bir devrimci kadronun sahip olması gereken özeliklerini belirlemek ve buna uygun bir şekilde örgütlenmek önümüzde ertelenemez bir görev olarak duruyor. Bir devrimci kadro aşağıdaki maddelere uygun bir muhtevaya sahip olmalıdır:
1) Temel Marksizm-Leninizm bilgisine sahip olmalı. Toplumsal mücadeleler tarihini incelemeli ve pozitif bilimlerin en temel kanunlarını bilmelidir. Diyalektik materyalizmi kavramalı ve uygulayabiliyor olmalıdır. Yaşadığı ve mücadele ettiği toprakların ve oarada yaşayan halkların tarihini bilmeli, kurtuluşu için mücadele ettiği emekçileri şekillendiren tarihsel-kültürel değerleri, etnik ve inançsal kimlikleri gören bir yerden, onlardaki komünal özle bütünleşmeyi esas almalıdır.Bu bilinçle donanmış bir kadro sınıf mücadelesi içerisinde kritik aşamalarda doğru tutum ve kararları alabilir. Mücadele içerisinde işçi sınıfının partisinin inşası görevini güncel pratiğin faaliyetleriyle ilişkilendirebilir.
2) Sabrı-öz disiplini-bilimsel çalışmayı bütünleştirmiş bir çalışma yöntemini benimsemiş ve hayata geçiriyor olmalıdır. Marksizmin en temel özelliği bilimsel bir yöntem kullanıyor olmasıdır. Bu sebepten devrimci kadrolar mücadele içerisinde diyalektik ve tarihsel materyalizm yöntemini ustalıkla kullanabilmelidir. Kapitalizmin gelişim dinamiklerini analiz edebilmeli sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarını kavrayabilmelidir. Bütün bu pratiklerin hayatta karşılık bulmasındaki kritik anahtar emektir. Komünizm emeği özgürleştirecektir. Bugün sınıf mücadelesinin anahtarı tarihsel haklılığımızın yanında hayatta bu haklılığı örgütleyecek olan emektir.Devrimci kadrolar hayatın içerisinde emek vermeden başarı kazanılmayacağını bilmelidirler. Bu sebepten bütün mücadele hayatımızı emek üzerine kurmalıyız.
3) Sosyalizm sınıfların tarihsel gelişimi içerisinde dünün ve bu günün analizi içerisinde gelişmiştir. Dünün ve bu günün analizi beraberinde geleceği planlama olanaklarını da bizlere sunmaktadır. Bu sosyalizmin geçmiş tarihsel kesitte kazandığı bütün kazanımların anahtarıdır. Devrimci örgüt de planlı çalışmayı bilmelidir. Kısa, orta ve uzun vadede bir plan dahilinde yapılmayan devrimci faaliyet günü kurtarmaktan öte gidemez. Bu sebepten devrimci örgüt kendisi için önem derecesine göre planlar yapmalı ve bu planları hayatın içerisinde sınamalıdır. Yapılan plan doğ-rultusunda mücadelede elde edilen kazanımlar örgütü geliştirecek ve ilerletecektir.
4) Devrimci örgüt kadroları en genel anlamda kendisini yenilemelidir. Bu da sürekli bir ideolojik eğitimle gerçekleşir. Örgüt kadroların düzeyine göre eğitim süreçleri organize etmelidir. Aynı zamanda örgütün her kadrosu kendi eğitimiyle de özel olarak ilgilenmelidir. Bütün kadrolar Marksizmi öğrenmeli işçi sınıfının kurtuluşu mücadelesiyle ilgili azami düzeyde fikir üretebilecek bir gelişmişlik düzeyinde ve bunu mücadele ettiği topraklara uyarlayabilecek bir tarih bilincinde olmalıdır.
5) Devrimci kadrolar mütevazı olmalıdır. Devrimci kadro ancak işçi sınıfının kurtuluşu mücadelesi içerisinde vardır. Mücadele dışında hiçbir insan tek başına belirleyen değildir. Bu sebepten devrimci kadrolar sınıflı toplumun benmerkezci insan tipolojisi ile sürekli savaşmalıdır. Kitlelerle ve diğer devrimci kadrolarla kurduğu ilişkide mütevazılık esas olmalıdır. Bu mütevazılık sembolik ve zorlama bir hareket şekli değil yaşamın içerisine yedirilmiş bu hayat duruşu haline gelmelidir. Kapitalizm insanları bireyci ve tüketici bireyler olmaya teşvik etmektedir. Bu durumdan devrimci saflar da zaman zaman etkilenmektedir. Devrimci kadrolar yaşam tarzı olarak “bir hırka bir lokma” felsefesiyle hareket etmelidir. Her zaman mücadelenin ve örgütün çıkarlarını esas almalı ve bu temelde hareket etmelidir.
6) Devrimci örgütün en temel sözleşmesi örgütün tüzüğü ve programıdır. Tüzük örgütün işleyişini anlatır program ise örgütün hedeflerini anlatır. Dolayısıyla bu iki metin kâğıt üzerinde kalmamalı hayatın içerisinde ete kemiğe bürünmelidir. Devrimci kadrolar bu iki metini bütün ayrıntılarıyla bilmeli ve kavramalıdır. Özellikle programı kavrayan devrimci kadrolar hayatın içerisinde bu programı hem ileri işçilere hem de geniş emekçi kitlelere anlatabilecek politik düzeye gelmelidir.
7) Devrimci kadrolar hayatın her alanında devrimcidir. Bu devrimcilik yoldaş Lenin’in dediği gibi 24 saatin 24 saatini içeren bir devrimcilik olmalıdır. Dolayısıyla devrimci kadrolar hayatlarıyla, oturuş kalkışlarıyla ve bir bütün olarak davranışlarıyla kitlelere ve devrimci mücadeleye sempati duyan insanlara örnek olmalıdır.
8) Eleştiri ve özeleştiri bir devrimci kadronun günlük olarak başvuracağı bir silahtır. Her devrimci kadro gerektiğinde kendi özeleştirisini yapabilmeli ve hiç kimse bu eleştiri ve özeleştiri sürecinden bağımsız olmamalıdır. Eleştiri ve özeleştirinin olmadığı bir yerde gelişim olmaz. Eleştiri ve öz eleştiri bir devrimcinin günlük olarak başvuracağı bir silahtır. Ancak bu silah yerinde ve zamanında kullanıldığında işlevli olacaktır. Yapılan her eleştiri ve özeleştirinin sonucunda bir siyasal sonuç çıkarılmalıdır. Bu sonuç örgütün genel düzeyini geliştirecek bir etkiye sahip olacaktır.
9) Devrimci kadroların işçi sınıfı ve ezilen toplumsal kesimlerle kurdukları ilişki gelecek toplum tasavvurlarıyla uyumlu olmalıdır. Mütevazılıklarıyla, çalışkanlıklarıyla ve fedakârlıklarıyla kitlelerle güçlü ve “ gerçek demokratik” ilişki kurulmalıdır. Buradaki demokrasi lafta kalan şekli bir davranış değildir. Esasen mücadelenin gelişim süreci içerisinde bürokrasinin ve gericiliğin panzehiridir.
10) Devrimci kadrolar hayatın içerisinde inisiyatif almayı bilmelidir. Yaşanan her hangi bir olay karşısında bir yerlerden talimat beklemeden tavır geliştirebilmelidir. Bu eylemi gerçekleştirebilmek için Marksizm- Leninizm konusunda belirli bir bilinç düzeyine ulaşmış olmak gerekir.
11) Devrimci kadrolar üretici olmalıdır. Ancak bu üreticilik aynı zamanda yaratıcı bir nitelik taşımalıdır. Özellikle kitlelerle ilişki kurarken onlarla en geniş ilişki ağını kurabilecek bir politik yaratıcılıkta ilişki kurulmalıdır. Bu yaratıcı eylemin sınırları devrimci örgütün programının en genel ifadesiyle sınırlı olmalıdır. Yaratıcılık adına örgütün genel ilkeleri dışında arayışlar içerisine girmek örgütsel yapının deforme olması-na neden olacaktır.
12) Devrimci mücadele içerisinde karşımıza birçok sorun çıkmaktadır. Kadrolarımız bu sorunlarla boğuşurken bazen ağaçla uğraşmaktan ormanı görememektedir. Dolayısıyla en genel anlamıyla programımız doğrultusunda verilen mücadele sürekli olarak hatırlanmalı ve bizi planlamamızdan uzaklaştıracak sorunlar hayatın içerisinde çözülmelidir. Yaşanan sorun her ne olursa olsun örgütün genel ilkeleriyle uyumlu bir şekilde ivedilikle çözülmelidir. Sorunları çözmek yerine ertelemek mücadele örgütünü çürütecek ve bünyeye sınıflı toplumların ilişkilerine ait olan bir dizi olumsuz davranışın nüfuz etmesine sebep olacaktır.
13) Devrimci kadrolar organlı ve kolektif çalışmaya uygun olmalıdır. Kelimenin gerçek anlamıyla içindeki egoyu ve bencilliği öldürmüş insanlar proletaryanın kurtuluşu mücadelesine daha faydalı olacaklardır. En genel anlamıyla kapitalizm egoyu ve bencilliği körüklemektedir. Bu yönüyle devrimci kadro sınıf mücadelesi içerisinde bu tarz eğilimlerle mücadele etmeli kendi kişiliğine sirayet etmiş her türlü bireyci davranışla ideolojik olarak hesaplaşmalıdır. Organlı ve kolektif çalışma Leninist örgütlenmenin temel ilkesidir. Burada kendisini örgüte dayatan ve bir şekilde kolektif çalışmayı değersizleştirmeye çalışan yaklaşımlarla ideolojik düzeyde mücadele edilmelidir.
14) Devrimci örgütü var eden şey kadroların ona verdiği güçtür. Dolayısıyla devrimci kadrolar maddi ve manevi bütün olanaklarını mücadelenin çıkarları için seferber etmelidir. Örgütün gücü onu var eden kadroların ona kattıkları enerjiden ve yarattıkları olanaklardan geçer. Bu enerji ve olanaklar olmadan örgüt sadece kâğıt üzerinde var olan bir organizasyon haline gelir.
15) Devrimci kadrolar örgütün denetimine açık olmalı ve hayat içerisinde kendisi de örgütün hayatını denetlemelidir. Bu denetim mekanizması rapor alışverişi üzerinden kurulmalıdır. Lenin’in dediği gibi güven iyidir ama denetim daha iyidir. Bu denetim süreci de örgüt içerisinde yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya demokratik merkeziyetçilik işleyişi içerisinde gerçekleşmelidir. Bu açıdan örgüt işleyişinde bütün zeminlere sirayet etmiş ve kural haline gelmiş ilişki şekli üretilmelidir.
16) Devrimci kadro bulunduğu her alanı bir mücadele mevziisi haline getirmelidir. Tek başına olan bir kadro bulunduğu zeminde örgütün programını nasıl hayata geçireceğini planlamalı ve buna uygun bir yaşam yaşamalıdır.
17) Karşımızda bulunan düşmanın gereğinden fazla büyütülmesi mücadele içerisinde yılgınlık tohumları yayacaktır. Tersi bir şekilde düşmanın gereğinden fazla küçük görülmesi ise bir dizi hatanın yapılmasına neden olacaktır. Bu sebepten devrimci kadrolar program doğrultusunda düşmanı stratejik ve taktik olarak analiz etmeli ve bu doğrultuda tutum almalıdır.
18) Devrimci örgütlenmenin en temel hedefi işçi sınıfının partisinin inşa edilmesidir. Bu sebepten bütün devrimci kadrolar kendi kurtuluşlarını işçi sınıfının kurtuluşunda görmelidirler.
19) Devrimci mücadele günlük hayatın içerisinde kendisini sürekli üretmelidir. Bütün kadrolar da bu sebepten ertelemeci yaklaşımları terk etmelidir. Bütün sorunları zamanında hayatın içerisinde çözmeyi prensip edinmelidir.
20) Devrimci kadrolar yaşamlarıyla, insanlarla kurdukları ilişkilerle mücadele içerisinde örnek olmalıdırlar. Bu süreç hayatın içerisinde do-ğal seyrinde gelişmeli ve bir sosyalizm anlayışını içselleştirmiş olmalıdır.
21) Kadrolar yaşam tarzında sosyalist toplumun tasarruf ettiği insan ilişkilerinin ilk nüveleri belirginlik kazanmalıdır. Sınıflı toplumun getirdiği her türlü rekabetçi, kariyerist ve benmerkezci anlayışla mücadele edilmelidir. Rekabet ve kariyerizm devrimci örgütü çürütür, kadroları en genel anlamıyla sosyalizm mücadelesinin ve örgütün çıkarlarından uzaklaştırır.
22) Devrimci mücadele içerisinde kullanılan araç ile amaç arasında güçlü bir diyalektik bağ kurulmalıdır. Örgütün güncel çıkarı için atılan bütün adımlar gelecek toplum planına uygun olmalıdır. Aksi takdirde örgütsel yaşamda yabancılaşma ve çürüme başlar.
23) Devrimci kadrolar örgütsel yaşam içerisinde örgütün programı doğrultusunda yaşama etkin müdahale edebilmelidir. Bu sebepten hayatın içerisinde inisiyatif alabilmelidirler. Aldıkları politik tutumların ve kararların arkasını siyasal açıdan doldurmalılar ve doğru bildikleri fikirleri açıklıkla örgüt içerisinde savunabilmelidirler. Bu aynı zamanda karşılıklı etkileşim sürecini de derinleştirecek bir tarz yaratacaktır. Örgütsel yaşam aynı zamanda kadroların tüm politik sorunları bütün açıklığıyla tartıştığı bir zemin olmalıdır.
24) Devrim mücadelesi içerisinde yer alan biz devrimciler için devrim güncel bir gerçekliktir. Dolayısıyla devrimci kadrolar devrim mücadelesinin sorunlarını bu günün güncel sorunları olarak görmeli ve buna uygun bir hayat yaşamalıdır.
Kadro adayı yukarıda tespit ettiğimiz özellikleri göre yapılanmalıdır. Tüm birimlerimizde ve mücadele alanlarında ihtiyaca göre eğitim çalışmaları hiç durmaksızın devam etmelidir. Varolduğumuz her alan yaşamın her anı sürekli eğitim çalışmasının okuludur. Bununla birlikte kadro adayı bir plan dahilinde sürekli devam eden sınıf savaşımından çıkar. Parti proğram ve tüzüğünü kabul eden ve bir komitede düzenli çalışan devrimci kültür ve ahlak sahibi olan herkes kadro niteliğini kazanmış olur. Kadro için proğram ideolojik derinleşme, eğitim ve örgütlenme aracıdır.
Parti, programını kadroları aracılığıyla geniş kitlelere yayar ve benimsetir. Bu yolla planlı, somut hedefli bir örgütlenme ve kadrolaşma faliyetini sürdürür. Bu sürece dahil olan her insan komiteler halinde çalışmalıdır. Bütün bu çalışmaları verimli bir şekilde yürütebilmek için teorik, politik üretimin sürekli ve düzenli yapılması gerekir. Bu nedenle parti yayınının hiç aksamaksızın çkarılması temel bir görevdir. Bilinmelidir ki, günümüzün en etkili propoğanda aracı internettir.
Son olarak önemle belirtmek gerekir ki, bu bahsettiğimiz örgütlenme ve kadrolaşma faliyeti karşısında düşman atıl kalmayacaktır. Her fırsatta örgüt içi ilişkileri deşifre etmeye, çürütmeye, baskı ve zorla bozmaya çalışacaktır. Bu nedenle devrimci ilişkilerde, kültürel ve ahlaki gelişkinliğin yanı sıra bir kültür olarak (aynı zamanda teknik olarak) gizliliğin tesis edilmesi gerekir. Parti, ajan ve polislere karşı korunmak için her türlü kendi örgütsel önlemlerini almalıdır.
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
komüniter Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 25.Ocak.2016, 23:15   #9
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post Ekrem Demirci'nin DKP 1. Kongre Kapanış Konuşması

Yoldaşlar,

Kongremiz devrim şehitlerimizin anısına saygı duruşuyla açıldı. Son konuşmacı olarak bende sözlerime BÖG(Birleşik Özgürlük Güçleri) şehitlerimiz Bedrettin, Mahir ve Aziz yoldaşlarımız şahsında halklarımızın kurtuluş davasında düşen tüm devrim şehitlerimizi anarak başlamak istiyorum.
İnsanlığın kurtuluşu için düşenleri anarken onların izinde Türkiye, Kürdistan dahil olmak üzere, dünyanın herhangi bir coğrafyasında, emperyalizme, kapitalizme, faşizm ve her türlü gericiliğe karşı dövüşen tüm devrimci ve komünist savaşçıları selamlıyorum.
Aynı zamanda, illegal koşullarda ve binbir zorluğu yenerek, burada toplanan hem tarihi hem biyolojik olarak ağırlığını, genç devrimcilerin oluşturduğu asıl olarak çizgisi ve ufku devrimci ve genç olan kongremizi ve sizleri kutluyorum.
Bugün oligarşinin zindanlarında yirmi-otuz yıldır hapis olan yüzlerce devrimci var. Buradan kongremiz adına onlara sesleniyor ve dirençlerini, yıllara meydan okuyan iradelerini selamlıyoruz. Yoldaşlar, azminiz yol göstericimizdir. Sizleri örnek alan ve izleyen yeni bir genç devrimciler kuşağı yetişiyor. Sizlere söz veriyoruz zulmün kalelerini titreteceğiz, yalnız değilsiniz, bundan sonra sesimizi daha fazla duyacaksınız.
Büyük bir tarihsel davanın takipçileriyiz. Şimdiki durumumuz ne olursa olsun, tarihin en eski ve en sert mücadelelerinin mirasçılarıyız. İlk isyancılardan günümüze yeryüzündeki tüm devrimlerin olduğu gibi ezilenlerin tüm yenik ve bastırılan dava ve isyanlarının da takipçileriyiz.
Kongremiz 1960'lı yıllarda 1970, '80 ve '90'lı yıllarda mücadeleye katılan dört kuşaktan devrimcileri bir araya getiren, Türkiye Devrimci Hareketinin tarihsel bir panoramasını temsil eden bir platform olmuştur. Memnuniyetle görüyorum ki, kongremizin çoğunluğunu '90 sonrası genç devrimciler oluşturuyor. Bu kongre bileşimi hem köklerimizin hem yeni filizlerimizin olduğunu, yani asabiyemizin güçlü olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda, Türkiye ve bölge devriminin uzandığı bütün coğrafyalar ve tüm örgütlü mücadele yürüten birimlerimiz kongremizde temsil edilmektedir.
Bugün büyük kitleleri bir araya toplayamıyor olabiliriz.. Bu bizim gerçeğimiz ve devrimciler gerçeklerden korkmaz. Nicelik olarak azlık her durumda zayıf olmak demek değildir. Büyük olan sayılar değildir, güçte her zaman sayılardan doğmaz. Güçlü ve büyük olanda, büyüyecek olanda fikirler ve eylemlerdir. Büyüklükte her zaman göründüğü gibi değildir. Elbette gerçeklikten kopuk, hayal dünyasında yüzmüyoruz, kendi gerçeğimizi biliyoruz ama büyüyecek olanın, aslolanın devrimci çizgi olduğundan hiç şüphe etmiyoruz. Devrimci nitelik toplumsal mücadelelerin kanunları gereği olarak mutlaka kendine uygun niceliğe kavuşacaktır.
Biz devrimciyiz, tarih bilincine sahibiz ve tarih bilinci büyük bir güçtür. Tarih bize bütün büyük tarihsel yükselişlerin, kararlı, bilinçli, çelik çekirdek denilen küçük azınlıkların insiyatifiyle başladığını ve başarıya gittiğini söylüyor. Yine Leninizm bize bu devrimci çelik çekirrdeğin yokluğunda hiçbir başarının mümkün olmadığını teorik olarak söylemekle kalmaz pratik olarakta ispat etmiştir. Bütün büyük devrimlerde küçük ve kararlı devrimci kadroların öncülüğü ile iktidara yürümüştür. Tekraren, büyüyen ve iktidara yürüyen devrimci çizgi ve devrimci stratejidir.
Küçük olana tapmıyoruz. Marksist teorinin ölçeği olarak; büyük program, strateji, ideolojik-politik çizgi, sağlam devrimci örgüt bilinci ve sınırsız devrimci cesarettir. Kongremiz büyümenin teori, program, ideolojik yön, örgüt ve esas olarakta kavgadan geçtiğinin bilinciyle kavgamızı büyütecek ve kitlelere taşıyacak temel görevlerimizi tartışmış ve karara bağlamıştır.
Onları iki defa yendik, gene yeneriz
Kongremizin ilk gününden bu zamana kadar kıran kırana devrimin tüm can alıcı sorunlarını tartışarak planlı, pratik, somut görevler olarak önümüze koyduk. Bütün tartışmalarımız boyunca, ilk günümüzden son saatlerimize kadar kongremizde en çok hissedilen, büyük bir bilinç açıklığı ve inançla biz bu sömürücü zorbaları yeneriz duygusuydu. Halkımızın üzerine yürüyen bu faşist ve dinci yeni faşist sürülerini, 12 Mart öncesi ve 12 Eylül sonrası iki defa inlerine tıkadık, her iki defa da NATO'cu Türk ordusu imdatlarına yetişti ve onları kurtardı. Şimdi hepsi beraberler ve üçüncü kez ve son kez onları tekrar inlerinde boğacağız. Kongremizin ilk gününden bu son saatlerine kadar hakim olan temel duygu budur ve bir de cesarettir. Hem de delice diyebileceğim bir cesaret. Bu kongre salonuna sığmayan büyük cüretiniz ve kavga azminiz, kongre kararlarımızla, devrimci bilinçle birleşti, önümüzde durabilecek hiçbir kuvvet veya kudret tanmıyoruz.
***
Buradan doğan enerji ve çoşku ile ve büyük bir özgüvenle kongremizi ve kongreden yansıyan cüreti kutluyor ve bu karanlık ortamı yırtacağımızı başta işçi sınıfımız olmak üzere bütün halkımıza müjdeliyoruz.
***
Buraya kadar söylediklerim sizlerden yansıyan irade, bilinç ve cesaret üzerineydi. Şimdi kongremizin somut teorik, ideolojik, siyasal ve örgütsel olarak tartıştığı temel sorunları üzerinde duracağım.
İktidara tapmıyoruz, yeni bir toplum kuruculuğu zorunludur.
Sosyalist sistemin çökmesinden sonra bütün dünyada temel devrimci kavramlar unutuldu, hatta tedavülden kaldırıldı. Dünya devrimci hareketinde stratejik bakış açısı kayboldu. Stratejiler günlük mücadeleler içinde eridi ve yok oldu. Bu eğilim yavaşlamakla birlikte hala etkisini sürdürüyor. Bundan dolayı devrim mücadelemizi tekrar en yalın haliyle formüle etmek zorundayız. Devrimci mücadele, ya yoktur ya da varsa iktidar mücadelesi olarak var olmak zorundadır. Bu devrimciliğin amentüsü; doğruları bugün her vesileyle tekrar tekrar bilince çıkarmak zorundayız.
Siyasal mücadele bir diğer anlamıyla iktidar mücadelesi, diğer hedeflerle birlikte en önce devlet iktidarının fethini hedeflemek zorundadır. Biz devrimcilik ve komünizm adına iktidar reddiyecisi tüm görüşleri reddediyoruz. İktidarlara hayran, iktidarlara taptığımız için değil, devrimci olmak, halkı, kitleleri, sınıfımızı ve tabi ki, kendimiz dahil tüm yaşamı tehdit eden emperyalistleri ve burjuvaziyi önlemek zorunda olduğumuz için iktidar mücadelesi veriyoruz. Yoksa kapitalizm, yalnız insanı ve insan toplumunu yutmakla yetinmeyecek, tüm varoluşu yok etmek üzere dolu dizgin koşmaktadır. Hiç tereddütsüz bunların ellerindeki güçlerin alınmasını, bunların düzenini, devletlerini ve bütün sistemlerini paramparça etmeye mecbur olduğumuz için ne kadar lanetli ve tehlikeli olursa olsun iktidar mücadelesi yürütüyoruz ve yürütmek zorunda olduğumuza inanıyoruz. Bu hedefe yönelmeyen veya ikircikli olan her ideolojik ve örgütsel çıkış tarikatlaşmaktan kurtulamaz, en fazla aydın kulübüne dönüşerek düzene hizmet eder.
Siyasi iktidarı yıkılan deneylerin dersleriyle yeniden kurma, yeni bir yaşamı ve toplumu örgütleriyle, kitlelerle birlikte kurmak olarak anlıyoruz. Toplumu ilgilendiren kararların kitlelerin kendisince kolektif bir şekilde alındığı, yöneticilere, liderlere ve bürokratik yönetim aygıtlarına ihtiyaç duymayan bir toplum. Sömürü, baskı, eşitsizlik ve ücretli köleliğin yokolduğu ve işsizliğe yer olmayan, herkesin istediği türden bir işte çalışıp biriktirme hırsıyla değil ihtiyacına göre ilkesince yaşayacağı bir dünya. Söz yetki karar hakkını kendinde toplayan, siyasal temsiliyete ve hiyerarşik yönetim aygıtlarına gerek duymadan kendi kendini yöneten bir topluluk. Bireyciliğin yüceltilmesine karşı dayanışma, paylaşma ve ortaklaşmayı temel alan bir toplum. Tek cümle ile insanlığın binlerce yıldır unutamadığı komün toplumu.
Değiştiremeyen değiştirilir
Herşey Türkiye Komünist ve Devrimci Hareketinin bir dönemin sonunda olduğunu gösteriyor. Toplumu bir devrimle değiştirip dönüştürmek isteyen hareketler, uzun bir zaman diliminde bu görevlerini başaramadıkları zaman sistem tarafından yeniden şekillendirilirler. Belirli bir zaman sonunda hareketler radikal ve devrimci yanlarını, farkına varmadan yumuşattılar. Keskin söylemlerini devam ettirenler bile uzun yıllara yayılan işlev yitiminden dolayı düzen için tehdit olmaktan çıktılar, düzen onları tolere edebilir hale geldi.
Türkiye'de ki Devrimci-Komünist hareket ve partiler 40-45 yıldır alt üst olan, şiddetli çelişkiler içinde çalkalanan ve bu temellerde ortaya çıkan kitlesel muhalefetleri derinleştirip, devrime yöneltmeye muktedir olamayıp sürekli başkalaşım geçirdilerse, bu durumdaki devrimciliğin artık tutuculaştığı ve sistem içi bir duruma evrildiği açıktır. Türkiye ve Kürdistan'da PKK dışındaki sol örgütler uzun yıllardır düzeni değiştirmeye, gücü yetmediğinden idareci bir duruma gelirken, düzen kendi hükmünü işletmektedir. Devrimciler düzeni değiştirmek için çabaladığını düşünürken, düzen, kendisini yıkmak iddiasındakileri, daha hızlı değiştirmiştir.
Bu uzun dönemde hareketler, küçük de olsa kendilerince bir evren, yaşam alanı oluşturdular. Bu alanda oldukça oturmuş bürokratik aygıtlar, kendi içlerindeki ast-üst ilişkileri, kendilerince değişmez ve değiştirilemez yönetimler ve liderlik kadrolarını istikrara kavuşturdular, eylemek yerine yönetmek işinde ustalaşmış ve uzmanlaşmış geniş bir küme insan yarattılar. Bu bürokratik hiyerarşileri, liderleri ve bunların donanımlı büroları ve yaşamlarını sürdürmek üzere bir faaliyet ve az çok çeşitli alanlarda, bunun bütçeleri oluşturuldu.
Hayatın kaçınılması mümkün olmayan canlılar gibi toplumsal kurum ve yapılarında da büyüme, gelişme, olgunlaşma ve çöküş çevrimleri ve dönemleri vardır. Ve bundan kırk ya da kırk beş yıl önce doğmuş olan hareketler, yeni bir yaşama sıçrayamadıkları hatta bunun gereğini farketmedikleri için yasal partiler ve yasa dışı örgütler olarak düzen için istikrarın bir parçasına dönüştüklerini de fark etmeleri mümkün olmuyor. Farkında olmasalar da bu durumlarıyla biyolojik ömürleri tükenmiştir ancak farklı bir gerçekliğe yolu açarak, kendi birikimlerini devrimci değişimin kuluçkaları ve potansiyelleri olarak dönüştürerek olumlu bir rol oynayabilirler.
Bu gerçekliğinin farkında olmayanlar giderek daha fazla tarikatların durumuna düşeceklerdir. Üstelik tarikatlar bizimle kıyas kabul etmeyecek boyutta kitleseldir ve daha acısı dünyeviler, yani toplumsal yaşamla daha canlı bir organik ilişki içindelerdir. Bizim cenah ise daha korkutucu bir daralma içindedir. Daha da kötüsü pratik darlık bir biçimde aşılabilir ama giderek daha münzevi bir kendini anlamama hali ile fiili ve düşünsel daralma ve tutuculuk daha da büyüyor.
Türkiye'de ki durum ciddi olarak incelenmelidir. Marksizm gibi insanlığı ve insan düşüncesini sürekli yeni ufuklara zorlayan bir sistem nasıl böylesine daraltılarak mezhepleştirilir, gerçekten incelenmelidir. Mevcut halleriyle sol gruplar küçük misyoner çevrelere dönüşmüştür. Bizim de bir parçası olduğumuz bu durum kabul edilemez ve reddedilmek zorundadır. Bizim kongremizin önemli ve devrimci sonuçlarından birisi de şu iddiamızdadır: ''Biz bu mevcut sol dünyayı yıkmak ve yeniden emekçi halk solunu kurmak için yola çıkıyoruz. Bunun için bize güçlü, sınıfta ve emekçi halk yığınlarının bağrında yuvalanan ve onların öncülüğünü yaratan yeni türde bir partiyi, bu zor coğrafyada ve mücadelenin ateşleri içinde yaratmak düşüyor.''
Türkiye sosyalizm mücadelesinin tarihini daha devrimci bir okumayla yeniden öğreneceğiz ve bu tarihi yeniden yazmak değil yaratmak için mücadele edeceğiz. Aynı zamanda dünya da komünizm için mücadelelerin tarihini ve Marksizmi daha derinlemesine kavramak ve kendi ülkemiz gerçekliğinde yeniden yaratmak zorunda olduğumuzu bu muazzam emek ve çaba isteyen görevden kaçamayacağımızı biliyoruz.
Sosyalizmin ideolojisiyle donanarak bu güne kadar başaramadığımız görevleri tekrar önümüze koyacağız. Nasıl örgütleneceğiz? Örgütümüzü nasıl halkın ve sınıfın öncüsü durumuna getireceğiz? Mücadele etmek arzusuyla devrimciliğe uzanan genç unsurları nasıl militanlaştıracağız? Nasıl eğitip, savaştırıp, önder kadrolara dönüştüreceğiz?
Marksizm; Bugün ve Gelecek için
TDH'de içinde teoriye yaklaşım da ciddi sorunlar taşıyor. En temel sorunu da Maksizm'in, bütünselliğinin unutulup seçmeci yaklaşımlara kurban edilmiş olmasıdır ve bütünsellikten uzak seçmecilikten Marksizm değil eklektizim ve oportünizm çıkmıştır. TDH teorik temellerini yeniden inşa etmek zorundadır. Zor zamanların bizleri beklediği bu günlerde her zamankinden daha fazla, bütünsel bir dünya görüşüne, Marksist-Leninizm'e ihtiyacımız var. Teorik temelimizi güçlendirmek için genel yönelimleri belirledik bütün kadrolarımız kendilerini Marksist teoriyle donatmakla yükümlüdür, ama yetmez. Herhangi bir akademisyen, bir profösör de Marksizm'i inceleyebilir ve bu konuda kendisini otorite bile ilan edebilir, böyleleri çoktur. Ama bu Marksist devrimci olmaya yetmez ve aklımızdan çıkarmamalıyız ki Marksizm, yanlızca eğitim ve okumayla kavranamaz. Aslolan onu değişmez hakikatler benzeri donmuş kalıplar olmaktan kurtarıp, günümüzün temel ve ağır sorunlarını Marksist yöntemle yeniden yorumlamak ve Marksizm'i ülke gerçeklerimize uygulamaktır. Aslolan Marksizm'i yalnızca teorik kavramlar dizesi olmaktan çıkarıp güçlü bir ideolojik mücadele aracı haline getirip, sapmalarla mücadelede kılavuz olarak kullanırken aynı zamanda bunun pratik ayakları olarak program, örgüt, strateji ve taktikler alanında pratik mücadelemizin yol gösterici temel yöntemi olarak tüm kadroları topluluğumuza maletmektir.
Yoldaşlar, savaşmak için Marksist teoriye ihtiyacımız olduğu kadar gelecek kuruculuğu için daha fazla teorik donanıma yani gene Marksizm'e ihtiyacımız var. Kapitalist sömürüyü ve tüketim toplumunu hangi şiddetle eleştiriyor ve ondan nasıl nefret ediyorsak yerine, yenisini nasıl yapacağımızı, neyi kuracağımızı bugünkü zor savaş koşullarında, ateş altında olsak da, bizzat bu şartlarda yeni bir yaşamı ve yeni insan ilişkilerini küçük küçük de olsa, nüve halinde de olsa ortaya koymak ve örnek olarak göstermek zorundayız ve bu, biz komünarlar için bir özenti adeti yerine getirmek değildir. Bu küçük değerleri yaratabilir ve kuşanabilirsek, başka bir şekilde kazanamayacağımız ve hiçbir güç karşısında kırılmaz, bükülmez ve yok edilemez muazzam bir mücadele gücüyle donanmış olacağız.
Kitlelerdeki cennet hayali, komün toplumudur
Yeni bir toplumu aramak, yeni bir yaşamı ve yeni insanı yaratmak ve bunun gereğini bilincimize kazımak, bunun için büyük arayışlara ve yoğunlaşma içine girmek sanıldığı gibi yalnız gelecek arayışı değildir. İnanılırlık ve sahiciliğimizin somutlanması olarak, şimdiye kadar hep aldatılmış milyonlara güven ve kendi güçlerinin bilincine kavuşmaları için asıl bugün bunlara daha çok ihtiyacımız var. Eskiyi nefretle reddedip, ezip, kırıp, dağıtmak, paramparça etmek için proletaryanın ve milyonların gücüne ihtiyaç var ve yeni toplum ancak onların eseri olacaktır. Halk yığınları yeni bir toplum bilinci bir yana, hayalini dahi unutsalar, yanılsamalı olarak bilinçlerinin derinlerine kazıdıkları cennet beklentisi gerçek yaşamda kaybettikleri dayanışmacı yaşam ortaklığı tam adıyla komün toplumudur.
Bizleri bugünkü kavgaya iten en büyük itici güç yukardaki değerlerdir. Ama hayalci değiliz ve bu ateş çemberinde hemen bugünden yarına kendimize özgür alanlar yaratarak ütopyalarımıza kavuşamayacağımızın bilincindeyiz. Ancak her koşulda geleceğin özgür toplumunu ve insanlarının nasıl olması gerektiğini, bugünkü sert savaş koşullarında bile kendi içimizde yaratmak ve yaşatmak için azami çabayı göstererek küçük örnekler oluşturarak bile topluma örnek olmaya mecburuz. Sosyalizmin temsilcileri, devrimciler olarak büyük bir bilinçlenmeyi yakalamak, cesaret ve atılganlıkla mücadeleye sarılan, fedakar ruhu en yüksek düzeyde temsil eden ve hiçbir karşılık beklemeden halkın çıkarlarına hizmet eden, maddi müşevikler ve meta tüketme kültüründen nefret eden, makam, mevki, kariyer vb. burjuva toplumsal hastalıklarına tenezzül etmek bir yana büyüdükçe küçülen, ideallerine kopmaz bağlarla bağlı kadın ve erkek dava insanları olarak örnek olabilmeliyiz. Komünarlar için en yüksek mertebe ve makam dava yoldaşlığımızdır.
Bizler ya örgütlü, örgütlenerek özgürleşmiş, kendini dönüştürmüş yoldaşlar topluluğuyuz ve sınıflı toplumun hastalıklarını yenmişizdir yada bunu başaramayıp, eskiyi yeni kabuklar içinde ve daha güçlü olarak yaşatıyoruzdur. 'Yeni' olana yapacağımız en büyük kötülük hatta ihanet bu olur. ''Biz yola koyulalım gerisi kendiliğinden gelir'' demek baştan sona çok kötü bir biçimde düzene teslim olmaktır. Evet biz eskiyi yıkmak için ve bu yolda yürürken her an, her saniye, her adımda yeni bir yaşam için savaştığımızı unutmayacağız. Biz kendimize yenilik ve özgürlük toplumunun temsilcileriyiz diyorsak, cismimizde de bu yeninin en güzel örneklerini temsil düzeyinde olmalıdır..
En büyük düşman; İçimizdeki düzen
Devrimci ortamımızda eskiden kurtulup devrimcileşmeye, eskiyi öldürüp yeniyi yaratmaya kendimizden başlayacağız. Düzenle başedebilmek ve sonuna kadar gidebilmek için kendimizle mücadeleyi başa alıyoruz. Devrimci bir konumu ve devrimci bir yaşamı kendimizde kazanır veya kaybederiz, burası esastır. Kendimizde yeni ve devrimci bir muhteva kazanamazsak toplumda hiç kazanamayız. Kendimizle başlamak zorundayız, bir karara varmışsak, bu gemiye binmişsek, kendimizle uğraşmak, kendimizi değiştirmek zorundayız. Her aşamada, kollektif yaşamımızın her dakikasında, kendimizi değiştirmek, geliştirmek kendimizdeki, kişiliğimizdeki düzeni öldürmek zorundayız. Devrimcilik ve militanlık ''ol'' deyince olup bitmiyor. Bir makinaya bile sürekli bakım yapılmazsa, bir müddet sonra teklemeye giderek işlevsizleşmeye başlar. Makinalar kadar bile kendisine zaman ayırmayan, kendisine bakmayan, kendisiyle mücadeleyi ciddiye almayan yoldaşlarmız var, hem de çok var. Makina bile bakmayınca çalışmıyorsa kendisine bakmayan bir militanın durumunu siz düşünün. Kendisini sürekli ve sistemli olarak geliştirmeyen bir militan geriler, kendisi fark etmeden geriler. Kendisini tekrar etmeye, olaylara müdahale edip yön vermekten, yaratıcı eylemcilikten idareciliğe doğru kaymaya başlar ve bir defa kayma başladığında nerede duracağı belli olmaz. Bir bakarsın dibe yuvarlanılmıştır. Sayıları binlerce, onbinlerce olan etrafımızdaki "eski devrimciler" bu kayma sonucu düzene yuvarlananlardır.
Bir defa devrimci olmak yetmez, yaratıcı ve büyüyen bir mücadele çizgisini kazanmak esastır. Devrimciliğe adım atmak yetmez aslolan devrimci kalabilmektir. Düzene yuvarlanmadan devrimci kalabilmek, düşmeden büyüyebilmenin tek yolu siyasal bilinç, ideolojik sağlamlık, örgütlü mücadele, kollektif yoldaşça yaşam düzeyini yakalamaktır. Bir davaya, büyük bir mücadeleye atılmış kadrolar için, ideolojik sağlamlık ve politik gelişkinlik dışında yenilenmek mümkün değildir. Burada tembellik, burada küçük burjuva vurdumduymazlığı ve rahatlığı, konformizm öldürücüdür. Burada daha kötü bir hastalık fark etmeden başlar. Kendi kendisiyle uzlaşma, kendisine kıyamama, kendine acıma, zora gelememe başlamıştır. Kendi kendisiyle uzlaşma yani, adım adım yaşamda, ideolojide, örgütte, siyasette uzlaşmaya, militan kavgacılıktan kopmaya ve giderek düzenle ve düşmanla uzlaşmaya kadar gider.
Burjuva toplumu ve ilişki biçimleri çok sahte ve yanıltıcıdır. Bu toplumda biri ile ilişkilenmek, birine yardımcı olmak mutlak karşılıklılık üzerine oturur. ''Ben sana, sen bana ne verdin, ne kadar verdin'' ilişkisidir. Burada çok sözü edilen, çok değer verilen tüm ilişkiler karşılıklı faydalanmak ve çıkar ilişkileri üzerinden yürür. Arkadaşlık, hemşehrilik, akrabalık, aile ve kanbağı ilişkileri devrimci ortamlar için çok geri ilişkilerdir. Demokratik, geliştiren, yükselten değil, burjuva topluma, düzen yaşamına çeken ilişkilerdir. Bir devrimci tüm bu ilişiki biçimlerini şiddetle reddetmeli asla bu tür geri ilişkileri devrimci ortamımıza taşımamalı, taşımak isteyenlerle de kararlıkla mücadele etmelidir. Bizim kabul edebileceğimiz tek ilişki biçimi devrimci yoldaşlık ilişkileridir. En tehlikelisi devrimci yoldaşlığı ahbaplık, arkadaşlık, kanbağı vb. geri ilişkilerle karıştırmaktır ve devrimci ortamlarda çokça yapılan ve yaşanan da budur. Davamızın üzerinde hiçbir değer yoktur ve bizim ilişkimiz dava insanları arasındaki ilişkidir.
Ahbaplık, arkadaşlık, akrabalık ilişkileri içinde, düzeni hoşgören, tolerans tanıyan, sahte ilişki biçimlerini, birbirini kayırmayı, birbirini idare etmeyi taşır. Bunları yaşıyor, yaşatıyor bunlara tahammül ediyorsak, bizler bırakın dava insanları ve savaşçılar topluluğu olmayı, ancak günü kurtaran devrimcilik görüntüsünde kendini yaşatanlar topluluğu oluruz. Biz ya profesyonelce davranan, ilkeler temelinde yaşayan, kadın ve erkek savaşçılar topluluğu veya düzeni yaşayan sahte solcular topluluğuyuzdur, ortası yoktur.
Devrimci ortamımızı kırıp geçiren ve tasfiyeye yol açan esas hastalıklar bunlardır. Bu hastalıkları devrimci ortamımızdan ve örgütlü yaşamlardan tasfiye etmek için belirli çabalar gösterdik ve az çok yol aldık ama daha almamız gereken çok mesafe var. Bulunduğumuz her alanda, her düzeyde, her gün mücadelemizde yenilikler yaratamıyor, sıçrama yapamıyor güçlü, propogandacılar, örgütçüler, ajitatörler çıkaramıyor ve bu yönde kendimizi aşamıyorsak, biz idareciyizdir. Bu toprakların büyük birikimini, kültürünü, değerlerini yeniden ve devrimci temellerde üreten ürünler veremiyorsak, hala sıradanlığı aşamadığımızı gösterir. Yaratıcılık, büyüme, devrimcileşme büyük emek ürünleri ortaya çıkararak olur ve herkesin saygı duyduğu, değerini kabul ettiği eserler ile olur. Bunlar yoksa yaratıcılık ve devrimcileşme eksiktir ve biz daha geri ilişkileri kabul edemeyiz.
Devrimcilik büyük bir bilinç sıçramasıdır. Bilme ve yapma işidir. Ama aynı zamanda büyük bir ruhsal yücelme, tüketim toplumunun kanser gibi yayılmış ve uyuşturucu benzeri bağımlılıklarından kopma, bütün toplumun acımasızca birbirini ezerek koştuğu tüm değerlere sırt çevirebilme, bu toplumun yüksekte ve önemli gördüğü herşeyi reddetmek durumudur. Bu düzene ve düzenin sunduğu yaşam ve olanaklara bağlı bu düzenin değerleriyle yoğrulmuş bir kişi asla devrimci olamaz. Yaşamda devrimci bir duruş ve tarzı yaratmayan ve bunu başaramayanlar bu düzenle bütünleşmekten kurtulamaz.
Devrimci mücadele yüksek bir bilinç gerektirir ama asla karmaşık, ulaşılmaz, anlaşılmaz değildir. Gerçekten sosyalizm ve toplumsallık basit, kolay anlaşılır bir sadeliktedir. Karmaşa, bilinemezlik, komplolar, kirli sırlar, kangrenleşmiş halde burjuva düzenlerindedir. Sosyalizm, aleniyet ve apaçıklıktır.
Yüzbinleri atağa kaldırmaya hazırlanıyoruz.
Dünya devrim mücadeleleri saygı duyulan, örnek alınan liderler ve eserlerle doludur. Mücadelemizin düzeyini neyle ölçeceğiz, ölçü aletlerimiz bizim değerler dünyamızı belirler. Cüceler arasında herkes kendisini büyük, biraz farklı olansa, en büyük sanır. Devrimci ortamımız, teorik düzey, ideolojik, politik, örgütsel yetenek ve savaşçı düzey olarak her anlamda, çok gerilere savruldu. 1960 ve 70'lerin devrimciliği yeni, genç, tecrübesiz olmasına rağmen İbrahimlerin, Deniz ve Mahirlerin şahsında, kendi döneminde çığır açan, örnek olan, teorik, siyasal, örgütsel, kültürel ve yaşamlarıyla büyük sıçrayışlar yarattılar. Onların yarattığı sıçrayışlar ve atılımlar hala aşılamamıştır. Onlar yepyeni örgütler kurarak, yepyeni görüşlerle ve görüşlerinin arkasına yaşamlarını koyarak çıktılar. Bütün bunları 20'li yaşlarda yaptılar. Bir de bugünün 20'li yaşlardaki genç devrimcilerine bakalım. Yeni teorik, ideolojik, örgütsel ve pratik sıçrayışlar bir yana, mevcut ortalamacı, geri solculuğun faaliyetlerinden ve eylemliliğinden memnun, itirazsız, itaatkar, taraftarlar durumundalar. Bölge, Türkiye, Kürdistan alev alev yanarken bu genç devrimci ve militanların kılı bile kıpırdamıyor. Dünya yanarken bunlar bir tutam otları bile yanmıyor gibi davranıyor. Yoksa yerinde duramaz, itiraz eder, ortalığı allak bullak eder, isyan eder. Duyarsız, reformist örgüt ve çevrelerin uysal medeni takipçileri durumundalar. Böyle gençlik olmaz, böyle devrimcilik hiç olmaz. Bunlara itiraz ediyor, bütün bu geri anlayışlarla mücadele sürdürüyoruz. Daha yüksek sesle ve daha sert biçimde ve üzerine giderek çatışmaktan çekinmemeliyiz. Bugünkü kıran kırana savaş ortamlarında oportünizmi alt etmeden oportünizmi ezmeden düşman karşısında tutunamayız. Bir dönemdir ilişki biçimlerimizde ve çalışma tarzımızda yükselen bir düzey tutturduk. Ancak kollektif eylem yeteneği ve profesyonelleşme düzeyimiz hala geridir. Durumumuz mevcut sol ortamlardan oldukça ileridir ve bizi buraya taşımıştır ama artık bu tarz, tempo ve ilişkiler yetmez ve bizi ilerletemez. Hedeflediğimiz büyük görevlere bu tarz ve tempo ile ulaşamayız. Bütün biriktirdiklerimiz, örgütlü güçlerimiz, yoldaşlaşma düzeyimiz, militan savaşçı niteliğimiz sınırlı bir gelişkinlik kazanmıştır ama daha ilerisi için yetmez. Yürüyeceğimiz yolda yapımızı ve savaş düzeyimizi geri çeken saptıran hiçbir anlayışa ve unsura tahammül gösteremeyiz. Birliğimiz, örgütlülüğümüz, militanlığımız sağlam ve çelik gibi olmazsa eziliriz.
Yüzlerle, artık binlerle diyebileceğimiz bir birikimi oluşturabildik. Tereddütsüz onbinleri ve yüzbinleri ayağa kaldırmanın hazırlığı içindeyiz. Tüm militan topluluğumuz, kadro adaylarımız, sempatizanlarımız ve bize güvenen çevre ilişkilerimiz kendilerini bu zor zamanda bu yeni ölçü ve hedeflere göre hazırlamak ve yeniden yaratmak durumundadır. Yüzyılık geçmiş birikimimizi doğru sahiplenir, dönemin militan savaşçılığının hizmetine koyabilirsek Türkiye devrimini bir üst düzeye, yeni bir eşiğe sıçratabiliriz. Oportünist ve reformistlerin herşeyin bittiğini sandığı dönemler, düzenin kriz ve kaos dönemleri en büyük devrimci sıçrama dönemleridir. Düzen solcuları ve reformcu solculuk kaçacak delik arayabilir, azgın faşizm karşısında dizlerinin bağı çözülebilir, bütün bunlar bizim için devrimci bilincimizi, devrimci heyecanımızı en yüksek seviyeye çıkararak büyük halk savaşına hazırlanma azmimizi büyütmektedir.
Özeleştirimizdir: Daha hızlı koşacağız.
Bir yılda kendisi küçük ama gelecek için büyük bir adım attık. Yeni bir anlayışla devrimci bir mevzi oluşturduk ve çeşitli alanlarda bazı mesafeler aldık. Aldığımız mesafeleri küçümsemiyoruz ama daha ilerde olmak zorundayız. AKP-IŞİD faşizminin halklarımıza yönelik kanlı faşist saldırılarına cevap veremememiz devrimci hareketin geneli için ağır bir sorumluluksa bizim için daha büyük bir sorumluluktur. Zira bu ve benzeri saldırıların geleceğini herkesten önce dillendiriyorduk, gevezeler değil de devrimciysek görevlerimizi yapmak zorundayız ve yerine getirilmeyen her görev ciddi bir özeleştiriyi gerektirir. Büyük özeleştiri veriyoruz, kan revan içindeki Türkiye işçi sınıfının, emekçilerinin ve ezilenlerinin haklarını daha güçlü savunacak, beklentilerine cevap olacağız. Dostlarımızada, düşmanlarımıza da bu ülkede devrimcilerden ümit kesilmeyeceğini ve devrimcilerin tükenmediğini ispat edeceğiz.
Doğru ve devrimci bir zeminde konumlanarak mücadele arenasına çıkacak hazırlıklarımızı tamamlıyoruz. Çok ağır hata ve yanlışlar yapmazsak büyüyebilecek bir eşik yakalanmıştır. Asıl sorunumuz mücadelemize yönelecek ilgiyi ve saldırıları karşılayabilecek düzeyi yakalamaktır. Hem içerden hem dışardan hem düşmandan hem sol içi oportünist, uzlaşmacı düzen içi eğilimlerden gelen çok yönlü saldırılara hazırlıklı olmak zorundayız. Bunun için tek olanağımız kendi kendimize yüklenmektir. Mevcut örgütlülüğümüzü hızla daha da güçlendirerek daha büyük kuvvetleri örgütleyen, yönlendiren, sevk ve idare eden bir düzeye yükseltmemiz gerekiyor. Bunun içinde her kadromuz ve militanımız kendi kendisini bu büyük davanın mücadelesinin bilinçli, örgütlü, düşman saldırılarına karşı ustalaşmış, kitleleri kazanmayı bilen öncü kurmaylar olarak hazırlaması gerekiyor.
Bir adım yetmez ve olduğumuz yerde duramayız, hızlanmak ve kendimizi tekrardan sıyırmak, devrimci yaratıcı düzeyi yakalamak zorundayız. Kendini tekrar, eskiyi yaratır ve eskime, yeni olamadan eskime, devrimci hareketin görünmez hastalığıdır. Eskimenin açtığı en büyük yara asabiyenin yitirilmesidir. Devrimci hareketimiz malesef asabiyesini yitirmiştir ve bir tür burjuva konformizmi, kendiliğindenciliğe teslimiyet olan her tür gericilikle uzlaşma ve her tür olumsuzluğu kolayca kabul, mazeretçilik bütün ortamımızı kasıp kavurmaktadır. Tarihçi ve ilk büyük materyalist İbn-i Haldun asabiyeyi bir toplumun yaşama ve var olma gücü olarak alır ve asabiyesini kaybeden toplumların çökmeye mahkum olduğunu anlatır.
Küçük bir adım attık, bu bizim eskiden kopma ve yeniyi yaratma azmimizi ve irademizi gösterir. Attığımız adımın diğer bir boyutu da yeni ve devrimci bir tarzı yaratma, yaşamda ve ilişkilerde devrimcileşme çabalarımız asabiyemizi koruduğumuzu gösterir. Bunları tamamlayan ve aşan ise devrimci bir hatta kararlıca konumlanmamızdır. Artıları ve kazanımları büyüdüğü oranda devrimcilik mütevaziliği elden bırakmaz ve var olanla yetinmez daha ileriyi kazanmak için yeniden büyük kavgaları planlar, hazırlıklarına girişir. Kibir, böbürlenme ve başarılardan sarhoşlanmak en geri burjuva hastalığıdır.
Toplumsal çürümenin panzehiri: Mücadeledir
Bugün mücadelemizi kötürümleştiren yalnızca azgın faşist saldırganlık değil asıl hastalık devrimci güçlerdeki ideolojik kötürümleşme ve toplumdaki çürümedir. Bu çürümeden de öte bir durumdur. Bu iki hastalık birbirini besliyor ve büyütüyor. İdeolojik pelteleşme toplumsal pelteleşmeyi, toplumsal çürüme siyasi muhalifleri ideolojisizleştiriyor. Tam tersi olması gerekirken toplum tortulaşırken, ideolojik keskinleşmeden başka bir yöntemle bu çöplükten çıkamaz devrimcileşmezsek bu çöplükte boğuluruz.
Bugünkü toplumu ve toplumsal olarak yuvarlandığımız kirlenme, kanser gibi bir şeydir ve her şeyi içine alıp kendine benzetip, tüm sağlıklı dokuları yutmaktadır. Gericiliğin alçaklığın her biçimini gördük ve yaşadık ama bugünkünün benzeri bir durumu hiç yaşamadık. Bu topraklarda her türlü zorbalık yaşandı, zulüm buz kesti, hile, şantaj, siyasi ve ekonomik düzenbazlık, sömürü, soygun yabancımız değildir. Yalan, riya, ikiyüzlülük, hırsızlık... Hakim kültür ve siyaset bütün bunlarla iç içe oldu. Ama bütün bunlar bir biçimde örtülü, bir biçimde kapalı kapılar ardında, kitabına uydurmaya dikkat ederek, toplumdan gizlenerek, bir toplumun varolduğu, bir toplumsallıktan çekinerek, ve toplumun bunları kabul etmeyeceği düşünülerek bir ölçü gözetilerek yapıldı. Siyasette, rekabette, ekonomik ilişkiler de göstermelikte olsa belli kurallar gözetilmeye çalışıldı. Bugün bütün bunlar gereksiz ve angarya durumundadır. Perde yırtılmış bütün pislikler başımızdan aşağı boca edilmiştir. İnsan yalnız maddi şeylere isyan etmez. En büyük isyan insan onuruna saldırıya karşı olmak zorundadır. Göz önündeki alçaklıklar, hırsızlıklar, canilikler insan olarak hepimizin onuruna saldırılardır. Zalimlik, zorbalık, hoyratlık, alçaklık, rüşvet, kayırma, gücün arsızlığı her türlü rezillik açıktan yüzümüze karşı yapılıyor. Siyasetçi, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı, general, polis şefi, diplomat, patron, müsteşar, müteahhit vb. her gün televizyonlardan yüzümüze tükürüyor, tükürmekten beter hakaret ediyor, aşağılıyor, tehdit ediyor. Öfke yok, itiraz yok, isyan yok. Bu hayvanlaşmadan beter bir aşağılanmadır. Aynı şeyler hangi hayvan topluluğunda yaşansa, bir yere kadar tahammül eder, bir noktadan sonra tırmalar, ısırır, saldırıya geçer karşı koyar. Türkiye, Türkiye halkları, kadınları, erkekleri, gençleri, aydınları bütün toplum bu hasletleri yitirmişler.
Devrimcilik, adına uygun bir devrimcilikse, Türkiye gibi bir toplumda muazzam bir ateşleyicidir, kışkırtıcı, patlayıcı, yıkıcı bir madde gibidir, böyle olmak zorundadır yoksa çok ciddi bir eksiklik, yamulma, sapma vardır. Bu toplum, toplum olmaktan çıkmış, gücün, zorbalığın, paranın hükümran olduğu hak ve adaletin ırzına geçildiği, emeğin ve emekçinin köleden bile değersiz hale geldiği bir durumdadır. Devrimcilik her tarafından kan ve irin akan pislik deposuna dönmüş bu düzeni ve kirli gerçeğini patlatıp deşifre etmek, bu ahlaksızlar saltanatını, emekçi yığınlar nezdinde teşhir etmek zorundadır. Zaten her biri birbirinden beter skandallar, hırsızlıklar, arsızlıklar kendiliğinden patlıyor, pislikler tüm toplumu çürütüyor. Bütün toplumu ve yaşamı pis kokular sardığı için toplum hiçbir şey duymaz haldedir, adeta canlı cenazeye dönmüştür. Devrimcilik bu toplumda ve bu gerçekler karşısında etkisizse dönüp sadece kendimize bakmak zorundayız. Devrimcilik çaresizlik, müzmin muhaliflik, zavallı şikayetçilik değildir.
Kendisine devrimciyim diyen herkes bu kirli düzenle savaşmayı ve kitleleri bu kirli düzenin karşısına dikmeyi başarmak zorundadır. Bu düzene karşı halkı örgütlemeyi, savaştırmak için gereken stratejiyi ve taktikleri hızla öğrenmek ve yeni genç devrimci kuşaga öğretmek zorundadır. Bu toplumda savaşmazsak tükeniriz. Savaşmanın yolu örgütlenmekten geçer, örgütsüz savaşmak imkansızdır. Bizim birinci görevimiz hızla,sağlam bir savaş örgütünü yaratmaktır. Bu devletle ve azgın gerici faşist odaklarla savaşabilecek, örgütü ve kadrolarını yaratmaktır.
Tayyip, avanesi ve devlet çeteleri içerde olduğundan daha fazla ve daha büyük suçları dışarda işlemektedir. İçerde halkımıza kan kustururken bundan daha büyük suçları diğer halklara karşı da işlemektedir. Dünyada en kirli ve halk düşmanı iktidarlarla, Türk egemenleri şimdiki Tayyipler gibi onlarla ortaktır. Suriye'de dökülen her damla kanın birinci dereceden suçlusu Tayyip ve Türk güvenlik aygıtlarıdır. Suriye'de kimyasal silahlarla işlenen suçlarda da Tayyip'in eli vardır. Tayyip ve suç ortaklarından bunların hesabını da partimiz ve devrimciler soracaktır. Uluslararası emperyalistlerin adına "adalet divanı" dedikleri kurumlar Tayyipleri yargılamaz, zaten en başta da onların adaletleri yoktur. Yargılayacak olsalar en başta kendi hükümetlerinden başlamak zorundalar. Dünyadaki tüm kimyasal, biyolojik, teknolojik öldürme ve soykırım silahlarını üretenler, satanlar ve halklara karşı kullananlar bu modern batılılar denilen emperyalistlerdir. Bunlardan adalet bekleyen ölü gözünden yaş bekliyordur. Ne içerde ne dışarda Tayyip ve etrafındaki sermaye ve devlet çetelerini yargılayacak bir güç yoktur. ''Yok, Tayyipler adalet divanında, uluslararası mahkemelerde yargılanacak, yok modern Türkiye Tayyiplere mahkum değildir'' vb. palavralar ne yazıkki daha çokta soldan ve sol adına dillendiriliyor. Bunların hepsi liberal, reformist, oportünistlerin uydurmaları ve kitleleri sahte umutlarla uyutmalarıdır. Tayyip ve çeteleri yıkılacaksa ancak devrimciler ve halk güçleri tarafından yıkılacaktır, yıkılacak ve er veya geç mutlaka yargılanacaktır.
Grupçuluk içimize sızmış mülkiyetçi burjuva ideolojisidir.
Bugün devrimcilerin kitlelerle daha net olarak bu düzene karşı muhalif olan kitlelerle buluşmasının önündeki en büyük engel grupçuluktur. Muhalif kitlelerle buluşmamızın, az çok etrafımıza kitle toplamanın, kitlelere güven vermenin tek yolu da grupçuluğun ve grup rekabetçiliğinin aşılmasıdır. Grupçuluğu yenmeden, grupçulukla hesaplaşmadan kitlelerle buluşamayız. Grupçuluğu yenmek için ise önce grupçuluğun ne olduğunun anlaşılması gerekir. Herkes etrafına baktığında birbirinden sekter ve sımsıkı grupçu mantığa sahip gruplarla karşılaşıyor ama kimse aynaya bakmıyor, kimse kendine bakmıyor, herkes grupçuluğu kendi dışında sanıyor. En taş gibi grup kendisi ve grupçuluk en çok kendisini boğuyor, ama farkında değil.
Başkan Mao onbir çeşit liberalizm sayar ve onbirinci çeşidini kendi kendine liberalizm olarak söyler ve bunu liberalizmin en tehlikeli biçimi olarak görür. Bunun gibi binbir çeşit grupçuluk vardır ve en tehlikelisi kendinde grupçuluktur. Grupçuluğa karşı mücadele hem çok kolay hemde çok zordur. Çok kolaydır, zaten her tarafı sarmıştır ve devrimci ortamlar grupçuluktan nefes alamaz durumdadır ve herkes grupçuluğa lanet okumaktadır. Çok zordur çünkü, grupçuluktan yakınanlar en bağnaz grupçulardır. Kendinde grupçuluğa herkes kördür.
Grupçuluk ne güç toplayabilir ne kitlelere güven verebilir, yıllarca da bu durum sabit kalmıştır. Herkes birbirinden grupçu olduğu için grupçuluk yenilemez ve yenilmedikçe güçlenir. Grupçuluk ancak kendinde yenilir, kendinde grupçuluğu yenen dışındaki grupçulukla da mücadeleye başlayabilir. Bir hastalığı kendinde yenemeyen başkasında yenmek bir yana dursun bunu etrafına da yayar. Grupçulukla mücadelede, başarının kanunu budur. Özetle grupçuluk devrimci hareketimize sızmış burjuva ideolojilerinin tümüdür, içimizdeki düzendir ve düzenle olan ideolojik mücadelemizin her boyutunda bu benmerkezcilik ve mülkiyetçilikle mücadelemiz kesintisiz sürmek zorundadır. Ve biz bir adım atarak bu illeti kendi ortamımızdan kovduk.
Gruplar halinde tarikatlaşma, bir nevi yeni tür mesihçilik, grupçu kör rekabetçilik, boş iddiacılık ve kendini tekrar tüm devrimci ortamı kasıp kavurmakta ve derin ve ince bir tasfiyeciliği hakim kılmaktadır. Biz attığımız bu küçük adımla bu büyük beladan kendimizi kurtarmak ve sonra bu burjuva mülkiyetçi ve tasfiyeci hastalığı tüm devrimci ortamdan kovmak için sonuna kadar kesintisiz ideolojik, kültürel bir savaş yürütmek zorunda olduğumuzun bilincindeyiz
Tüm militan devrimcileri özgüvenle DKP'ye çağırıyoruz
Kendimiz için küçük ama şimdiden kazanımlarıyla tarihsel bir anlam yaratan adımlarımızı, bütün militanlarımız, sempatizanlarımız, dost devrimci güçlere, işçi sınıfımız ve emekçi halkımıza bildiririz. PDKÖ (Proletaryanın Devrimci Kurtuluş Örgütü (TKKKÖ'nün ardılı) ve TDP (Türkiye Devrim Partisi) olarak bir birlik fikri taşıyorduk. Sade ve net olarak devrim fikri, devrim için mücadeleyi büyütme mantığına oturan bir birlik fikri ile yola çıktık. (Başlarken MLSPB'li yoldaşlarımızda bizimle birlikteydi ve üç ayak üzerinde yükselmeyi hedefledik. Ama birlik ufkumuzu mevcutlarla sınırlamadık. Bir dönem sonra MLSPB geri çekildi ama biz yoldaşlarımızı kendi verdikleri bilgiler doğrultusunda mücadelede yoldaşlaşmak için hala bekliyoruz.) İnandığımız doğrultuda adım attık ve sonuç aldık. İdeolojik, politik, örgütsel ve moral olarak güçlendik. Şimdi daha güçlü ve daha cüretliyiz. Bu azgın faşist düşmanla savaşabilir durumdayız, asıl önemli olan ise kitleleri bu savaşa çekebiliriz.
Birliğimiz için bir yoldaşımızın çok anlamlı değelendirmesini paylaşmak istiyorum. "TDP ve PDKÖ olarak kendimizi eritip büyük devrim tarlamıza tohum olarak ektik" Tohumlar henüz filiz halinde ama ürün hem daha gür hem daha gürbüz. Biz bu tarlayı tüm varlığımız ve gücümüzle büyütmek ve büyük devrim örgütüne dönüştürmek için son ferdimize kadar çalışacağız. Burada büyüyeceğiz, burada güçleneceğiz ve buradan bütün gücümüzle emperyalizmin ve faşizmin kalelerini döveceğiz. Bu alan bugüne gelen mücadelemizin ve tarihimizin birikimidir. Biz bu alanı varlık yokluk derecesinde önemsiyoruz. Ama asla bulunduğumuz noktayı amaçlaştırmıyor ve bununla yetinmiyoruz. Devrim mücadelesi içinde olan başka bir devrimci örgüt, parti, çevre hatta tek başına devrimci mücadeleden kopmayan tek bir devrimci bile bize daha büyük, daha güçlü proletaryanın ve ezilen emekçi yığınların davasını omuzlayabilen daha gelişkin bir alan gösteriyorsa bir an, bir saniye kaybetmeden, devrimin ve halkın çıkarları için hemen onunla birleşmeye, ona katılmaya, onun içinde erimeye hazırız. Bunu bir propoganda olarak değil, güçlü bir inanç ve özgüvenle tüm devrimci güçlere ve kamuoyuna ilan ediyoruz.
Biz büyük bir özgüvenle tüm devrimci grup ve çevrelere iki somut öneriyi birden sunuyor ve bir tartışmayı açıyoruz. Birincisi, DKP bir birlikten öte, Türkiye devriminin güçlenip ileri akacağı bir mevzi, küçük ama sağlam bir devrim mevzisi yarattığımızı söylüyoruz. Kendimizdeki grupçuluğun mezarını kazdık kendimizi bundan azat ettik ve yeni bir grup değil nitelik bir sıçrama yarattık. İkincisi ise, yukarı da nasıl cesaret ve özgüvenle bizi çağıracak daha ileri mevzilere koşmaya hazır olduğumuzu ilan ettiysek aynı cesaret ve özgüvenle dışımızdaki tüm devrimci güçleri tek tek bireyler dahil bize güç vermeye DKP'yi Türkiye ve bölge devriminin öncü gücü, enternasyonalist, halklar cephesinin öcüsü yapmaya çağırıyoruz.
Tekrarla kamuoyu önünde ilan ediyoruz. Herkesi DKP'ye çağırdığımız güç ve samimiyetle, bizi davet edecek daha ileri bir savaş mevzisine de katılmaya hazırız. Bunu bir defa yaptık tekrar yapabiliriz, yeterki bizi ve devrim davamızı büyütmeye, sıçratmaya hizmet etsin. Çok kısa zamanda binlerce devrim şehidimizin mirasından güç alan büyük devrimci savaş örgütünü yaratabilir ve düşmanın karşısına daha güçlü olarak dikilebiliriz.
Kopuş, Kavga ve Önderleşme
Biz bir kopuş sürecinden geçiyoruz ve bunu doğru olarak tüm boyutlarıyla kavramak durumundayız. Uzun yıllara yayılan düşük düzey solculuk devrimci hareketin saflarına çok güçlü ve derin burjuva düzen ilişkileri, kültürü ve yaşam alışkanlıklarını taşımıştır. Bu doğa kanunu gibidir; sen düzeni değiştiremezsen düzen seni kendine benzetir. Devrimci hareketin en büyük ve derin hastalığı düzen ilişkilerini ve değerlerini kendi içinde taşıması ve yaşatmasıdır. Daha tehlikeli olan ise bunun farkında olmaması veya bunların kanıksanır hale gelmesidir. Devrimci hareket kendi içindeki düzeni yenmeden düzene fiske bile vuramaz.
Türkiye devrimci hareketinde bürokratik, ültimatomcu, yukarıdan ve yabancılaştırıcı bir tarz hakim ve bu bizleri de ciddi olarak etkiliyor. Bu ve benzeri devrimci olmayan burjuva örgüt ve siyaset alışkanlıkları sadece tasfiyecilik doğurur. Nitekim devrimci harekette güçlü ve kaba bir tasfiyecilik ve aynı sorunlardan çok tahripkar ve tehlikeli bir iç tasfiyecilik yaşanıyor. Devrimci mücadele için örgütlere gelen genç kadrolar, buralarda örgütsel ve siyasal bürokratik dayatmalarla karşılaşarak bir, iki yıl içinde ağır bir moral çöküntüsüyle düzene dönüyorlar. Bürokratizm ve dayatmacılık kaba bir sekterlik olarak asıl tehlikeli boyutta kitlelere karşı kulanılıyor en tehlikeli ve ihanet boyutundaki hastalık budur. Büyük bedellere rağmen devrimci hareketin halk yığınları içinde kök salamamasının, tersine yaşanan ağır tecritin asıl nedeni sekterliktir. Sekterler bastıkları yerde ot bitirmez etrafı kuruturlar. İçimizde dışımızda gördüğümüz her alanda ve sekterliğin her biçimini ezmek için elimizden gelen tüm çabayı göstermek, sekterizme karşı her cephede savaş açmak en büyük görevimizdir.
Devrim mücadelesinin ve örgütlülüğün olmazsa olmazı mücadeledir. Mücadele olmadan ve bedeller ödenmeden hiçbir büyük dava kazanılamaz ve kazanılmamıştır. Denize girmeden yüzme öğrenilmediği nasıl bir gerçeklikse kavgaya girmeden büyüme ve güçlenme gerçekleşemez.
Nasıl bir kurtlar arenasının bizi beklediğinin bilincindeyiz. Hazırlıklarımızı tamamlıyoruz. Örgütlenme, eğitim, kadrolaşma, kitlelere uzanma, düşmanın karşısına dikilerek dövüşmeye cesaret etmek... Tuzaklar, ihanetler,pusular, kalleşlikler, çatışmalar, hapishaneler ve ölümler bizi bekliyor. Bu zor ve büyük kavgaya yüksek ve güçlü bir örgüt bilinci yaratamadan girersek kaybederiz. Bütün badirelere ve beklenmedik darbelere hazır ve bunları karşılayabilecek bir örgütlenme yaratamazsak bir dönem sonra kayıplar başlar ve devrim savaşında kayıplar kaçınılmazdır. Güçlü bir örgütümüz, kuvvetli bir örgütllük bilincimiz ve sımsıkı savaşçı yoldaşlık bilinciyle kenetlenmiş kadrolarımız varsa her kayıp bizi ve devrim davamızı daha da güçlendirir. Düşman bizden bir koparırsa halktan beş misli yeni savaşçı saflarımızı doldurmak için örgütümüze akar. Doğru yerde, doğru ve devrimci bir tarzda durmayı ve vurmayı bilen bir örgütü yaratmışsak, düşmanın her saldırısı bizi büyüten bir kaldıraca dönüşür.
Çok sert bir savaş alanına, fırtına, rüzgar, ateş ve beklenmedik saldırılar ve tehlikelerle dolu bir sahaya giriyoruz. Çok tehlikeli bir denizde oldukça derme çatma bir gemiyle yola çıkıyoruz. Burada bütün bireysellikler ölümle eş anlamdadır. Çok dikkatli, titiz, kollektif bir uyum ve sorumlulukta olmazsak bu gemi bu tehlikeli yolculuğu taşıyamaz. Buradaki en küçük bir sorumsuzluğun ve disiplinsizliğin tüm yoldaşlar topluluğunun hayatını ve davamızın geleceğini tehlikeye attığını bilmek durumundayız.
Türkiye, Kürdistan ve bölge gerçekliğimiz biz devrimcileri zorlu bir mücadeleye davet ediyor. Bu bölgede sosyalizm için savaşa yarım yamalak örgütlülüklerle ve yarım kadrolarla çıkılamaz. Bu coğrafyalarda reformist, gevşek, iradesiz örgütlenme ve kadrolarla yol alınamaz, yola bile çıkılamaz. Bize bu kanlı faşist sürülerle baş edebilecek ve onları ezecek bir militanlar ordusu ve komutanları gerekiyor.
Bize sağlam ve giderek daha güçlenen yeni türde bir sosyalist örgüt gerekiyor. Önüne çok büyük pratikler, çok ciddi ataklar, büyük görevler koyan ve tüm yapımızı ve birikimimizi sıcak bir savaşa hazılayıp,kitlelerle bütünleştirebilen bir örgüt gerekiyor. Hızla merkezileşen, savaş içinde merkezden tabana her alanda komiteleşen, komitelerini kitleler içinde derinleştirip büyüten, kitleleri mücadeleye katan, savaşçı kadrolarını geliştirerek örgütleyen, savaş gücünü yükselterek Türkiye siyasal ortamında ve toplumun nezdinde öncü bir güç olarak kendini görünür kılan bir düzey kazanmak gerekiyor.
"Devrim, şüphesiz en otoriter şeydir."
Düşmanımızı tanımak için yaptıklarına yakından bakmak son derece öğreticidir. Mustafa Suphilerin katlinden bu güne büyük bölümünü yaşayarak öğrendik. Bizden önce yaşanan techir ve soykırım boyutlarındaki suçlar insanlık tarihinin kara lekeleri olarak duruyor. Son kırk elli yılda yaşadıklarımız ise yeterince korkutucudur. Yakın zamana kadar terör ve katliamlar daha çok örgütlü ve direnen kesimlere ve en fazla onların çevrelerine karşı uygulanıyordu. Bugün herkes hedeftir ve can güvenliğinden yoksundur. Sıradan bir gösteri bombalarla kana bulanıyor, yüzbinlik şehirler tank ve top atışlarıyla yaşayanların başlarına yıkılıyor. Geçmiş korkutucuydu, yaşadıklarımız kan dondudurucudur ve gelecekte, süregiden durumda daha iyi günler beklemiyor bizi. Buna rağmen devrimci hareketimiz içinde liberal, reformcu beklentiler hiç eksik olmadı. Aksine sistemin ve devletin ezme ve terör yöntemleri azgınlaştığında refomcu, oportünist çevreler, liberal demokratik hayalleri daha fazla pompaladılar ve bugünde aynı uğursuz rollerine devam ediyorlar.
Nasıl bir düşmanla savaştığımızı daha iyi anlamak için Kürt mücadelesine bakmamız yeter. Kürt devrimci hareketi gelinen aşamada bütün taleplerini en asgari sınırlara çekmiş, mevcut sistem içinde rahatlıkla karşılanabilecek demokratik haklarını istemekle yetiniyor. Mevcut devletin sınırları içinde ve devlet iktidarına dokunmadan, Kürt halkının yaşadığı bölgelerde özerklik, yönetimlere katılma hakkı istiyor. Kürt halkının otuz yıllık süreçte kan revan içinde, onbinlerce insanınını kaybetmesine rağmen, kitlesel olarak iradesini defalarca açık olarak ortaya sermesine rağmen bu sistem bu sınırlı talepleri bile kabul etmek bir yana, toplu katliam hazırlığı yapıyor.
Türkiye'de sosyalizmi kurmak iddiasındaki örgüt ve partiler ne istiyorlar? Kürtler bu kadar mücadele ve ödedikleri bedellere rağmen sadece belirli bölgelerde yönetime katılım istiyor. Farkında veya değiller sosyalizm iddiasındaki örgüt ve partiler ise yönetime katılım, belirli bir bölgede iktidar değil, iktidarın tümünü istiyor. Kimden istiyor, Kürtleri katleden sistemden ve devletten. Hepsinin programında, mevcut semaye devletinin yıkılması ve halkın demokratik iktidarının kurulması yani iktidarın halka geçmesi, 'devrim' hedefleniyor. Ve devrim diyenlerin çoğunun ellerinde tırnak çakısı bile yok ve inatla tüm devrimci mücadele yöntemlerini reddediyorlar. Kürtlere bütün yaşananlara rağmen, kısmi ortaklık bile vermeyen bu sermaye devletinin bu kesimlere bütün iktidarı nasıl vereceğini veya kendilerinin mevcut koşullarda bu işi nasıl gerçekleştireceklerini çok merak ediyoruz. Bizlerin bilmediği ve anlamadığı, dünyada bilinmeyen yeni tür bir sihirli iktidar alma formülü bulmadılarsa, mevcut gerçekler karşısında sürdürdükleri ve hala milim sapmadan sürdürmeye devam ettikleri mücadelenin başarısına kendilerini nasıl inandırıyorlar?
Mevcut devrimci çevrelere ve onların etrafında toplanan devrimcilere bütün iyi niyetimizle soruyoruz, devrim iddianız Marksizmdeki devrim iddiası ise yani siyasal iktidarın fethi, egemen sınıfın zora dayalı diktatörlüğünü yıkmak anlamında devrimden söz edenler; Şiddet ve şiddetin en acımasız biçimlerinin hem kendilerine yönelmesini kabul etmiş hem de kendilerine yönelen şiddeti etkisiz bırakacak daha büyük bir şiddeti karşı tarafa kullanacaklarını ilan etmiş olurlar. Engels “Devrim, nüfusun bir kesiminin, diğer kesime karşı top, tüfek ve süngü kullanarak, kendi iradesini kabul ettirmesidir.” diyor. Malesef aradan geçen yüzelliden fazla yıl bu sözü onlarca kez doğrulamıştır ve tersi parlamenter rüyalar ve reformcu tüm dönüşüm beklentileri ile ağır ve kanlı hüsranlarla sonuçlanmıştır.
Programımız halkımıza onur sözümüzdür
Artık gelişkin bir program ve tüzüğe sahibiz. Aynı zamanda yön gösterici karar tasarılarımız var. Bunları günlerce tartışıp en özgür ortamlarda kendimiz ürettik. Bundan sonra bu iddialarımızın yaşamda karşılığını yaratmak kalıyor. Program, karar tasarıları ve tüm bildirge ve çağrılarımız bizim başta proletarya olmak üzere emekçi halkımıza verdiğimiz onur sözümüzdür. Tüm bildirge ve çağrılarımızda verdiğimiz sözleri yerine getirmek, sözlerimize kan ve can katmak zorundayız yoksa sahtekarlardan hiçbir farkımız kalmaz. Her bildirimiz, her çağrımız her sözümüz bizim için bir yasa gibidir. Bir bildirimiz, bir gazetemiz, bir ilanımız iş olsun diye yapılmış bir şey değil savaş çağrılarımızdır. Bunlar dahil sıradan her eylemimiz, her toplantımız, her platformumuz bu düzene karşı savaş araç ve alanlarımızdır. Her bir komitemiz, her bir toplantımız halkımızın kurtuluş umuduna hizmet eden, emperyalizme ve faşizme karşı savaş mevzilerimizdir.
Bizler geçek devrimci bir faaliyet içindeysek tek bir saniyemiz boşa geçemez, tek bir mermimiz boşa harcanamaz. Bir toplantı yapıyorsak, bir semt birimi kuruyorsak, bunlar ya gerçek bir devrim mevzisidir ya da sıradan iş olsun diye yapılan toplantılardır. Ve bunu yapanlar devrimci faaliyet değil sıradan solculuk yapan kendini bilmez oyun oynayanlar topluluğudur. İkisi arasındaki fark bize bağlıdır, araçlar onları kullananların ideolojilerine ve kadrolarına göre biçim alırlar. Buna halk dilinde; "At binicisine göre kişner " derler ve çok doğrudur.
Bizim her savaşçımız, bulunduğu yerdeki her komünar, katıldığı her ortama bilinç ve ışık taşır, mücadele ve savaş azmini güçlendirir, düşmanı korkutur, halka umut taşır, bu düzeyi kendisine düstur edinir, kendini buna göre ölçer, daha gerisini kabul etmez, geri düştüğünü hissederse çabalar, çırpınır, komünar düzeyini yakalar hatta bir adım ileri atarak yeni çıtayı kendisi çizer.
Nasıl her komünar bulunduğu her ortama bilinç ve ışık taşıyorsa komünarların her aracı, her organı her eylem ve örgütleri aynı rolü oynamak durumundadır. Bir yerde komünarlar partisinin bir komitesini kuruyorsak orada düşmanla bir savaş mevzisi açmışız demektir, daha gerisi kabul edilemez bu örgütlülük içinde sıradan solculuk yaşatılamaz. Hiç bir yerde iş olsun diye herhangi bir komite kurmayız, komite ve örgüt kurduğumuz her yeri sınıfımız için fethetmek ve halkın mevzisine dönüştürmek için komiteleşir, örgütleniriz. Kurduğumuz komite de komitenin toplantısı da, bizim için hayati derecede ciddiyet isteyen bir görevdir. Hiç bir komite toplantımız sıradan işlerin konuşulduğu, usulden toplantılar olamaz. Her birimimiz, her toplantımız, bir organ, bir araç, bir mücadele alanı ve gücüdür. Her toplantımız bu kirli düzenle bu zorba katiller sürüsüyle savaş aracı ve savaş gücümüzdür. Yaptığımız her birim, komite, alan toplantısı bu biliç ve bu kararlılıkla yapılmalıdır. Yoksa, onlarca, yüzlerce komite kurulsun, toplantılar yapılsın, on binlece, yüzbinlerce bildiri dağıtılsın, bu düzeni adım adım geriletmiyor, halk yığınlarını kavgamıza katamıyorsa hiçbir anlamı olmaz. Sadece bu katiller sürüsü, faşist güçlerin antreman yaptığı oyuncaklar oluruz.
Her komünar bu bilinci kazanmak zorundadır ama bununla yetinemez. Etrafındaki kadro adayları ve devrimci sempatizanları aynı bilinçle donatmak ve giderek kitleleri örgütleyerek bu düzeye yükseltmek zorundadır.Büyük-küçük tüm faaliyetlerimizde ya biz kazanıyoruz, halkımıza ve sınıfımıza küçük küçük güç ve olanak yaratıyor, halkın savaş mevzilerini güçlendiriyor veya boşuna taban tepiyoruz, iki kişiyi bir araya getiremiyor, örgütleyip mücadeleye katamıyoruzdur. Devrimcilik adına boşa taban tepmek, sonuçsuz çabalar büyük günahtır. Aslında boşuna çalışılmış da olmaz, halkın ve mücadelemizin kazanmadığı her an faşizm ve gericilik, halk düşmanları kazanıyordur.
AKP IŞİD'dir. Onları 70'lerden beri tanıyoruz
Devrimciler bu devletle mücadeleye yeni başlamıyor. Tarihimize baktığımızda yukarda söylenenlerden daha fazlasını buluruz. Türkiye devrimcileri ya devrim lafı etmemeli ya da devrim dediklerinde tüm bu şiddet mekanizmalarını ve geleneği karşısına alacak ve burjuvazinin acımasız beyaz terörüyle başa çıkacak biçimde hazırlanmalıdır. Türkiye’de yükselteceğimiz devrimci mücadelenin nasıl bir şiddetle, şiddetin bütün biçimleriyle karşılaşacağı 70'li ve 80'li yıllarda yaşadıklarımızla sabittir.70'li yıllar, sınıfsal, ulusal, mezhepsel, siyasi ve kültürel ne türden çelişki varsa tümünün alabildiğine şiddetli biçimde ortaya koyduğu, toplumun tüm kesimlerinin bu çelişkiler etrafında saflaşıp Türkiye sathında kıran kırana savaşa tutuştuğu yıllardır.
70'li, 80'li, 90'lı yıllar esas olarak devletin saldırdığı bizim savunmada olduğumuz koşullarda yaşananlardır. Saldırıya kalkan bir devrimin nelerle karşılaşacağını Kürdistan devriminin deneylerinden biliyoruz. Savunma durumunda olduğumuz halde, bu yılar Türkiye’nin çelişkilerinin barındırdığı şiddeti ve bu şiddetin hangi boyutlara ulaşacağını ve ne tür biçimler alacağını ortaya koymuştur: Bombalamalar, sabotajlar, provakasyonlar, suikastler, şehirlerin yakılıp yıkılması ve kitle katliamları, silahlı silahsız kitlesel gösteriler, büyük şehirlerin tüm varoşlarını saran uzun süreli mahalle çatışmaları, genel grev, direniş, işgal, ayaklanma denemeleri, barikat savaşları, şehir ve kırda gerilla savaşları... Türkiye’de bir iç savaşın yaşanabilecek tüm biçimleri olanca zenginliğiyle yaşanmıştır ve önümüzdeki dönemde çok daha şiddetli ve daha büyük boyutlarda yaşanacağı bugün yaşadıklarımızdan açıktır.
Türkiye devrimi bütün toplum kesimlerinin kendi hak ve çıkarları için, egemen devlet gücüyle ve şiddetiyle her adımda karşı karşıya gelecek, ancak bu şiddete karşı direnebilirse ve ona kendi koşullarını dayatabilirse kalıcı mevziler elde edebilecek ve kazanımlarını koruyabilecektir. Devlet şiddetine direnerek ve onu adım adım geriletmeden, devletin verdiği haklarla yetinip, onunla kapışmayı göze almadan kazınılan tüm mevziler çok çabuk kaybedilmiştir. Kitlelerin her adımda devletle karşı karşıya gelerek, her karşılaşmada eski gücünü korurken yeni güçler kazanarak, bu güçleri adım adım devrim için organize etmek ve devrime hazırlamak, baştan sona şiddetle örülü uzun bir mücadele sürecinden geçmek zorundadır.
Bir dönemler, bugün devamcısı olduğumuz örgütler onbinleri, yüzbinleri hatta milyonluk kitleleri etkiliyordu ve hepsi birbirinden daha fazla Marksist-Leninist olduğunun ve bu devleti bir devrimle yıkmak iddiasındaydı. Hepsi bugünle kıyaslanmayacak 12 Eylül terörüyle tasfiye edildiler. Bugün çoğunluğu daralmış, küçük yasal partiler durumundalar. Bugünkü IŞİD'le bütünleşmiş AKP faşizmine karşı mücadele, çok daha boyutlanmış, sınırların dışına taşmıştır ve bu durumun içerdeki tüm çelişki ve çatışmaları çok daha şiddetlendirdiği kesindir.
AKP üzerinden devletin Kürt halkına karşı yürüttüğü iç savaş bölgede kıran kırana yaşanan ve gittikçe boyutları ve alanı kontrolsüz büyüyen emperyalist gerici savaşın direk devamı ve yansıması olarak anlaşılmalıdır. Bizzat AKP'nin sözcüleri Musul ve Suriye'deki manevralarını Diyarbakır, Cizre , Nusaybin hattının ön cephede savunması olarak ilan ediyorlar. Türkiye halkına da şehirlerin kuşatmasını dış savaşın karşılanması olarak ilan ediyorlar. Zaten dönemin eskiye göre daha öne çıkan gerçeği iç ve dış savaşların içiçe geçmesidir. Bir kural düzenliliğine benzer biçimde bölgedeki tüm dış yani devletler arası veya emperyalist işgale karşı savaşlar Irak, Suriye, Libya örneklerinde aynı zamanda iç savaşlar olarak yaşanmıştır. Bugün Türkiye’nin batısında gidişat kıran kırana bir iç savaş yönündedir. İç savaşlar kişilere veya örgütlere bağlı istek ve iradeyle başlamaz ama olgunlaşmış bir iç savaşı da hiçbir güç engelleyemez. Sıradan vatandaşın iç savaştan korkması, hayıflanması, engellemeyi düşünmesi normaldir. Ama iç savaşı engellemeyi düşünen bir devrimci tam bir gafildir. Devrimcilerin görevi iç savaşı engellemek için çalışmak değildir, bu zaten mümkün de değildir. Devrimcilerin görevi acil olarak kaçınılmaz olan iç savaşa hazırlanmak ve devrimle çıkmaya çalışmaktır.
1970'li yıllarda MHP eliyle yürüttüğü iç savaşı devlet bugün AKP eliyle yürütmektedir. AKP ve devlet bütün kontra güçlerini halkın ve devrimcilerin üzerine sürmüştür. Birbirleriyle kıyasıya rekabet içinde olan MHP faşistleri, AKP’nin IŞİD, Nusar vb. ittifaklarla devşirdiği dinci kontraları, Kürt Hizbullah’ı, ulusalcı faşizan kesimleri domuz topu misali birleşmiştir. AKP ve devlet iç savaşı her zaman kazanacağı din, mezhep, kültür, kimlik ve etnik ayrılıklar üzerinden derinleştiriyor. Böylece hem tüm kontracı, faşist, gerici güçleri birleştiriyor hem de halk muhalefetini bölüyor.
Bu temellerde derinleşecek bir iç savaşta halk güçlerinin kaybedeceği, egemenlerin galip çıkacağı kesindir. Türkiye devrimcileri ellerindeki bütün güç ve olanakları birleştirerek bu savaşta inisiyatif almak zorundadır. Devrimciler iç savaşa bütün olanaklarıyla kendilerini ve halkı hazırlarken aynı zamanda ideolojik ve politik mücadeleyle bunu sınıf savaşı eksenine doğru çevirmek zorundadır. Günümüzün bütün sorunlarını geride bırakan temel ve acil devrimci görev budur.
Bugünün 1970'lerden en önemli farkı, Kürt ulusal mücadelesinin belirleyici olmasıdır. Devlet, Türkiye’deki tüm çatışmalar ve direnişlerde PKK’yi hedefe koyarak gericiliği ve şövenizmi ayaklandırıp batıdaki mücadelenin kitleselleşmesini engelliyor ve bunda da oldukça başarılı oluyor. Önümüzdeki dönemde bunu kitlesel katliamları yükseltmekten çekinmeyeceği, bugün atmış olduğu adımlarda görülebilir. Bu durumu aşmanın tek yolu TDH’ nin iç savaşta insiyatif alarak öne çıkmasıdır.
Herşey AKP-IŞİD Faşizmini ezmek için
Erdoğan'a teslim olan bu sistem halklarımızla arasındaki pamuk ipliğine dönüşmüş son bağlarıda koparmıştır. Artık bu düzenle ve bu düzene güvenerek hiçbir muhalifin, aydının, devrimcinin can güvenliği kalmamıştır. Yüzyıllık "Cumhuriyetin kazanımları" "Türk demokratik parlamenter sistemi" gerici, faşist, azgın bir halk düşmanları çetesinin ayakları altındadır. "Türk parlamenter demokrasisi" denilen bu düzen ve devletin tüm kurumları IŞİD katillerinin deposu durumundadır.
Bu düzenin ideolojileri kendini tüketmiştir. Kemalizm, milliyetçilik, islamcılık hepsi iflas etmenin ötesinde halka karşı savaşın hizmetindedir. Bu düzene kala kala IŞİD ideolojisi ve katliamcılığı kalmıştır, başka türlü ayakta kalması mümkün değildir. Erdoğan etrafında kenetlenen düzen ve devlet güçleri başka türlü varlığını sürdüremiyor, bizi yıkın yoksa Türkiye'yi Irak'tan, Suriye'den beter edeceğiz diye haykırıyorlar.
AKP ve sistem çoktan savaş düzenine geçmiştir. Otuz yıldan uzun bir zamandır düşük düzeyde siyaset yapan Türkiye solu düzenin bu savaş siyasetini, tanklar, toplar bombalarla üstüne geldiği halde anlamıyor daha doğrusu anlamak istemiyor. Savaşmak istemeyenler savaşı anlayamazlar. Savaşı ve savaşla düzen arasındaki ilişkiyi kavrayamayanlar bunu en fazla Erdoğan'ın deliliği olarak anlamak istiyorlar. Savaşı ve düşmanı anlamayanlar, kendi görevlerini hiç anlayamazlar ve kendi kendilerini gereksiz hale getirirler. Türkiye'de ki sol siyasetlerin büyük çoğunluğunun durumu budur.
Devrimcilik bir tarafa normal demokratik muhalifler bile zamanı gelince kanlı diktatörlere ve faşizme karşı silaha sarılarak direnmiştir. Dünya tarihi bunun yüzlerce örneğiyle doludur, Türk ve Kürt halklarıda silah elde faşizme karşı direnmiştir. AKP-IŞİD faşizmine silahlı direnmek hem her anlamda meşru hem zorunluluktur. Türkiye devrimci hareketi hala doğru dürüst savaş sözcüğünü bile kullanmaktan, ağzına almaktan korkuyor.
DKP tereddütsüz olarak AKP-IŞİD faşizminin savaş ilanına karşı silahlı direniş siyasetini benimsemiş ve bunu ilan etmiş, halkımızı bu katiller sürüsüne karşı silahlanmaya ve silahlı savaşımıza destek vermeye çağırmaktadır. Partimiz derinleşen iç savaşa ve şiddetlenen politik sürece kitleleri hazırlamak için çalışacaktır. Militanlarımız, işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerini örgütlediğimiz bütün alanlarda, silahlanmaya teşvik etmek, AKP ve IŞİD katillerine karşı savaşa hazırlamakla görevlidir.
Türkiye'de gerici ve faşist güçler yıllardır silahlı ve halen silahlanmaktadır ve silahlarının namluları halkın ve devrimcilerin üzerine çevrilidir. Resmi, gayri resmi örgütlü kontra güçlerin ötesinde gerici ve faşist kitleler milyonlar olarak silahlıdır. Türkiye'de resmi olarak on milyon kişide ruhsatlı silah bulunmaktadır. Bunların ezici çoğunluğu kanımıza ekmek doğramak için çırpınan linçci kalabalıklardır. Kurbanlık koyunlar gibi boğazlarının kesilmesini istemeyen tüm hedeftekiler; Kürtler, Aleviler, laik yaşamı benimseyenler, ilerici aydınlar, demokrat CHP'liler ve tüm muhalif devrimci güçler ruhsatlı, ruhsatsız silahlanmak ve kendilerini savunmak için vakit geç olmadan tedbir almak zorundadır. Partimizin tüm güçleri bu mücadele ve hazırlıklarda halkımızın yanında olacaktır.
DKP'nin militanları genel halkın silahlanmasını teşvik edip desteklerken adım adım bu süreci, örgütlü bir halk savunma gücüne dönüştürme perspektifiyle hareket etmelidir. Halkı örgütlerken aynı zamanda kendi silahlanmasını ve silahlı mücadele gücünü ustalaştırarak, profesyonel bir düzey yakalamak zorundadır.Örgütsel faaliyetlerini mahalle, okul ve fabrikalarda halkın savunma gücüne önderlik edecek hazırlıkları tamamlayarak, bulunduğu tüm alan ve birimlerde savunma gurupları oluşturmalıdır.
Kitleleri örgütlü savunma gücüne dönüştürmek basit ve sıradan bir iş değil, karmaşık ve içiçe geçmiş birçok tarzı ve aracı birlikte ve uyum içinde kullanmayı gerektirir. Bunun propoganda ve ajitasyonu önemle planlanıp doğru ve etkili biçimde yapılmalı ve ciddi bir eğitim olarak ele alınmalıdır. Donanım ve tüm hazırlıkları örgütlü ve titiz bir tarzda yürütülmelidir. Bu görevler hem kitlelerin aynı zamanda kadro, sempatizan ve tüm örgütlü yapımızın hazırlık ve eğitim süreci olarak itinayla ve mekezi bir planlamayla yürütülmelidir. Bu sürecin burada öngöremediğimiz hangi zorluk ve sorunları karşımıza çıkaracağı konusunda daha fazla yoğunlaşıp, çıkacak tüm zorluklara önceden hazırlıklı olarak, adım adım pratikte doğru bir çizgi ve örgütlülüğü yaratmalıyız.
Faşizme karşı savaş çok yönlü olarak ele alınmak zorundadır. Bu mücadeleye çok yaratıcı yaklaşmalıyız, teorik, ideolojik, politik olduğu gibi pratik ve teknik yönleriyle bu savaşı bilince çıkarmalıyız. İdeolojik olarak bu savaştan hiçbir türlü kaçınamıyacağımızı yakın çevremiz başta olmak üzere bütün tereddütlü unsurlara kavratmak zorundayız. Faşizme karşı silahlı direniş tek düze düşünülmemeli, birçok boyutlu ve değişik mücadele araç ve yöntemleri kulanılmalıdır ama bütün bu sürecin temel mücadele yöntemi silahlı direniş olacaktır. Dönem açısından, "herşey AKP-IŞİD faşizmine karşı savaş için", "herşey AKP-IŞİD faşizmini ezmek için", "herşey bu savaşı geliştirmek için" sloganları esas kabul edilmelidir.
Ok yaydan fırlamıştır
Yoldaşlar biz içimizde ve dışımızdaki ufuksuz, sıradan, ortayolcu eğilimleri şiddetle eleştirdik, eleştirmekle kalmadık, 'kopuşu' gerçekleştirdik. Bunu pratik devrimci ataklıkla birleştirerek bir adım ileri fırladık, kollektif olarak militan bir tarza yaklaştık. Bizzat bu adımlarla kendimizi hiçbir biçimde tereddütlü, karasız, inançsız unsurlarla bir arada tutamayız. Bilhassa savaş hattına çıkarken bütün benzeri kararsızlıklar çok tehlikelidir. Biz artık çıktığımız yolda acaba sorusuna bile tahammül edemeyiz. Zira ok yaydan çıkmıştır. Ayrıca biz yayı erken bırakmadık tersine bir durum var ve bu durumu ancak beyinleri uyuşmuş, burjuva demokrasisine iman etmiş oportünistler kavrayamaz. İleri hamle yapmıyoruz. Bir çığ gibi üzerimize tank, top, bomba, silah ve dev devlet güçleriyle gelen azgın faşist saldırganlığa geç kalmış olarak tavır almaya, yerlerde sürünür halimizden ayağa kalkmaya, ayağa dikilip karşı koymak ve savaşmak için, az çok bir savaş gücü olmak için çırpınıyoruz. Yerlerde sürünenler kimseyi ayakta görmeye tahammül etmezler ve her yandan her türlü yerlerde sürünen oportünistler bizi paçalarımızdan tutarak diz üstü çökmeye, yere yatmaya zorluyorlar ve biz adım attıkça daha çok paçalarımıza yapışacaklar, tekmelemekte bir an dahi tereddüt etmeyeceğiz.
Tarihin bu döneminde ve içinden geçtiğimiz bu durakta, Türkiye toplumu çürütülmüş ve sindirilmiş olabilir. İşsizlik, yoksulluk, baskılar, azgın devlet terörü, acımasız burjuva sömürüsü ve propogandası kitleleri zehirle uyuşturmuş olabilir. Kitleler kanı akmış mecali tükenmiş, canlı cenazeler gibi yerlerde sürünebilir, tüm ezilenler ve tüm muhalif kesimler, devler terörü ve katliamlar karşısında çaresiz, çıkışsız, korku ve endişe içinde, sinmiş olabilir. Bütün bunlar devrimcilerinde aynı umutsuzluk içine düşmesini gerektirmez tersine tamda bu günler ve dönemler devrimciliğin ve devrimcilerin zamanıdır
Tarih, toplum, insanlık, sınıfımız, ideolojimiz, bilincimiz, ahlakımız, halka sözümüz asla diz çökmeden, bir milim bile gerilemeden bu tarihin daha önce görmediği, zaman dışı, korku filimlerine taş çıkartan caniliklerin uygulayıcısı bu katiller sürüsüne karşı savaşmamızı emrediyor. Savaşacağız, emperyalizmin yaratığı AKP-IŞİD çetelerini ezeceğiz.
Haklı olan biziz korkacak olan düşmandır
Kan ve ateş içindeki Türkiye'de savaş meydanına çıkıyoruz. Halkımıza ilan ediyoruz; bu katiller ve hırsızlar saltanatını yıkmak için savaş meydanlarına çıkıyoruz. Korkumuz yok, haklı olan biziz korkacak olan düşmandır. Korkacak olan tarihte, zamana, insanlığa ters olan, ömrü tükenen gerici, faşist hırsızlar saltanatıdır. Büyük bir cesaret ve inançla halk düşmanlarının üzerine yürüyoruz. Türkiye ve bölge halklarının da düşmanı olan AKP-IŞİD faşizminin yıkılması, komşu kardeş halklara olan borcumuzdur. Böylesine büyük ve onurlu bir göreve soyunanlar olarak büyük bir heyecan duyuyoruz, bölge gericiliğinin en güçlü kalesini yıkarak tüm bölge emekçilerine ve halklarına borcumuzu ödeyeceğiz. AKP-IŞİD faşizminin, Kürt halkımıza uyguladıkları zulüm Siyonist İsrail'in Filistin halkına yaşattığı zulme yaklaşmış bazı uygulamaları, onları geride bırakmıştır. Deniz bu günleri görmüş gibi idam sehpasını tekmelemeden önceki son sözleri, Türk ve Kürt halkının mücadele birliği olmuştur. İbrahim, Diyarbakır zindanlarındaki işkencelere ve işkencecilere karşı aylarca direnirken de bu günleri görmüş gibidir. Deniz ve İbrahim yoldaşlarımıza söz olsun ki halklarımızın bu büyük mücadele birliğini mutlaka kuracağız.
Mahir, bu halklar adına silahını ABD'ye ve İsrail'e doğrultmuştur. İsrail ve ABD'ye silah doğrulttuğu için NATO'cu Türk subaylarınca Kızıldere'de alnından vurulmuştur. Mahir'le birlikte Kızıldere'de katledilen on yoldaşımızı öldürmekle yetinmediler, cesetlerini paramparça ettiler. Niçin? Bu devlet ABD ve İsrail adına intikam almıştır.
Gerici, faşist halk düşmanlarına hatırlatırız, bugün halklarımızdan gaspettikleriniz gözünüzü karartmasın, herkesi ezdik, herşey bizim sanabilirsiniz, hiç hayale kapılmayın. Türkiye devrimciliğinin kökleri bu topraklarda bu toprakların çok derinlerine kök salmıştır, onları yok etmeye gücünüz yetmez. Hak ve adalet davasını yenecek hiçbir ordu, silah, güç yoktur. Bizi son ferdimize kadar kırsanızda yeniden doğarız köklerimizden. Bu tarihin her döneminde ve bu toprakların her karışında izlerimiz var. Hiçbir halk türküsü, hiçbir masal zalimi, zorbayı, faşistleri anlatmaz. Halkların ve emekçilerin türküleri bizi söyler, masalları bizi anlatır, şiirlerde biz varız. Türkiye ve Kürdistan'ın bütün dağlarında, şehirlerinde, köylerinde, büyük şehirlerin mahalle ve sokaklarında izlerimiz duruyor. Kimse, hiçbir güç ne yaparsa, hangi yöntemi, yalanı, hileyi kullanırsa kullansın, bu topraklardan ve bu tarihten devrimcilerin izlerini silemez..
Bu topraklardan, zulüm ve zorbalık hiç eksik olmadı. Hala daha azgınlaşarak ve büyüyerek devam ediyor ama kalleşliklerin ve namertliğin yanı başında yiğitlik ve mertlik de hep varoldu. Sonuna kadar kırsalarda, biz hiç diz çökmedik ve bayrağımızı hiç yere düşürmedik. Bu topraklarda eşitlik ve özgürlük uğruna binler can verdi, bir çoğunun adını dahi bilmiyoruz. Hiçbirinin banka hesapları veya taşınır taşınmaz herhangi mülkü olmadı. Çoğunun mezar taşı bile yok ama geleceğe onlar kalacaktır.


AKP-IŞİD FAŞİZMİNİ EZECEĞİZ!
YAŞASIN DEVRİM YAŞASIN SOSYALİZM!
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
komüniter Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 27.Ocak.2016, 00:12   #10
 
Komüncü - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Komüncü
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 30.Ağustos.2013
Üye No: 47440
Mesajlar: 1,334
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 3,704
859 Mesajına 2,301 Teşekkür Aldı
Standart

Dilerim DKP bir savaş başlatırda bizde katılırız
Bunu yapabilmesi için TDH inin genelinde bulunan hatalardan kendini arındırması lazım. En başta militan komün neymiş bunu mapusta değil, örgütünde görmesi lazım
Eksik insanlara sorumluluk vermemek lazım
Savaşmadığında ve savaşıcak potansiyeli bulunanları savaştırmadığında, savaşmayan militandandan habire bir şeyler beklenmemeli.
Eğer bir militana sigarayı nasıl içeceğini ve temel ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağını düşündürtüyorsanız ordan hiç bir şey olmaz. Bunları düşünen bir insan savaşamaz.
Savaş örgütünün bel kemiğini mülksüzler oluşturur. Çünkü onların kaybedeceği bir şey yok. Ölmeyi ve öldürmeyi çabuk kabullenir. Zaten hayatı boyunca bir hiç gibi yaşamış olduğundan mülksüzlere üniforma giydirip omzuna tüfek asılırsa onlardan iyisi bulunmaz. Çünkü hem kendisini hiç olarak yaşatan düzene karşı savaşmış olacak, hemde savaşırken hiç olmadığını hissedicek.
Özgürlük temelindeki mücadelelere bütün ötelenmişleri katmak gerekir.
İnşallah bu savaşı başlatabilirsiniz...
______________________________________________________
BİLMEZ İNSAN KADRİNİ ALEMDE İNSAN OLMAYAN.
Komüncü isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Komüncü Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 8 Kisi:
Alt 30.Ocak.2016, 01:28   #11
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

DEVRİMCİ KOMÜNARLAR PARTİSİ programı üzerine


Temel Görüşlere ve Temel İtirazlara Dair Argümanlar

* Yeryüzündeki ilk mücadele edenden bu güne dek tüm mücadelenin MİRAS kabul edilmesi.

* İnsanlığın komünal gelenekleri ve onun takipçisi olmak.

* Komünist dünya toplumuna ulaşmak için savaş.

* Emperyalizmin bir iç olgu olarak, dünya halklarının baş düşmanı olması.

* Emek Sermaye Çelişkisi, tüm dünya halklarını kapsamış ve çelişki ekseninde tüm dünya iç içe geçmiştir.

* Dünya Devrimine yüz çevirmek, çöküşe geçmek demektir.

* İdeo-Politik yönelim yerel ve evrensel düzeyde, geçmiş darlığı ve onun yorumunu aşmalıdır.

* Geniş İktidar Boşlukları ortamında, mücadelede Birlik ve Ortaklık üzerinden Bölge Devrim Cephesi mümkündür.

* Türkiyede Demokrasi de Faşizmin Yıkılması da devrim sorunudur.

* Türkiye'de burjuva demokratik devrim tamamlanmamıştır.

* Demokratik Halk Devrimi.

* Halkların Sosyalizmde birliği.

* Silahlı Mücadele Esastır.

* Dünya Kadınları, Dünya Devriminin doğal öznesidir.

* Ekoloji devrimcidir.
______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03.Şubat.2016, 16:44   #12
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Standart

Resmi Facebook sayfası ve Twitter hesabından paylaşımlara başlamış.
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03.Şubat.2016, 16:49   #13
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post

Twitter'dan ve Facebook'tan yaptıkları açıklama (DKP Kuruluş Bildirgesi):

AKP-IŞİD faşizmine karşı işçi sınıfını emekçileri ve halklarımızı bir adım öne çıkmaya, DKP saflarında mücadele etmeye çağırıyoruz.

İşçi sınıfının, emekçilerin, ezilenlerin, kadınların, gençlerin, birliğin, enternasyonalizmin Marksist Leninist öncü partisi, Devrimci Komünarlar Partisi, bilinçli, örgütlü ve öncü siyasi devrimci savaş örgütü olarak kurulduğunu ilan eder. Devrimci Komünarlar Partisi, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya kurmayı hedefler; doğa ve insan uyumunu esas alır.Patriyarkal sistemi ortadan kaldırarak, bayrağında "herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar" şiarı dalgalanan komünist dünya toplumuna ulaşmak için savaşır.

Partimiz, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve İbrahim Kaypakkaya'nın, Mazlum Doğan'ın, Erdal Eren, Mustafa Özenç, Seyit Konuk ve Erdoğan Yazgan'ın, Behzat Baykal, Tamer Arda, Mehmet Fatih Öktülmüş, Süleyman Cihan ve Niyazi Aydın'ın, Talat Türkoğlu, Hüseyin Demircioğlu, Ahmet Metin Koyuncu ve Orhan Yılmazkaya'nın; Arin Mirkan, John Gallagher, Suphi Nejat Ağırnaslı, Kader Ortakaya, Serkan Tosun, Bedrettin Akdeniz, Mahir Arpaçay ve Aziz Güler'in şahsında tüm Rojava şehitlerinin; Nejdet Adalı ve Serap Kolukırık şahsında Mustafa Suphi'lerden bugüne toprağa düşen tüm devrim şehitlerinin ideallerini, göğü fethe çıkan Paris Komünarlarının ölümsüz anılarını Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu'dan başlayarak özgür ve sömürüsüz, sınıfsız ve sınırsız bir dünyaya ulaşıncaya kadar mücadeleyi yükselteceğini ilan eder...

Devrimci Komünarlar Partisi, politik cesaretle ileriye atılacak, akıntıya karşı yüzecek, ateş altında yeni bir yol açacaktır. Partimiz, Gezi isyanını taze bahar yelleri gibi patlayıp şimdilik geri çekilen; fakat bir fırtına olarak geri gelecek olan ve Kürdistan devriminin yanına, olanca yaratıcılığı ve Enternasyonalist ruhuyla Türkiye'li rengin geri geleceğinin emaresi, işaret fişeği olduğunun altını çizer. Partimiz ham ve embriyonik olarak Gezi'de cisimleşen, fakat çok daha derin uzanımları, kökleri olan yeni dönemin cevherini işlemeye, buzu kırıp yolu açmaya aday olduğunu ilan eder. Partimiz, yeryüzünde eşitsizliğe ve zulme karşı ilk taşı atan adsız savaşçıdan günümüze kadar süren tüm özgürlük ve adalet mücadelelerinin mirasçısıdır. Köklerimiz, köleciliğe isyan eden Spartaküs'den, Anadolu'nun unutulmaz isyancıları Babailer'e kadar uzanır. Bugün de dünyanın herhangi bir yerinde süren tüm özgürlük savaşları bizim savaşımızdır. Biz dünya çapındaki haklı haksız savaşının Anadolu ve Mezapotamya'daki koluyuz ve insanlığın komünal geleneklerinin takipçileriyiz. İnsanlığın komünal geleneklerini modern sınıflar mücadelesine uyarlayan Marks-Engels ve Ekim Devriminin önderi Lenin, Devrimci Komünarlar Partisinin de kurucu önderleridir.
Devrimci Komünarlar Partisi, halklarımızı AKP-IŞİD faşizmine karşı direnmeye ve özgürlüğü fethetmeye çağırır! Partimiz, bu yürüyüş kolunda aklı, cesareti, örgütlülüğü, bilinci ve dirayetiyle, önderlik etme dışında hiçbir yolu ve tarzı tanımaz. Partimiz sesinin ulaştığı her yeri, kulak veren herkesi halklarımızın özgürlük davası için ileriye atılmaya çağırır!

Partimiz, birliğin devrimci gücü ve enerjisiyle kuruldu. Tüm gücümüzle emperyalizmin oligarşinin ve faşizmin kalelerini döveceğiz. AKP-IŞİD faşizmine karşı işçi sınıfını emekçileri ve halklarımızı bir adım öne çıkmaya, DKP saflarında mücadele etmeye çağırıyoruz.

DKP, işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin, tüm ezilenlerin, birliğin, enternasyonalizmin, devrim ve sosyalizmin partisidir. Kurtuluş ve TDP'nin birleşerek oluşturduğu DKP, sadece örgütlerin nicel toplamı değildir. Kurtuluş ve TDP'nin birliğini dar anlamda örgütlerin birliği olarak anlamıyoruz. Yeni bir niteliğe ulaşmak için örgütsel varlıklarımızı tarihe armağan ediyoruz. Diğerlerinin yanına eklenen nispeten güçlü bir örgüt olmak için değil; devrimin yolunu açacak yeni dönemin devrimciliğini yaratmak için yola çıktık. Elbette ki iddiayı gerçekliğin yerine koymuyoruz; Türkiye ve Ortadoğu'nun ateşten coğrafyasında sınana sınana iddiamıza hayat verme azmindeyiz. Bu yola adım atan ve atacak olan herkesi manevi olarak partili yoldaşlarımız kabul ediyor, birliğimizi büyütme çabasında olacağımızı ilan ediyoruz. Yeniyi bekleyen en büyük tehlikenin alışkanlıkların gücü ve eskinin hastalıkları olduğunu biliyoruz. Dahası, bu hastalıkları reddederek kopuşmanın da yetmeyeceğinin farkındayız. Eskinin hegamonik sahasında, onun ölçü(t)lerini kerteriz alarak alınacak bir milim yol yoktur. Yeninin en büyük tuzağı budur. Politik cesaretle ileriye atılacağız. Akıntıya karşı yüzeceğiz. “Bırak ne derlerse desinler, sen yolunda yürü" özdeyişini rehber edineceğiz. Eski ölçüleri kerteriz almamak, mevcut örgütlerle grupçu kör rekabete kapı aralamak değildir; nicel durumlarına bakmaksızın bütün devrimci yapılar ve devrimciler dostlarımız, mücadele yoldaşlarımızdır. Bu pozisyon ve değerleri koruyarak doğru bildiğimiz yolda, bağımsız devrimci hattımızda yürüyeceğiz.

AKP-IŞİD faşizmine karşı tarihi bir direniş sergileyen Kürt halkının yanında olduğumuzu birkez daha ilan ediyoruz. Gezi'den Sur'a, Kobane'den Silopi'ye, Cizre'den tüm Ortadoğu'ya direnen bütün halkların işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin direnişlerini sahipleniyoruz. AKP-IŞİD faşizmi, bizleri sefalet, zulüm ve boyun eğişin düşkünlüğüne yuvarlamak istiyor. Ya köleleşeceğiz ya da direneceğiz... DKP'nin tarihsel öncülleri "diz çökerek yaşamaktansa, ayakta ölmek yeğdir" diye haykıran komünistlerdir. AKP-IŞİD faşizmini yerle bir etmek, halklarımızın özgür geleceğini omuz omuza inşa etmek için şimdi mücadeleyi büyütme zamanıdır! Gezi'den Kobane'ye, Sur'dan Cizre'ye barikat barikat direneceğiz.

Hendekler daha başlangıç "saraylarınızı" başlarınıza yıkacağız!

Devrimci Komünarlar Partisi

DKP Kuruluş Bildirgesi:
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03.Şubat.2016, 16:51   #14
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Standart

Kapak Resimleri:
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03.Şubat.2016, 16:51   #15
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Standart

23 Şubat 1977 günü faşistler tarafından kaçırılıp, 12 gün işkence yapılarak katledilen Zeki Erginbay onurumuzdur!
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08.Şubat.2016, 01:15   #16
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post

DKP Resmi Twitter Hesabından paylaşımlar:

Ya köleleşecek ya da direneceklerdi. Stalingrad "düştü düşüyor..." denilen saatlerde gelmişti çağrı: "Komünarlar en öne!"

Halk, bir anda Fransa'nın bütün ordularına direnen Paris Komünarlarını hatırladı. İşte çıkıp gelmişlerdi Stalingrad önlerine!

Tarih işçi sınıfını, ezilenleri ve halkları zaferi kazanmak için çağırmıştı göreve...

Stalingrad, tarihi bir direniş ve zaferi muştulamıştı "komünarların en öne" atılan savaşçılarına...

Parisli komünarlar, Stalingradlı işçiler toplandılar Kobane önlerinde. Dönüşü yok "göğü fethe çıkmışlardı" bir kere...

Tarihe nazire edercesine Kobane'de de direnenlerindi zafer! En iyilerimizi versek de toprağa...

"Saraylar saltanatlar da çöker" diye haykıran milyonların sesiyle şimdi tarih bir kez daha çağırıyor halklarımızı göreve.

Gezi'den Stalingrad'a, Kobane'den Sur'a, Paris'ten Silopi'ye direniyor umut, direniyor insanlık...

Çağrımız nettir. İşçi sınıfının, ezilenlerin, halkların en geniş anti-faşist birlikteliği için görev başına...

AKP-IŞİD faşizminin karanlığını parçalamak ve zaferi kazanmak istiyorsak şimdi "komünarlar en öne!"

AKP-IŞİD faşizmi halklarımıza saldırmaya devam ediyor.Karanlığın en yoğun olduğu an, aydınlığa en yakın zamandır! #CizredeKatliamVar

İnsanlarımızı diri diri yakan AKP-IŞİD faşizminden hesap soracağız! Kürt halkının onurlu direnişinin yanındayız...

Ey herşey bitti diyenler,
korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler! #Sur #Cizre #Silopi

... ne kırlarda direnen çiçekler
ne kentlerde devleşen öfkeler
henüz elveda demediler #Sur #Cizre #Silopi

... bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek! #Sur #Cizre #Silopi

Ayrıca iki farklı haber kaynağından yazılar paylaşılmış:

http://umutgazetesi2.org/yaklasan-fe...bayraktaroglu/

http://halkingunlugu.net/index.php/g...ilan-etti.html
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
komüniter Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 08.Şubat.2016, 01:33   #17
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Standart

Bu arada parti sonunda basına da yansıdı:

http://www.halkingunlugu.net/index.p...ilan-etti.html

http://umutgazetesi2.org/komunarlar-...unu-ilan-etti/

http://www.etha.com.tr/Haber/2016/02...unu-ilan-etti/

http://www.turnusol.biz/public/haber...%20ilan%20etti

http://www.ozgurlukcusol.com/devrimc...rtisi-kuruldu/
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12.Şubat.2016, 23:29   #18
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post

DKP Resmi Twitter Hesabından paylaşımlar:

AKP-IŞİD faşizmi #Cizre'de katliam gerçekleştirdi. Saray çetesi,halklarımızın baş düşmanı olduğunu bir kez daha ispatladı.


AKP-IŞİD faşizmi, #Cizre'deki onlarca yaralıyı infaz etti ve işlediği insanlık suçlarına bir yenisini daha ekledi...


İşçi sınıfını,emekçileri,ezilenleri ve halklarımızı katliamlara karşı ayağa kalkmaya ve AKP-IŞİD faşizmine karşı direnmeye çağırıyoruz.

Nice katliamlara karşı ayakta kalmayı başaran onurlu Kürt halkının direnişini yenilmeyecek! Berxwedan jiyane...
https://www.youtube.com/watch?v=QzIUNvTLWY8

Sen diz çöktüğün için onlar sana büyük geliyor... Ayağa kalk!
Fransız devriminin temel sloganıydı.
Ve onu Paris Komün'ü şöyle tamamlayacaktı.
"Bütün iyi yurttaşlar ayağa!
Barikatlara koşun! Düşman
şehrin duvarlarındadır!"

AKP-IŞİD faşizmine karşı diz çökmeyenler kazanacak! Halklarımıza zaferi armağan edecek cür'et, cesaret ve direnişin adıdır bugün #Cizre

Faşizme karşı birleşmeyenler, faşizmin zindanlarında buluşur. B. Brecth Katliamlara karşı #SusmaAyağıyaKalk

Katledilen #Cizre Halk Meclisi Eş Başkanı Mehmet Tunç: "AKP faşizmine Cizre halkı olarak diz çökmeyeceğiz"


Yeni Şafak ve Akit eylemi Özgürlük Güçleri tarafından üstlenildi. AKP-IŞİD faşizmine karşı ayağa kalk!
https://twitter.com/ozgurlukgucu/sta...01132497186816

https://twitter.com/komunarlarparti
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12.Şubat.2016, 23:30   #19
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post Yeni Şafak ve Yeni Akit’e yönelik eylemleri Özgürlük Güçleri üstlendi


Yeni Şafak ve Yeni Akit gazetelerinin binalarına yönelik gerçekleştirilen molotof kokteylli ve silahlı eylem çeşitli sosyal medya hesaplarından yapılan açıklama ile Aziz Güler Özgürlük Gücü Milis Örgütü tarafından üstlenildi.

Yeni Şafak ve Yeni Akit gazetelerine yönelik olarak gerçekleştirilen bu eylem Aziz Güler Özgürlük Gücü Milis Örgütü’nün “AKP-IŞİD faşist terör örgütünün istihbarat ve hedef belirleme araçları olarak çalışan Yeni Şafak ve Akit’in İstanbul’daki merkezleri 11 Şubat 2016 tarihinde güçlerimiz tarafından vurulmuştur” şeklindeki açıklamasıyla üstlenildi.

Cumhurbaşkanı ve Başbakandan açıklama
Yeni Şafak ve Yeni Akit binalarına yönelik gerçekleştirilen eyleme ilişkin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu açıklama yaptı.

Erdoğan saldırıyı kınadığını belirtirken, Davutoğlu ise eylemi gerçekleştirenlerin yakalanacağını iddia etti.

Kaynak
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12.Şubat.2016, 23:34   #20
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post Aziz Güler Özgürlük Gücü Milis Örgütü Açıklaması

komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12.Şubat.2016, 23:37   #21
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post Yeni Şafak'a Saldırı Görüntüleri

http://www.yenisafak.com/video-galer...tuleri-2079160
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12.Şubat.2016, 23:43   #22
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Post

Aziz Güler Özgürlük Gücü Milis Örgütü açıkça DKP'ye bağlılığı açıkça ilan edilmiş bir örgüt değil ancak hem isimden dolayı hem de kimi yerlerde daha önceden PDKÖ'ne bağlı olduğu yönünde bilgiler verildiğinden dolayı burada paylaştım.
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14.Şubat.2016, 18:09   #23
 
hynhynbg - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
hynhynbg
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 28.Haziran.2015
Üye No: 52588
Mesajlar: 22
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 30
8 Mesajına 11 Teşekkür Aldı
Standart

Bu TDP, Türkiye Devrimci Partisi mi? Talat Türkoğlu'nun kurduğu parti mi?
hynhynbg isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14.Şubat.2016, 18:12   #24
 
hynhynbg - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
hynhynbg
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 28.Haziran.2015
Üye No: 52588
Mesajlar: 22
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 30
8 Mesajına 11 Teşekkür Aldı
Standart

http://www.komunarlar.org

Anasiteleri.
hynhynbg isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 14.Şubat.2016, 20:13   #25
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,197
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 655
349 Mesajına 609 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
Beyaz Deriili Nickli Üyeden Alıntı
Bu TDP, Türkiye Devrimci Partisi mi? Talat Türkoğlu'nun kurduğu parti mi?
Alıntı:
Beyaz Deriili Nickli Üyeden Alıntı
TDP, Türkiye Devrim Partisi ve evet Talat Türkoğlu'nun partisi.

Web sitesini ise zaten ilk mesajda vermiştim.
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com