Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Politik Gündem

Politik Gündem Güncel Politik Konuların Okunup Tartışıldığı Bölüm

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Bülteni, Sayı: 51, Tarih: 30 Mart 2018
Cevaplar
7
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
783
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 31.Mart.2018, 11:47   #1
 
Feda Cephesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Feda Cephesi
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 07.Nisan.2015
Üye No: 52202
Mesajlar: 814
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 478
594 Mesajına 1,575 Teşekkür Aldı
Standart Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Bülteni, Sayı: 51, Tarih: 30 Mart 2018



Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Bülteni

SAYI: 51 / TARİH: 30 Mart 2018


KIZILDERE İHTİLALİN YOLUDUR, DÖNÜLMEZ! TESLİM OLMAYANLAR YENİLMEZ!


Emperyalizm Türkiye ve Dünya Halklarını Silahsız, Umutsuz ve İnançsız Bırakmak istiyor.


Emperyalizme Bu Zaferi Tattırmayacağız!


ZAFER DİRENEN VE SAVAŞAN DÜNYA HALKLARININ OLACAKTIR!
ÇÜNKÜ BİZ VARIZ!


Türkiye ve Dünya Halkları!

Emperyalizmle ve Faşizmle Barışı, Silah Bırakmayı, REDDEDİYORUZ.

Çünkü Barış ve Silah Bırakmak, TESLİM OLMAKTIR.

Halkımıza ve Dünya Halklarına İlan Ederiz Ki;

“Barış süreci” adı altında sürdürülen tüm politikalar, ALDATMA ve TESLİMİYETTİR.


Sömürücülerle, zalimlerle barışmayı ve silahsızlanmayı reddedelim!

Halkımız!

20. ve 21. Yüzyılın tüm “barış”ları kanıtlamıştır ki:

GERİLLA SAVAŞI, SİLAHLI MÜCADELE AKAN KANIN SEBEBİ DEĞİL, SONUCUDUR!

Gerillanın silah bıraktığı hiçbir yerde, akan kan DURMAMIŞTIR!


SONUCU ORTADAN KALDIRMAKLA SEBEP ORTADAN KALKMAZ!

Yol Bellidir:


Halkların kanının dökülmesini durdurmanın, anaların gözyaşını dindirmenin tek yolu vardır:


DEVRİMLE ZULMÜN İKTİDARINI YIKMAK VE HALKIN İKTİDARINI KURMAK!


Tek Yol Devrimdir, Devrimin Yolu, Partimizin Yoludur


Türkiye halklarının kurtuluş yolu, Parti-Cephe tarafından çizilmiş, bu yol Mahirlerin kanıyla aydınlatılmıştır. Türkiye halklarını bu yolda Partimizin önderliğinde birleşmeye ve savaşmaya çağırıyoruz.


1972: Kızıldere’deydik. “Buraya Dönmeye Değil Ölmeye Geldik” dedik… Öldük. Devrimin manifestosunu yazdık.


1978: inkarcılığa, tasfiyeciliğe bayrak açıp, “Yolumuz Çayanların Yoludur” dedik, savaştık.


1984: “Teslim olmayacağız” dedik, öldük, karanıkları yaran şimşek olduk.


1992: “Bayrağımız Ülkenin Dört Bir Tarafında Dalgalanacak” dedik… Dalgalandırdık.


1994: Artık vaktidir dedik. Türkiye halklarının kurtuluş yoluna önderlik edecek bir Partisi ve Cephesi vardı artık.


1990-2000: “Siz Bizim Teslim Olduğumuzu Nerede Gördünüz” dedik kuşatılan her üssümüzde. Gülerek kucakladık ölümü. Tarihe gelenekler, destanlar armağan ettik.


2000-2007: “Ya düşünce değişikliği ya ölüm” dediğinden emperyalizm; aynı Kızıldere’deki gibi, öldük, yenilmedik. 122 kez öldük, devrimi, sosyalizmi, Marksizm-Leninizmi yaşatmanın onurunu taşıdık.


2017: Silah bırakmaların, teslimiyet ve tasfiyenin kol gezdiği bir dünyada, “Silahsız Üç Gerilla Ne Yapabilir?” diye sorduk, yangınlara dalıp silahlarımızı kuşandık. Sıktığımız her kurşun, emperyalizmi, teslimiyeti ve tasfiyeciliği vurdu.


2018: Bizi kemiklerimize kadar yok etmek isteyen düşmanın politikalarının karşısında Bilgehanların Leylaların kurşunları ve roketleriyle tarihe yeniden yazdık: “Kurtuluşa kadar savaş!”


2- EMPERYALİZM BEYİNLERİMİZİ TESLİM ALMAK İSTİYOR


1900’lü yıllar, dünyanın ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel, askeri, ideolojik, bilimsel en büyük değişimleri geçirdiği bir yüzyıldır. Bu yüzyıl boyunca, dünyaya dinamizm kazandıran, ekonomik, siyasi, sosyal, bilimsel gelişmelerin önünü açan sosyalist sistemin ve ulusal ve sosyal kurtuluş hareketlerinin varlığıdır.


Sosyalizmin ve ulusal sosyal kurtuluş hareketlerinin olmadığı bir dünya, sönmüş bir yıldız gibidir. Dünyanın gerçek kıyameti işte budur.
Emperyalizm, 1990’ler ve 2000’ler boyunca, sosyalist ülkeleri komplolarla, karşı-devrimlerle yıkıp, ulusal ve sosyal kurtuluş hareketlerinin önemli bir bölümü teslim alarak, siyasi ve askeri bir üstünlük sağladı. Ancak bu emperyalizme yetmezdi. Emperyalizm bu yıllar boyunca temel politikasını, beyinleri teslim almaya göre şekillendirdi.


Emperyalizmin beyinleri teslim alma politikası doğru değerlendirilemezse, pratikteki hiçbir gelişme doğru değerlendirilemez. Ne emperyalist işgallerin amacı, sadece petroldür, ne 19 Aralık katliamının sebebi, bir hapishane modelini kabul ettirmekten ibarettir.


Emperyalizmin son 30 yıllık politikalarının temel amacı, beyinleri teslim almak, halklarda emperyalizme direnilemez, mücadele edilemez, devrim yapılamaz düşüncesini yaratmaktır.


19 Aralık katliamının amacı budur,
Irak’a karşı uygulanan ve 500 bin çocuğun ölümüne yol açan ambargonun amacı budur.


Irak’ın işgalinin amacı budur.
Balkanların paramparça edilmesinin amacı budur.
Libya’nın NATO tarafından taş üstünde taş kalmayacak şekilde bombalanmasının amacı budur.
Saddam’ın asılmasının, Kaddafi’nin linç edilmesinin amacı budur.
“Terör listeleri”nin amacı budur.
Emperyalizm, tüm bu politikalarıyla,
emperyalizme karşı DİRENİLEMEYECEĞİ,
günümüz dünyasında EMPERYALİZMİN DAYATMALARINA karşı çıkılamayacağı,
karşı çıkanların bunun bedelini pahalıya ödeyeceğini… beyinlere yerleştirerek,
emperyalizme karşı olan tüm güçleri, tüm ülkeleri, örgütleri ve kişileri teslim almak istemiştir.


Emperyalizm bu politikasıyla, bir çok ülkeyi ve örgütü teslim almıştır. PKK’ye, Cemil Bayıklar’a “Biz ABD’nin Kürdistan’da, bölgede kendisine göre istikrar yaratmasına bir şey demiyoruz. Kendi çıkarlarına göre düzenleme yapabilir.” (Özgür Politika, 20 Haziran 1999) dedirten budur.
Bir çok gerilla örgütünün liderlerine beyaz gömlek giydirip, katilleriyle el sıkıştıran budur.


Fakat emperyalizmin bu politikası, kesin bir başarıya ulaşamamıştır.
Çünkü bir tek gücün bile, bir tek siyasi hareketin bile, bu dayatmayı kabul etmediği bir dünyada, emperyalizm nihai zafer elde etmiş olmaz.
İşte tam bu noktada, tüm dünya halkları önünde başımız dik, alnımız açık şunu söylüyoruz: BİZ VARIZ!


3- BİZ VARIZ!


Emperyalizmin, askeri, politik, psikolojik, ideolojik tüm saldırıları altında, tek başımıza kalma pahasına, yüzlercemizin ölmesi pahasına, Marksizm-Leninizmden sapmadık, devrim iddiamızdan, sosyalizme inancımızdan vazgeçmedik.


Bugünün dünyasında tek başına kalmayı göze almadan halkları ihtilale katmak, sosyalizme ulaşmak mümkün değildir.
Bugünün dünyasında fiziki imhayı göze almadan Marksizmi-Leninizmi savunmak, bağımsız bir vatan yaratmak, devrimci halk iktidarını kurmak mümkün değildir.


Bu iradeye, bu ideolojik netliğe sahibiz. İşte bu güç ve güvenle diyoruz ki:
Emperyalizmin gerçekte hiçbir yeniliği olmayan “yeni dünya düzeni” karşısında BİZ VARIZ.


Üç tekelcinin gelirinin tüm Afrika kıtasının gelirinden daha fazla olduğu bu adaletsizlik karşısında BİZ VARIZ.


Dünya halklarını açlıkla, işsizlikle, uyuşturucu, fuhuş ve kumarla teslim almam isteyen politikaların karşısında BİZ VARIZ.


Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, Suriye’de, milyonlarca insanı katleden ve hiçbir haklı ve meşru gerekçesi olmayan EMPERYALİST İŞGALLERİN karşısında BİZ VARIZ.


Halkları düzen içine hapsetmenin aracı olan parlamentoculuğun, halklara ihanet demek olan ABD işbirlikçiliğinin, AB işbirlikçiliğinin karşısında BİZ VARIZ.


“Devrimler çağı bitti, sosyalizm öldü!” diyenlerin karşısında, Marksizm-Leninizmin bayrağıyla BİZ VARIZ.


Kimisi, dünya halklarını “demokrasicilik oyunuyla” aldatmak, kimi dünya halklarına gözdağı vermek amaçlı, tüm uluslararası emperyalist kuruluşların, NATO’nun, BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’in, AVRUPA BİRLİĞİ’nin karşısında BİZ VARIZ.


Halkların tek kurtuluş yolunun iktidarı hedefleyen bir silahlı mücadeleden geçtiğini cüretle, kararlılıkla söylemeye devam eden BİZ VARIZ.


Devrimci Halk Kurtuluş Partisi ve Cephesi olarak, 24 Yıldır, emperyalizme, oligarşiye karşı savaşıyoruz.
Emperyalizmin ve düzeniçileşen tüm sol güçlerin halkları aldatmasının bir aracı haline gelen “barış” politikalarının içyüzünü açığa çıkarmak, ideolojik mücadele açısından zorunludur. Halklar ve dünyanın tüm ulusal ve sosyal kurtuluş savaşçıları, beyinlerini bu aldatmacadan kurtarmalıdırlar
Partimizin kuruluş yıldönümü açıklamamızı, işte bu nedenle bu konuya ayırdık.

4- BARIŞ TALEBİ, HALKLAR AÇISINDAN MEŞRU, SİYASİ HAREKETLER AÇISINDAN TESLİMİYETÇİLİKTİR.


BİR: Barış talebi, halklar açısından meşrudur. Halkın barış talebinin haklılığı ve meşruluğu, binyılların acılarından ve gözyaşından gelir.


Devrimci siyasi önderliğin görevi, halkın talebini küçümsemek veya yadsımak değil, akan kana ve gözyaşına son vermenin yolunu göstermektir. Bu nedenle, Kürt halkının, Latin halklarının ve yeryüzündeki tüm halkların acılarına son verilmesini istemesi, tarihsel sınıfsal bir taleptir.


Savaşta hiçbir fedakarlıkta bulunmayıp barışın bayraktarlığını yapan küçük burjuvaziyle halkın talebini farklılaştıran budur. Halklar, barışı isterken de, ulusal kurtuluşları için, sınıfsal kurtuluşları için onbinler, yüzbinler, milyonlar halinde ölmeyi bilmişlerdir. Anadolu Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu halkları, 1. Emperyalist paylaşım savaşında Sovyet halkları, bir yandan barış talep ederken, bir yandan da savaşmış, ölmüşlerdir.


Günümüz dünyasında, halklar için özgürlük, bağımsızlık, adalet, eşitlik, refah getirecek hiçbir şey yoktur. Devrimciler, vatanseverler, halkımıza bunu göstermekle yükümlüdürler.


İKİ: Emperyalizmin tüm dünyada mutlak egemenliği için işgallere başvurduğu, tek tek her ülkede direnenlere, savaşanlara karşı katliamlar gerçekleştirdiği, terör listeleriyle insan avını yasallaştırdığı, ekonomik adaletsizliğin tüm insanlık tarihinde görülmemiş boyutlara ulaştığı bir dönemde, herhangi bir siyasi hareketin “barış”ı savunması, emperyalizmin bu dayatmasına boyun eğmek ve halkların haklılık ve meşruluğunun inkârıdır.

5- HALKLARI SÖMÜRENLER, KANI DURDURAMAZ!


“Kan dursun, anaların gözyaşı dinsin” talebi, soyut bir taleptir. Öncelikle şu iki sorunun sorulması gerekir:
– Kanı akıtan kim?
– Anaları ağlatan kim?
Halkların kanı, binyıllardır akıyor. Halkların kanının dökülmesinin sebebi, sömürücü sınıfların baskı ve zulmüdür.


Kan dökmeden sömüremezler ve kan dökmeden yönetemezler.
Avrupa emperyalist ülkelerine bakıp, “bakın onlar da sömürüyor, ama kendi halklarını katletmiyorlar” itirazı, emperyalizm gerçeğini yadsımaktır. Onlar da kan döküyor. Hem de herhangi bir yeni-sömürge ülkenin döktüğünün ve dökebileceğinin onlarca, yüzlerce katını döküyorlar. Kendi topraklarında değil, sömürge ülkelerin topraklarında döküyorlar. Ama örnekleriyle biliyoruz ki, emperyalizm sömürüsünü sürdürmek açısından gerekli gördüğünde, kendi halkını da katletmekte bir an bile tereddüt etmez.


O halde “kan dursun” talebi, sınıf mücadelesinin reddedilmesidir. Halklarının kanının dökülmesini durdurmanın tek yolu, KAN DÖKENLERİ İKTİDARDAN ALAŞAĞI ETMEKTİR. Bu, devrimdir.


6- HER BARIŞ ANLAŞMASI, İRADEYİ DÜŞMANA TESLİM ETMEKTİR


Savaş iradeler çarpışmasıdır. Uzlaşma, teslimiyet, tasfiye çizgisine girenler, iradelerini düşmana teslim etmiş olurlar.İradesizleşmek siyasal ölümdür.


İradesi Marksizm-Leninizm olanların tercihi savaşmaktır.
Silahlarımız, irademizi temsil eder.
Silahlarımız, irademizi korur ve güçlendirir.
Halkın devrimci iktidarı için savaşan gerilla ordusu, halkın silahlı iradesidir.
Gerilla halkın emperyalizme ve faşizme karşı savaşıdır. Gerillasız savaş olmaz. Silahsız gerilla olmaz.


Gerilla, halkın tarihinin savunulması, halkın geleceğinin inşasıdır. Gerilladan da, silahlarımızdan da vazgeçmeyeceğiz. Silah bir demir yığını değildir.
Silah, beynin düşmanı imha eden gözüdür, yüreğin düşmana aman vermeyen kararlılığıdır. Hayatın ve doğanın sunduğu ve halkın ulaşabildiği her şey silahtır. Bu silah en büyük, en devasa silahları çaresiz bırakabilir. Bizim tarihten öğrendiğimiz budur. Bizim anti-emperyalist, anti-faşist bilincimiz budur.
Gerillanın tek yanlı silahsızlanmasının, tek yanlı ateş kesmesinin tarihsel, siyasal, askeri anlamı ise BİR TARAFIN DİĞER TARAFA TESLİM OLMASIDIR. SAVAŞINDAN VAZGEÇMESİDİR.


Hiçbir barış, uzlaşma sürecinde gerçek anlamda “taraflar” ve “masa” yoktur. “Masa” göstermeliktir. Bir taraf diğer tarafa iradesini kabul ettirmiştir. Bütün süreç artık iradesini karşı tarafa kabul ettiren tarafın belirleyiciliğinde gelişir.


İradesizliğin belgesi; 57’de 56: FARC ile Kolombiya hükümeti arasında yapılan anlaşmanın akıbeti, bu gerçeğin çok açık ve net bir kanıtıdır.
Kolombiya Hükümeti ile FARC, “masada” 57 maddelik bir plan hazırlayıp anlaştılar. İki taraf da anlaşmayı imzaladı.


Fakat Kolombiya hükümeti, referandumda anlaşmanın reddedildiği gerekçesiyle, 57 maddelik anlaşmanın 56 maddesini (yani bir madde hariç hepsini) değiştirdi ve FARC’ın önüne koydu.


Silah bırakan, karşı tarafın iradesini kabul eden FARC’ın artık yapacak hiçbir şeyi yoktur.


İtirazsız, Kolombiya oligarşisinin hazırladığı planı kabul etti. Bunun adına “anlaşma” denilebilir mi şimdi?


Hiçbir “barış” sürecinde anlaşma yoktur. Tek gerçek teslimiyettir. Teslimiyeti halklara kabul ettirebilmek için adına “anlaşma”, “masa”, “müzakere” denilen bir tiyatro oynanmaktadır.


Kolombiya devleti, “barış müzakereleri” sırasında da FARC üye ve taraftarlarına yönelik 500’e yakın infaz gerçekleştirmesine rağmen, FARC, “müzakerelerden” vazgeçecek iradeyi gösterememişti. Çünkü belirttiğimiz gibi, o masaya oturmak zaten İRADESİZLEŞMEDİR.


İradesiziliğin El Salvador örneği: El Salvador’daki Halk Kurtuluş Savaşı, Ocak 1992’de BM’nin gözlemciliğinde, El Salvador hükümeti ile FMLN arasında Mexico City’de imzalanan “barış anlaşması”yla sona erdi. El Salvador’da iç savaşta 75 bin ölü vardı.


“Anlaşma”nın en önemli maddelerinden üçü şuydu:
– Ulusal Polis, Milli Muhafızlar ve Hazine Polisi’nin tasfiye edilmesi
– Ordunun sivil otoriteye ve yasalara tabi olacak şekilde yeniden düzenlenmesi
– suçluların tespitini ve yargı önüne çıkartılmalarını sağlamakla yükümlü Hakikât Komisyonu’nun kurulması.
İlk iki madde, gerçekleşmedi. Fakat, Hakikat Komisyonu kuruldu. Komisyon, 15 Mart 1993 günü raporunu yayınladı. 22 bin kişinin katledilmesi, kaybedilmesi ve işkence yapılması belgelendi, suçlular, isim isim tesbit edildi.

Peki sonra ne oldu?


15 Mart 1993’de rapor açıklanmıştı.
20 Mart 1993’te, yani raporun açıklanmasından sadece 5 gün sonra, hükümet, tüm katliamcılara, işkencecilere, kaybedenlere “koşulsuz genel af” çıkardı. Hükümet, “ne barışı?!” diyordu.


Ve silahsızlanan, dişleri, tırnakları sökülmüş, iradesizleştirilmiş FMLN, bu gelişme karşısında kılını bile kıpırdatamadı.


“Barış”tan sonraki iki yıl içinde, FMLN’nin 36 üyesi kontrgerilla tarafından katledildi. FMLN’nin misilleme yapacak, hesap soracak silahı yoktu. Beyninde hesap sorma düşüncesi yoktu. Her katliamdan sonra “kınama” yayınladılar.


7- GERİLLA SAVAŞI, AKAN KANIN SEBEBİ DEĞİL SONUCUDUR. SİLAH BIRAKILSA DA HALKIN KANI AKMAYA DEVAM EDER.


Gerilla savaşını durdurmak (ateşkes veya barış), ne sonucu ne de nedeni ortadan kaldırır. SEBEP YERİNDE DURDUĞU gibi, kan akması da farklı biçimlerde sürer. Gerilla savaşının bir “barış”la, yani teslimiyetle bittiği her ülkede bu böyle olmuştur.


– El Salvador’da “barış döneminde” öldürülenlerin sayısı, birkaç sene içinde iç savaşın en şiddetli şekilde sürdüğü 1981-84 yılları arasında öldürülen insan sayısını geride bıraktı. Bir El Salvadorlu şöyle anlatıyor: “durum eskisinden de kötü… Eskiden politikaya bulaşmazsanız öldürülmezdiniz, şimdi evinizde bile öldürülebilirsiniz.” Araştırma, cinayetlerin çoğunun sokakta ve evde gerçekleştiğini, öldürülenlerin de dünyadaki en genç cinayet kurbanları olduğunu söylüyordu. (Orta Amerika Üniversitesi, 1997 El Salvador Raporu)
2016’da El Salvador’da günde 15 kişi cinayetler sonucunda ölmeye devam ediyor.
– Güney Afrika, “Barış”la kanın durmayacağına ilişkin en önemli örneklerden biridir.


Güney Afrika tarihinin “en kanlı” dönemlerinden biri, Afrika Ulusal Kongresi (ANC) lideri Nelson Mandela’nın hapisten çıktıktan sonra “barış sürecini” başlattığı 1991 yılı ile ANC’nin seçimleri kazandığı 1994 yılları arasıdır.
Bu dönemde ANC’nin onlarca önder kadrosu sokak ortasında katledildi, faşist devlet terörü bu üç yılda tam 20 bin kişiyi katletti. ANC, buna karşı “savaşa devam” diyemedi.


“Barış”la ANC’nin iktidar olmasından sonrası da çarpıcıdır: ANC döneminde cinayetlerin sayısı, önceki dönemleri de geride bıraktı.


Yalnızca 1995 yılında 220 bin 990 adli saldırı oldu, 26 bin 637 kişi öldürüldü. Bu rakam, 1984-1994 arasındaki on yılda gerçekleşen “siyasi ölümler”den daha fazladır. Ve aynı yıl, barışın hüküm sürdüğü 1995’de, 47 bin 506 tecavüz ve 120 bin 952 hırsızlık oldu. Yani, 1995 yılında, barış koşullarında her gün 52 kişi öldürüldü, 30 dakikada bir tecavüz gerçekleşti Güney Amerika’da.
İşte barış!


Bu ölümlerin sebebi, mafyalaşma, çeteleşme, devletin bu çeteleşmenin içinde yer alması, yoksullaşma, yozlaşmadır.
Bir halkın silahlı kurtuluş mücadelesi, bu tür suçlar karşısında bir barikattır aynı zamanda.


Barış sürecindeki tüm rakamlar bu gerçeği gösteriyor.
Güney Amerika’ya dair son bir rakam daha: “Barıştan” sonra ülkedeki ortalama insan ömrü 12 yıl kısaldı.” (Mandela’nın Afrika’sı: Yoksulluk, açlık ve katliam)


– “Barış” yapılan bir başka ülkeye, Kuzey İrlanda,
Kuzey İrlanda’da iç savaş sırasında toplam 3 bin 600 kişi katledildi. 1998’de İRA silahlı mücadeleye son verdi.


1998 yılından 2014 yılına kadar gerçekleşen intiharlarda ise toplam 3 bin 859 kişi yaşamını yitirdi. “Barış süreci”yle birlikte ülkedeki intihar oranı ikiye katlanmıştı.


Tesadüf mü? Elbette hayır.


Umutsuzluğun, idealsizleşmenin, yoksulluğun, çaresizliğin bunalımıdır bu.
– Guatemala örneği; Barıştan sonrasına dair anlatılan şudur: ”Savaş sırasında evet ölümler oluyordu şimdi daha fazla… Bu şiddet daha önce olmayan bir şiddet. bütün ülkede çok fazla.. Bir kişiyi 30-40 quetzal’a ortadan kaldırabilirsin… Hükümet mafya ile iç içe… Ülkenin büyük bir parçası devlet ile uyuşturucu ticaretinde… bütün bu şiddet nedeni olan uyuşturucu ticareti…” (Gerillanın Barışı, 117-118)


Mafyacılar, faşist çeteler cirit atıyor, yoksulluk diz boyu ve ölen halk; ve bunun karşısında hiçbir güç yok.


– Kolombiya örneğinde de rakamlar şunu söylüyor:
FARC’ın silah bıraktığı yıl, daha aradan bir kaç ay geçmeden, uyuşturucu çeteleri ve başka mafyacı, karşı-devrimci gruplar, halk üzerinde terör estirmeye başladı. Ülkedeki gasp vakaları 2007-2015 yılları arasında beş kat çoğaldı. Demokratik mücadelede öne çıkanlara, insan hakları kuruluşlarının yöneticilerine, köylü önderlerine yönelik infazlar 2014-2015 yılları arasında % 13 arttı.


“Bacrim” adı verilen çeteler, gerillanın hakim olduğu bölgeleri ele geçirmek için halka saldırıyor.


Cinayet oranı en yüksek 10 ülke sıralamasında, “barış anlaşmaları” ile gerilla savaşına son verilen ülkeler baş sıralarda bulunuyor:
– El Salvador, her yüz ölümden 41.2’si cinayet sonucu ölüm.
– Guatemala, % 39.9
– Güney Afrika, % 31
(21 Mayıs 2017, basın)
Görüldüğü gibi, silahlar susunca, yani gerilla savaşına son verince, kan durmuyor. Halka karşı savaş çeşitli biçimlerde sürüyor. Sürmeyen, halkın kurtuluş savaşıdır.


“Barış anlaşmaları”na dair, başka örnekler de verilebilir. Örneğin, bir çok “barış anlaşması”nda, toprak reformu yapılması yazılıdır. Ama bugüne kadar bir metre toprak dağıtıldığı görülmemiştir.
Hukuk reformları, anayasal değişiklikler yazılmıştır “barış anlaşmaları”na. Hiçbiri gerçekleşmemiştir.
Çünkü gerçekleşmesi için koşullar yoktur.
Bir taraf teslim olmuştur. Diğeri, sınıflar mücadelesindeki rakibini teslim almıştır.


Teslim alanın, artık hiçbir iradesi kalmamış bir tarafın taleplerini kabul etmesi için bir neden yoktur.


O yüzden, 1980’lerden bu yana, dünya çapında yaşanmış tüm “barış anlaşmaları”nı gözönünde bulundurarak diyebiliriz ki, “barış anlaşması” diye bir şey yoktur. Anlaşma dedikleri, sadece TESLİMİYETİ KABUL EDİLİR HALE GETİRMEK İÇİN ve HALKLARI BU POLİTİKA DOĞRULTUSUNDA ALDATMAK İÇİN kullanılan bir araçtır.
ANLAŞMA, İMZALANDIĞI AN BİTER!
Çünkü artık beyaz bayrak kaldırılmıştır ve yenenler, yenilenlerin üzerinde tepineceklerdir.


Barış anlaşması, işte bu yüzden, bir gerilla hareketi için, emperyalizmi ve faşizme karşı savaşta onbinlerce şehit veren halklar için, bir yenilgidir, aşağılanmadır, ezilmedir, çaresizleşmektir.


8- GERİLLA SAVAŞI, GELECEK İÇİN KURTULUŞ UMUDU, YAŞANILAN DÖNEM İÇİN, FAŞİZME, YOZLAŞMAYA KARŞI BARİKATTIR.


Guatemala’da eski bir gerilla, barış öncesiyle barış sonrasının farkını soran gazeteciye şu cevabı veriyor:
“o zaman umudumuz vardı, çünkü elimizde silahımız vardı… şimdi hiçbir şeyimiz yok.”


“Barış” sonrasının özeti budur: halkların umutsuzlaşması.
Halkları umutsuzlaştırmak, ideolojik bir saldırıdır.
Gerillanın silah bırakmasının üç önemli sonucu vardır:


1- gerillanın teslim olup silahsızlandığı her yerde, gerillanın boşluğunu mafyalar, çeteler doldurmaktadır.


2- Gerilla savaşının bittiği yerde, dincilik, kadercilik, milliyetçilik, düzen için güçlere yönelim güçlenmektedir.


3- Gerilla savaşının bittiği yerde, yozlaşma bataklığı hızla büyümektedir.
Bunlar kaçınılmaz sonuçlardır.


Hep duyarız;
“en zor savaş, barıştır”, “barışmak savaşmaktan zordur”, “inadına barış”, “silahları susturmak büyük bir irade gerektirir”…
Her kelimesi kopkoyu bir demagojidir. Yalandır. Aldatmadır.
Burada egemen sınıflara karşı bir inat da yoktur. Tersine, egemen sınıfların insafına sığınma vardır.


Hiçbir barış anlaşmasında silahlar SUSMAMIŞTIR. Susan, sadece halkın silahlarıdır. Faşist yönetimlerin silahları konuşmaya devam ediyor ve barış anlaşmasını imzalayan tüm reformist oportünist teslimiyetçiler de bu gerçeği biliyor ve kabul ediyor.


Bu yılki Newroz’da, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde tüm oportünist ve reformist kesim, hep birlikte “barış” sloganları attılar yine. Barış istediler. Sınıflar mücadesinin, AKP faşizminin saldırıları altında, bu nakaratı tekrarlayıp durmanın hiçbir anlamı, siyasi işlevi yoktur. Barış sloganı, bugün artık, politikasızlığın sloganıdır.


– Emperyalizm karşısında, faşizm karşısında bir politikası olmayanlar,
– Kürt milliyetçiliğinin işbirlikçiliği karşısında bir politikası olmayanlar,
“barış” demeye devam ediyorlar.


Ateşkeslerden, sınır dışına çekilmelerden, ABD işbirlikçiliğinden doğan boşluk ortamında gelişen yozlaşma ise, Kürt milliyetçi hareketinin hiçbir şekilde gündeminde değildir.


Mafyacılara ve çeteleşmeye karşı, dinciliğe ve milliyetçiliğe karşı, yozlaşmaya karşı sadece Cephe vardır. Çünkü savaşan ve savaşma kararlılığını sürdüren sadece Cephedir.


9- “BARIŞ” POLİTİKALARI, ŞEHİTLERE İHANETTİR
ŞEHİTLERİMİZE DEVRİM SÖZÜMÜZ VAR VE O SÖZÜ TUTACAĞIZ!


Dünya halklarının emperyalizmden ve faşizmden kurtuluş mücadelelerinin bayraktarları, şehitleridir. Ödenen her bedel, verilen her can, yola çıkarken ortaya konulan idealler içindir. Kim ki o ideallerden, hedeflerden vazgeçiyorsa, ŞEHİTLERİNE İHANET EDİYOR DEMEKTİR.
El Salvador’da, Guatemala’da, Meksika’da silah bırakanlardan FARC ve PKK’ye kadar, onbinlerce şehit verip de ulusal ve sınıfsal kurtuluş hedeflerinden VAZGEÇENLER, kesin ve açıktır ki, şehitlerine ihanet etmişlerdir.


Onların uğrunda can verdikleri idealleri, emperyalistlerle, faşist diktatörlerle oturdukları barış masalarında teslim etmişlerdir.
Oysa halkların özgürlük mücadelelerinin tarihi, şehitlerimizin kanıyla yazılmıştır.


Başımızın dik olduğu her anı, onlara borçluyuz.
Şehitlerimiz açmıştır bize bağımsızlık ve özgürlüğün yolunu.
Ufkumuza yürümemizi onların akıttığı kana borçluyuz.
30 Mart-17 Nisan, bizim için devrim şehitlerimizi anmanın tarihsel günleridir.


Onların varlığı, savaşın ve barışın ne demek olduğunu bize sürekli hatırlatır.
Onları katledenlerle barışmak, onlara ve ideallerimize, halkımıza ihanettir.
Dört bir yanı, ihanet, teslimiyet ve tasfiye rüzgarlarının sardığı, bir çok ülkede şehitlere ihanet edildiği bu koşullarda;


DÜNYA HALKLARININ BAĞIMSIZLIĞI, ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN CAN VEREN TÜM ŞEHİTLERİ SAHİPLENDİĞİMİZİ, HEPSİNİ TARİHSEL KAVGAMIZIN ŞEHİTLERİ SAYDIĞIMIZI İLAN EDİYORUZ.


Halklar için canını veren hiçbir şehit, boşuna ölmemiştir. TÜM ŞEHİTLERE, hepsinin bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm özlemlerinin, ekmek ve adalet özlemlerinin temsilcisi olma SÖZÜNÜ VERİYORUZ.
ŞEHİTLERİMİZE DEVRİM SÖZÜMÜZ VAR.


Bu sözümüzü bugünü kadar çiğnemedik, bundan sonra da çiğnemeyeceğiz. Sözümüzü tutacağız. Sözümüzü tutmak, kurtuluşa kadar savaşmaktır.
İşte bu nedenle, barış, uzlaşma, silah bırakma bizim hep uzağımızda olacak.
1971 1 Haziran Maltepe direnişinden, 50 yıllık revizyonizmi, 51 saatlik direnişimizle kırdığımız o büyük direnişten bu yana, şehitlerimiz uzlaşma ve tasfiyeye karşı açık tavır almamızın sebeplerindendir.


Şehitlerimiz bizim aklımızdır, şehitlerimiz bizim yüreğimizdir, şehitlerimiz bizim ruhumuzdur, şehitlerimiz ufkumuzdur, inancımızdır, şehitlerimiz kinimizdir, uzlaşmazlığımızdır. Tarihin ve halkın tüm değerlerinin toplamıdır şehitlerimiz. 48 yıllık tarihimizin yaratıcısı, sahibidir şehitlerimiz. Yolumuzu ilk çizen de, o yolun gideceği yönü belirleyen de, menzili gösteren de şehitlerimizdir.


Kızıldere’de şehitlerimizle çizildi yolumuz. 1978-80, anti-faşist mücadeledeki şehitlerimizle pekişti kararlılığımız. 1984, 1996, 2000-2007 ölüm oruçlarıyla belirlendi yönümüz. 1992’de Çiftehavuzlar’da devrim ve sosyalizmin dalgalandırıldığı direnişle belirlendi menzilimiz. Dersim dağlarından Toroslara, Ege’den Karadeniz’e dağları kanlarıyla sulayan şehitlerimiz, halk kurtuluş savaşında ısrarımızın adı oldular.


Onlar bizim için sadece “geçmiş” değildir.


Öyle olsaydı, bizim de sonumuz tüm oportünist, reformist, milliyetçi hareketler gibi olurdu.


Hayır, şehitlerimiz bugünümüzdür. Onlar bizim çizgimizde ideolojik bir güçtür.
Onlar bizim çizgimizde siyasi bir zaferdir.


Bizim çizgimiz Marksizm-Leninizm’dir, sosyalizmdir, proletarya diktatörlüğüdür.


10- DEVRİMCİ HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ, 48 YILDIR, KURTULUŞ YOLUNDADIR


Bugün dost veya düşman, çok geniş bir kesimin kabul etmek durumunda kaldığı gibi, Cephe çizgisi, işçisiyle, kamu emekçisiyle, özgür tutsaklarıyla, gençliğiyle, yoksul gecekondulularıyla, tutsak yakınlarıyla, mimar mühendisleri ve avukatlarıyla, sakatlarıyla, milisleri ve savaşçılarıyla HER KOŞULDA DİRENEN tek güçtür.


Cephe’nin memuru da direnir, mimarı da… Cephe’nin uyuşturucu bağımlısı da direnir, avukatı da. Cephe’nin çocuğu da direnir, 70 yaşındaki insanı da. Cephe okullarda da direnir, mahallelerde de. Silahlı alanda da vardır, silahsız alanda da.


Türkiye devrimci mücadele tarihinin hemen tüm destanları, Cephe’nin damgasını taşır.


Peki neden böyle olmaktadır?


Çok sormuşuzdur bu soruyu.


Reformizmin, revizyonizmin cevaplamaktan hep kaçtığı ve korktuğu bir sorudur.


Biz, 1970 Aralığında, Mahir Çayan ve yoldaşlarının önderliğinde kurulan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’nin (THKP-C’nin) devamıyız.
Biz o günden bu yana, dünya devrimci hareketinin en militan geleneklerini, dünya halklarının mücadele tarihindeki en kahramanca örnekleri kendimize klavuz seçtik,


Mahir şöyle demişti daha o zaman:


“Geçmişin mirasçısı, geçmişteki kararlı ve uzlaşmaz mücadelelerin mirasçısı olmak isteyen kimse, bugün doğru devrimci çizgide, proletaryanın devrimci bayrağını yükseklerde tutmak zorundadır.
…
Bugün, kim Leninizm’in yüce bayrağını, hem teoride, hem sosyal pratikte emperyalizmin ve oportünizmin saldırılarını göğüsleyerek yükseklerde tutuyorsa, Türkiye’deki Marksist hareketin tarihi zincirinin… devamı olur!”


Dünya devrimci hareketinin Türkiye’deki ana halkası, Cephe olmuştur.
Oportünizm ve reformizm, ağır baskı koşullarıyla her karşı karşıya gelişinde, halkların direniş geleneklerine değil, nerede “geri” bir örnek var, nerede bir “uzlaşma” var, kendisine onları “örnek” aldı. Tarihten bu tür örneklerle uzlaşmasının, teslimiyetinin teorisini yapmaya kalktı. Lenin’in
1. emperyalist paylaşım savaşı sırasındaki Brest-Litovsk anlaşmasını, sosyalist inşadan bir geri adım olan “Yeni Ekonomi Politika”sını, Stalin’in Nazi Almanya’sıyla anlaşmasını örnek verdi.


Oysa bu örnekler, onların uzlaşmacılığını, teslimiyetçiliğini açıklayacak örnekler de değildir. Çünkü bu örneklerin hiçbirinde teslimiyet yoktur.


Burada aslolan tarihe nasıl baktıklarıdır. Tarihe, kendi uzlaşmacılıklarına, teslimiyetlerine “gerekçe” bulmak için bakıyorlar.


Biz ise, her direnişimizde, halkların tarihine, direnişimizi güçlendirecek ne bulabiliriz diye baktık. Destanlar bulduk o tarihte ve alıp bugüne taşıdık. Taşırken yeniden yazdık destanları ve her seferinde biraz daha, biraz daha büyüttük.


İdeolojik olarak hep nettik. İdeoloji, sınıf mücadelesinde aynı zamanda bir karargah işlevi taşır. Bizim karargahımız, hiçbir saldırıdan, kuşatmadan etkilenmedi.


Bu nedenle, faşist cuntalarda, sıkıyönetimlerde, OHAL’lerde, Hapishanelerde, direnen yalnız biz varız.


11- HALKIN DEVRİMCİ İKTİDARI, HALKLARIN KANINI, GÖZYAŞINI DİNDİRECEK TEK YOLDUR. PARTİMİZİN YOLU KURTULUŞUN TEK YOLUDUR


1970’lerden Mahir sesleniyor yine:


“Oligarşinin terörü, şiddeti ne kadar artarsa artsın, Partimiz gerilla savaşına devam edecektir. Partimizin yolu, ihtilâlin yoludur. İhtilâlin yolu, Partimizin yoludur.”

Barış politikası,

– emperyalizme ve faşizme karşı savaşma cüret ve iradesini kaybedenlerin,
– iktidar hedefine sahip olmayan veya iktidar hedefinden zaman içinde kopanların
– devrimci halk iktidarına ve sosyalizme inançsızlaşanların başvurduğu bir politikadır.
Bu politika halkların hiçbir sorununu çözmez.
Bu politika halkları, bağımsızlığa, demokrasiye ve sosyalizme asla götürmez.
Emperyalizm değişmemiştir. Faşizm değişmemiştir. Emperyalizme ve faşizme karşı, halkların kurtuluşunun tek yolu, halk savaşıdır.
Savaş zorludur.
Büyük bedellerle kazanılacaktır.
Fakat bu savaş verilmezse, halklar, açlık, yoksulluk, işsizlik içinde debelenecek, yozlaşma bataklığında boğulacak, sefalete ve bunalımlara sürüklenecektir.
Bunu önlemenin yolu, kurtuluş için savaşmaktır.
Kurtuluş ne demektir?
Halkımızın özgür, vatanımızın bağımsız olmasıdır.
Bunun için de faşist iktidarın yıkılması ve emperyalizmin kovulmasıdır.
Bu ise, silahlı mücadele verilmeden, halkların silahlı ordusu olmadan mümkün değildir.


Türkiye ve Dünya Halkları!
Emperyalizme ve faşizme karşı silahlanalım.
Kurtuluşun yolunda ilerleyelim.
Silahlı mücadele zorunludur. Kurtuluşun tek yoludur.

Yoldaşlar,

Devrimin yükünü omuzladık. Emperyalizmin ve AKP faşizminin kuşatması altında yükümüz daha da ağırdır. İdeolojimiz ne kadar güçlüyüz, omuzlarımız da o kadar güçlüdür.


Dünya ve ülkemiz tablosu ortadadır. Dünya halklarının ve halklarımızın umudu biziz.


Tüm yoldaşlarımızın emeği, cüreti, iradesiyle umudu büyüteceğiz. Tarihsel görevimiz budur.

Partimiz,

Halkların tek kurtuluş yolunun savunucusu olmaya
Devrim ve sosyalizmi savunmaya
Bağımsızlık demokrasi ve sosyalizmi savunmaya,
Emperyalizmle uzlaşmayı ve teslimiyeti reddetmeye
Devam edecektir.


KAHROLSUN UZLAŞMA, TESLİMİYET, TASFİYE POLİTİKALARI


KURTULUŞA KADAR SAVAŞ


KIZILDERE İHTİLALİN YOLUDUR, DÖNÜLMEZ!


TESLİM OLMAYANLAR YENİLMEZ!


TEK YOL DEVRİM TEK ÇÖZÜM SOSYALİZM



DEVRİMCİ HALK KURTULUŞ PARTİSİ
______________________________________________________
“Her Cepheli'nin yüreği, basılmaya hazır bir şiir kitabıdır.”
Feda Cephesi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 31.Mart.2018, 14:14   #2
 
ÖzgürToplumsallık - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ÖzgürToplumsallık
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 11.Ocak.2016
Üye No: 54673
Mesajlar: 345
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 80
142 Mesajına 228 Teşekkür Aldı
Standart

şöyle hamaset dolu yazılar asılmasa kimse laf etmeyecek...

sanki Kürt milliyetçilerinin silahlı mücadelesini destekliyorsunuz...Kürt ulusunun ayrı örgütlenmesini bir hak olarak görüyorsunuz...milliyetçi dsiye yaftalamıyorsunuz da...demokratik çözüm mesele olunca silahlı mücadeleyi savunduğunuz aklınıza geliyor!

TC de başka bir çözüm süreci işletmeye çalışan bir hareket mi var da buna istinaden yazı yazılıyor? hayır...

Kürt milliyetçisi olarak gördüğünüz ve emperyalizmin aracı olarak suçladığınız bir hareketin,çözüm işletmesine niye karşı çıkıyorsunuz?sanki silahlı mücadelesini bir hak olarak görüyorsunuz

Bu saçmalıkları biz çok okuduk...

PKK Kürdistan devletinden vazgeçti diye yazılar yazılırken...aynı hareket Kürt halkının ayrı örgütlenmesine karşı çıkıyordu...bir tarafta PKK nin söylemlerini "reformist" bulacaksın...bir taraftan da geçmiş söylemleri zaten en sert şekilkde red edeceksin...ve bu ahlaki bir savunma olacak...öyle mi?


DHKP bir zahmet barış sürecine karşı çıksın...iktidarı silahlı mücadele sonucu alınacağını düşünen bir hareket...silahlı mücadele dışında neden sosyalizm gelmeyeceğini açıklamak yerine...barış antlaşmalarının ne kadar "kötü" olduğundan dem vurmak ise anlamsız...

misal Birleşik Krallıkta olsa aynı hareket IRA in taleplerine destek verecek miydi? hayır tabii ki ayrı örgütlenme hak değildir diyecekti...sonra IRA anlaşıp silah bırakınca mı "değere" binecekti...yaptığı anlaşma da "değersiz" olacaktı...

Barış Anlaşmaları başarısızlıkla sonuçlanmışsa bunun üzerine düşünmek gerekir...fakat bunu düşünecek olanlar demokratik çözümü savunanlar olmalı...senin barış antlaşmasıyla ne işin var da...onların ne menem bir şey olduğundan dem vuruyorsun...

verilen örneklerde ne var...tutulmayan sözler...yapılmamış olan değişimler...kurulmamış ya da işlevsel hale getirilmemiş olan komisyonlar...

başarısızlık bunlar işleviyle alakalı...var olup-olmamalarıyla değil...

sanki DHKP daha uygun bir barış yapılabilirmiş gibi yazıyor...yani "teslimiyetin" olmadığı bir barış gibi....oysa böyle bir şey yok....savunduğu şey bu değil...

yani komisyonlar işleseydi...sözler tutulsaydı...bu anlaşmalar "başarılı" mı olacaklardı....tabii ki hayır diyor DHKP...çünkü faşizm kendini gizliyor...zamanla açığa çıkarır demek istiyor...

bu yazılanların günümüzle alakası ne? bu da tartışmalı...PKK şuan demokratik çözüm ortamı falan yok diyor...DHKP ise günümüzde şiddetlenen savaştan dem vuracağına "çözüm süreci" üzerinden yürüyor...üstelik sadece PKK ye de çatmıyor...çözüm süreciytle alakası olmayan fakat PKK ile ilişkilenen diğer hareketlere de aynı sözü ediyor...


DHKP kendi savaşını savunacak tabii ki...fakat günümüzdeki savaşa müdahil olmayan ve taraf olmayan bir hareket...gelip de burada barıştan ve çözimden dem vuruyorsa karşı taraf da bunu farklı türde anlayacaktır...

DHKP Afrine gidip savaşmış mı? Afrin ile dayanışma göstermiş mi? Emperyalizme karşı Afrin halkının yanında olmuş mu?

ben bir açıklama görmedim...birisi assın da onun üzerine konuşalım...DHKP savaşıyor ama heralde Kürdistan ve Kürt halkı için savaşmıyor ya da onların hakları pek bir anlam ifade etmiyor...
ÖzgürToplumsallık isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 01.Nisan.2018, 01:42   #3
 
komüniter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
komüniter
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 12.Eylül.2015
Üye No: 52947
Mesajlar: 1,185
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 632
345 Mesajına 605 Teşekkür Aldı
Standart

Foruma Cephe açıklaması asılmasını özlemişim
Cepheliler olmadan forumun tadı tuzu olmuyor.
______________________________________________________
“Saatlerimizi devrime ayarlamalı, ayakkabılarımızın bağcıklarını sıkı bağlamalıyız.”
komüniter isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
komüniter Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 3 Kisi:
Alt 03.Nisan.2018, 00:02   #4
 
ÇAYAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ÇAYAN
ADALI
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 07.Ağustos.2014
Üye No: 50852
Mesajlar: 125
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 298
95 Mesajına 261 Teşekkür Aldı
Standart

Merhaba Arkadaşlar.

Önder Mahir Çayan'ın ülkemiz devrimci tarihi için anlamı "ayakları yaşadığı zamana ve toprağa basan" bir ideolojinin teorisyeni ve fiili lideri olmasıdır. Bu uğurda gerek statükocu-reformist çizgilere gerekse de kendi akranı ihtilalci çizgilere karşı tavizsiz bir ideolojik mücadele vermiştir. Faşizme karşı silahlı devrim mücadelesinde önder olarak pratik içerisinde olmuş ve ikirciksiz ölüme gitmiştir. Hem de ideolojik mücadele verdiği siper yoldaşları ile dayanışmak, onları cellatın ipinden kurtarmak adına...

M.Çayan, ML'yi asla şablon olarak algılamadan, hem dünya tarihinden, hem önceki devrimci fikir ve mücadelelerden öğrenmiş, devrimci deneylerden dersler çıkarmıştır. Ancak asla bununla yitinmeden yaşadığı dönemde dünyadaki konjonktürel durumu ve ülkenin özgün koşullarını da tahlil ederek diyalektiğin gereğini yerine getirmiştir. ML ideolojiyi içinde bulunduğu döneme göre kendi özgün tespitleriyle ele alarak kapsayıcı bir biçimde PC ideolojisini oluşturmuştur. Marks'tan sonraki yaklaşık 100 yıllık, Ekim Devriminden sonraki yaklaşık 50 yıllık süre zarfında varolan tüm değişimleri öğrenebildiği, çözümleyebildiği kadar çözümleyerek; bu süre zarfında sömürgecilik ilişkilerini, bilimsel ve teknolojik gelişmeleri, sosyo-kültürel ve ekonomik dinamikleri hesaba katarak ancak ML'den de sapmadan "zamanın ruhu"nu yakalamıştır. Somut durumun somut tahlilindeki beceriye ve devrimci tutarlılığa sahip olmasından dolayı bu durum onu revizyonist değil gerçek devrimci, komünist yapmıştır. Bu sayede devrimci literatüre yeni-sömürgecilik, suni denge, sömürge tipi faşizm, nispi refah, PASS vb.. teorik, devrimci mücadeleye Maltepe, Elrom, Kızıldere... vb. pratik ihtilalci mücadele ve devrimci dayanışma mirasını bırakmıştır.

Mahirlerin ardılı olmak, bugünün Mahiri olmak: onun izinden giderek devrimci teoriyi dondurmak, değişen dinamikleri gözardı etmek olamaz. Zaman ve mekan mefhumları üzerinden geçmişe eleştirel bir sahiplenme ile bakarak, tüm devrimci deneyimlerden dersler çıkarmak, kendi omurganı koruyarak her devrimci fikirden öğrenmek ve değişen koşulları isabetli olarak analiz etmekten geçer. Komünist olma iddiamız varsa tüm toplumlar tarihi boyunca yaşanmış olan eşitlikçi, komünal mücadeleleri tarihin ışığında değerlendirerek kendimizi onların mücadelelerine bağlamak, hepsini içermek zorundayız. ML nasıl bizim omurgamız ise Blanki vd. ( Ape Che arkadaşa selamlar ) hareketler yüreğimiz, bilim ve teknik katkılarda bulunanlar beynimiz, kültürel ve sanatsal miras kalbimiz, 68'den bugüne olan devrimci mücadele mirası bileğimiz, Bedreddinler vd. yere sağlam basmamızı sağlayan ayaklarımız olmalıdır. Bugünün yeni mücadeleleri, buluşları, fikirleri, üretimleri de bizi geleceğe uçuracak olan kanatlarımız olmalıdır.Meselelere içimize kapanarak, deve kuşu gibi yaparak değil, bu derecede kapsayıcı, gelişime ve öğrenmeye açık olarak bakmalıyız. Bunun yolu da eleştiri silahını bırakmadan, özeleştiriyi de süreklileştirmekten geçer. Kendini ne abartmaktan ne de eziklik içerisinde olmaktan geçer. Gerçekliğimizi bilmeli, çuvaldızı kendimize batırmalıyız. Gerçekçi olmalı imkansızı istemeliyiz. Yoksa şu anda olduğu gibi sınıflar mücadelesi arenasında esamemiz bile okunmaz. Acı ama gerçek...

Afrin bize acı bir gerçeği gösterdi. Düzenle devrimciler arasındaki teknolojik güç farkının ne derece asimetrik bir hal aldığını gördük. Emperyalist-kapitalist düzenin askeri yıkıcı gücünün ve teknik denetiminin ne kadar belirleyici bir rol oynadığını gördük. Tüm örgütlenmeye, yiğitliğe, yeni devrimci yönetim biçimleri ve toplumsal örgütlenme denemelerine rağmen ve her türlü taktik ve stratejilere rağmen olayın yine gelip namlunun ucunda düğümlendiğini anladık.

Örgütler ve devrimciler artık bu soyut kavramsal tartışmaları sürdürmek, tortulaşmış söylemler üzerinden birbirine üfürmek yerine bu yeni duruma kafa yormalı ve enerjisini buraya harcamalıdır. Maalesef artık ne Paylaşım Savaşları döneminde ne de soğuk savaş dönemindeyiz. Ne de ülkenin yaşadığı doksanlı yıllardayız. Afrin bize iktidar hedefinin kaçınılmaz olması gerektiğini gösterdi, evet. Bir devrimci iktidar olmadan, bu iktidarın teknolojik, askeri, ekonomik desteğini almadan "kurtarılmış bölgeler", bölgesel iktidarlar kurmanın geçici başarılar olduğunu gösterdi. Belki coğrafi avantajla belli bölgelerde gerilla faaliyetini sürekli kılmanın mümkün olabileceğini ancak bunun da büyük kayıplarla olabileceğini gösterdi. Bu durumun da bir alan hakimiyetine dönüştürülmesinin zor olduğu, gerilla tarzıyla patapat bir şekilde devam edebileceği ortadadır. Coğrafi avantajı olmayan bölgelerde bu dengeyi sağlamak da zor gözüküyor. Maalesef Rojava'da olduğu gibi namertin eline kalınıyor. Onların da çıkarığı gereği zımni bir destek verip ilk fırsatta devrimi boğacağı görülüyor. Tüm dünya genelinde gerilla hareketlerinin silah bırakması devrimci inançsızlık, teslimiyet değil bu yeni durumun zorlamasıdır. Cephe devrimci örgütlere "tekfircilik" yapmaktan vazgeçmeli, gerçeklere odaklanmalı, Rojava ve diğer mücadele alanlarına devrimci eleştirel katkıda bulunmalıdır. Ortada ciddi anlamda bir çıkmaz durum var. Rojava devrimci yönetimi başka devrimci bir iktidarın desteğinin olmadığı koşullarda nefsi müdaafa yapmış, zorunluluktan emperyalist güçlerle ilişki kurmuştur. Ancak eğer duyulan yersiz bir güven ve aşırı itimat etme durumu varsa bu eleştirilebilir fakat bölge halklarının kendi canını kurtarmak için kurduğu bu ilişki baştan reddedilemez. Bu ilişki kurulurken devrimci ilkelere ters bir faaliyet içerisine girilme durumu varsa bu eleştirilebilir ancak somut olarak ortaya koyulmalı ve devrimci alternatif gösterilmelidir. Gerisi laf-u güzaf.

Evet teknik üstünlüğün yarattığı askeri dengesizlik ve denetim sorunu tüm devrimci hareketlerin destek alabileceği bir devrimci iktidarı şart koşuyor. Fakat bu iktidarı kurmanın yolu da silahlı mücadeleden geçiyor. İşte çıkmaz olan nokta da burası. Halihazırda yürütülen bir devrimci mücadele nasıl başarıya ulaşacak? Gerillanın devrime kadar süreci götürebilmesi mümkün mü? Emperyalizm bu sürece hangi anda müdahale eder? Bu müdahaleye karşı başarı şansı nedir? Bu sorulara cevap aramamız gerekiyor. Bu cevaba göre de ne yapmalı, nasıl yapmalı? sorularına cevap vermeliyiz. Sınıfa mı dönelim? Hangi strateji ile dönelim? Silahlı mı, barışçıl mı? Öncelikle hedef devrim yapmaksa mesele yine dönüp dolaşıp namlunun ucunda düğümlenecek? Bu durumda ne yapılmalı?

Bence, burjuvazi ve ona hizmet eden diğer egemen zümreler ile gönüllü ayakçıları olan faşist örgütlenmeler haricinde tüm halkı ayrım yapmadan örgütleme hedefini ortaya koyan bir mücadele anlayışı olmalı. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, otomasyon ve yazılımın geldiği boyut işçi sınıfının devrimdeki ağırlığını azaltmıştır. Aynı durum köylülük için de geçerlidir. Küçük burjuvazi ve aydınlar üzerine daha çok kafa yorulmalı. Halk kavramı daha da sahiplenilip, tanımı derinleştirilmelidir. Küçük burjuvazi ve entelijensiyayı kazanamayan devrimi yapamaz. Devrimde sınıfların rolü ve mevzilenmesi üzerine daha çok kafa yormalıyız. ML harici anarşist, blankist vb. diğer devrimci, sosyalist-komünist hareketlere daha çok kulak kabartmalı, aradan geçen bunca yıla ve değişen koşullara göre kendimizi devrimci omurgamızı koruyarak güncelleştirmeliyiz. Bunun dışındaki diğer ütopik, fütürist bir çok toplumsal düşünce sistemleri ortaya atılmakta. Onlardan da öğrenmeli ve elbette bilim-teknik-kültür-sanat alanına her zamankinden daha çok çalışmalıyız. Bu alanda uğraşanları kazanmalı, kendimizde en az birinde ve olabildiğince çok alanda kendimizi geliştirmeliyiz. Kuru laf salataları, kısır tartışmalar, tortulaşmış düşünce kalıpları kendimize taktığımız prangalar oldu artık. Birbirimizin omzundan çekiştirmek ve birbirimizi yıpratmaktan başka bir işe yaramıyor.

Bu geniş halk tabakalarını hangi temelde örgütlemeli? Tek ülkede devrim mümkün mü? Bölgesel veya dünya ölçeğinde mi olmalı? Silah olmalı mı? Hangi aşamada devreye girmeli? Hangi temelde ve yöntemlerle girmeli? Asıl tartışma alanları buralar. Benim de Türkiye - K.Kürdistan devrimci hareketinin geldiği ( daha doğrusu düştüğü) bu durum, dünya devrimci hareketinin şu anki noktaya kadar gerilemesi ve emperyalist-kapitalist sistemin her geçen gün ideolojik ve fiziksel olarak bize tur bindirmesi, son Afrin saldırısı ve direnişi ( tüm şartlara rağmen önemli bir direniş) vb. durumlar ile üzerinde daha çok kafa yorduğum konular bunlar. Bu alanlarda bir arayış içerisindeyim. Ve bir çıkış yolu bulabilmemizin tek yolunun bu olduğunu düşünüyorum. Şu anda anarşist-komünist, ML-Blankist, "TDH-KÖH" vb. gibi farklılıklar üzerine yoğunlaşmak yerine olabildiğince ortaklaşma ve birliktelik üzerine çalışmalıyız. ( tabi taviz temelinde değil, fedakarlık temelinde) Tüm komünist hareketlerin ML-Blankist vb. temellerde ayrışmaları değil komünist olma temelinde birleşmeleri gerektiğine inanıyorum. Ve Marksizmin ciddi bir tefekkür çabasına girerek kendimizi güncelleştirmemiz gerektiğini savunuyorum. Belki bu sayede "mümin" olmaktan kurtuluruz değil mi Ape Che arkadaş. Biz "müminler" olarak elbette "hicret" eder, hakikati aramaya devam eder, belki sonunda buluruz. "Mümin"lerden siz "ermişler"e zarar gelmez. Sen "münafıklar"a dikkat et yeter ki. Sonuçta hepimiz "din kardeşi" değil miyiz ey "cemaat-i müslimin"? Lakin yeter ki bize "emir-el müminun" gibi yaklaşma, o yeter bize. Bizi de fazla horlama "kıyam" yakındır, haberin olsun.

Sevgi ve saygılarımla...
______________________________________________________
"Bırakın doğruları gelecek söylesin ve herkesi eserlerine ve başarılarına göre değerlendirsin. Bugün onların olsun; ama uğrunda çok uğraştığım gelecek benimdir." - Nikola TESLA"
ÇAYAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
ÇAYAN Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 5 Kisi:
Alt 03.Nisan.2018, 01:20   #5
 
Apé Che - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Apé Che
İŞÇİ...
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 13.Temmuz.2007
Üye No: 4
Mesajlar: 8,153
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 6,218
2,054 Mesajına 5,868 Teşekkür Aldı
Standart

Seni tüm yüreğimle selamlıyorum ÇAYAN Yoldaş. Varol.

"Mahirlerin ardılı olmak, bugünün Mahiri olmak: onun izinden giderek devrimci teoriyi dondurmak, değişen dinamikleri gözardı etmek olamaz. Zaman ve mekan mefhumları üzerinden geçmişe eleştirel bir sahiplenme ile bakarak, tüm devrimci deneyimlerden dersler çıkarmak, kendi omurganı koruyarak her devrimci fikirden öğrenmek ve değişen koşulları isabetli olarak analiz etmekten geçer. Komünist olma iddiamız varsa tüm toplumlar tarihi boyunca yaşanmış olan eşitlikçi, komünal mücadeleleri tarihin ışığında değerlendirerek kendimizi onların mücadelelerine bağlamak, hepsini içermek zorundayız. ML nasıl bizim omurgamız ise Blanki vd. ( Ape Che arkadaşa selamlar ) hareketler yüreğimiz, bilim ve teknik katkılarda bulunanlar beynimiz, kültürel ve sanatsal miras kalbimiz, 68'den bugüne olan devrimci mücadele mirası bileğimiz, Bedreddinler vd. yere sağlam basmamızı sağlayan ayaklarımız olmalıdır. Bugünün yeni mücadeleleri, buluşları, fikirleri, üretimleri de bizi geleceğe uçuracak olan kanatlarımız olmalıdır.Meselelere içimize kapanarak, deve kuşu gibi yaparak değil, bu derecede kapsayıcı, gelişime ve öğrenmeye açık olarak bakmalıyız. Bunun yolu da eleştiri silahını bırakmadan, özeleştiriyi de süreklileştirmekten geçer. Kendini ne abartmaktan ne de eziklik içerisinde olmaktan geçer. Gerçekliğimizi bilmeli, çuvaldızı kendimize batırmalıyız. Gerçekçi olmalı imkansızı istemeliyiz. Yoksa şu anda olduğu gibi sınıflar mücadelesi arenasında esamemiz bile okunmaz. Acı ama gerçek..."



______________________________________________________


TARİHTE ZORUN ROLÜNÜ EN DOĞRU OLARAK KAVRAYARAK DEVRİMCİ ŞİDDETİ PROLETARYANIN HİZMETİNE ÖRGÜTLÜ OLARAK VERENLERİZ.

Bu büyük devrimci komünistin çalışma biçimini zamanımızın sınıflar mücadelesine en uygun ve en doğru cevabı olarak kabul ettiğimiz için BİLİMSEL SOSYALİZMin kurucuları tarafından da tastik edildiği için

Bizler
BLANQUİST Devrimci Komünistleriz !




Apé Che isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Apé Che Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 03.Nisan.2018, 12:09   #6
 
Gudrun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Gudrun
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 03.Ocak.2009
Üye No: 16650
Mesajlar: 1,732
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 481
360 Mesajına 998 Teşekkür Aldı
Standart

Blanqui bu ayrımların (prohdouncu,komünist,jakoben vb) o zamana göre ekoller, Cumhuriyet yolunda kendi potasında eritilmeai gerektiğini söylüyor.Her ekolün komünizme katacağı yarar muhakkak vardır bu Blanqui nin görüşü.

Apo bunu önemsiyor ve hareketin geldiği noktada Felsefik hareket ortaya çıkıyor.

Bizimde emsalimiz rizom(köksap) tarzı olmalıdır.Tek kökten çıkan tek sap ve çeşitli dallar dogmatik ideolojiyi oluşturmaktdır, teorik ve pratik yenilenmenin bizden çok şey beklediği aktüelde,tarz değişimi gerekiyor.Tek saptan dikine doğru doğan fikriyatlar bütünü hiyerarşi içeriyor,dikine olduğundan iktidar yüksektir.

Köksap horizontal,çok merkezli rizomu heryerde biten,bu köklerin ve sapların sınırsız ağlar ve bunları dolaylı dolaysız birleştiren bağlar içerir ve yatay gelişiminden ötürü yayılma bölgesi geniştir.Çaprazlama ilişkinin simbiyotiğiyle,geliştirilicek sentezler devrimci enerjiyi yükseltecektir

Matrisi olmayan dolayısıyla doğumu ve ölümü olamayan bu düşünce sistemi, sosyoloji,pedagoji,biyoloji vb tüm kavramların birbiriyle bağlı olduğunu ve bunlrın etkileşimiyle oluşacak devrimci hareketin ölümsüzlüğünü simgeleyecektir.Şahsen tüm olanakların her boyutuyla değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum,devrimciler arasındada böyle bir ilişki biçiminin şekillenmesi gerekiyor.Lenin demiyormuydu, bizi devrimci yapan özeleştiridir yeniden yaratımdır.
Gudrun isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Gudrun Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 3 Kisi:
Alt 04.Nisan.2018, 20:58   #7
 
Gudrun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Gudrun
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 03.Ocak.2009
Üye No: 16650
Mesajlar: 1,732
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 481
360 Mesajına 998 Teşekkür Aldı
Standart

Tek başına Rossvelti öldürmeye çalışan yiğit Giuseppe zangara yadsınabilirmi,

Bizim tabirle yedi düvele karşı savaşmış vietnam halkı,komutan Giap Ho amca,

Peru devletine,cia'ye uyuşturucu çetelerine paramilit çetelere kök söktürmüş korkularından kafese tıkadıkları Başkan Gonzalo,

Ya basta! diyerek yüzlerce yılın ezilmiş horgörülmüş maya köylülerini örgütleyip silahlı ayaklanma başlatan Subcomandante Marcos,

CHE'nin dünya şehidi ilan ettiği Lumumba.

Tayin edici zafer için son işareti veren Lenin.

Zindanlarda çürümüş iflah olmaz Blanqui

Dünyanın tüm haydutlarını tarumar etmiş Stalin.

İnsanları biraraya getiren çıkar değil dayananışmadır diyen Kropotkin.

Uzun yürüyüşü yapan,Çin'i esrarlı hülyalardan kurtaran Mao

Avrupanın suskunluğuna itiraz gibi doğan RAF,Action Directe,Kızıl Tugaylar.

Gençlerin yaşı kadardır ayaklanan. Şehit, tutsak Türkiye ve Kürdistanlı devrimciler için yunanı birbirine katan komşu anarşistler,komünistler.

Ya umutlarını planlamaya başlayan gencin demonik meleği, Carlos Marighella,şehir gerillasının el kitabı!

Baştan aşağı macera ve adanmışlık olan Kamo yoldaş,imrenmeyen yoktur!

Bir halkı uyandıran sonu gelmemiş romanın yaratıcıları PKK.

Surda yüreğimizi bileyen içimizi hınçla dolduran Çiyagerler. Deniz için yola çıkan Mahir ,İboya tek kelime kötü söz edebilecek varmı? O yiğitliğe o masumluğa.

Rojava şehitleri ve devrimi, herşey bitti diyen yenik ruhlara höst denilen mevzi.

Nesnel koşulda neymiş,öznel koşul yaratırız diyen büyük kumandan CHE.İki kıtada devrime cürret etmiş insan,gerçek insan.

Ben bunların hepsini devrimci değer olarak kabul ediyorum.
Gudrun isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Gudrun Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 4 Kisi:
Alt 04.Nisan.2018, 23:08   #8
 
ÇAYAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ÇAYAN
ADALI
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 07.Ağustos.2014
Üye No: 50852
Mesajlar: 125
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 298
95 Mesajına 261 Teşekkür Aldı
Standart

Merhaba Arkadaşlar.

Önceki mesajımda değindiğim hususları biraz açmam gerekirse; tüm devrimci akımlar için dönem şapkayı önümüze koyma dönemidir. En genel anlamda ML, komünist, sosyalist, anarşist vd. tüm devrimci akımlar için ortak olan sorun şudur ki: Hayatı ne kadar etkiliyoruz? Emperyalist-kapitalist sistem için ne kadar bir tehdit ve meşgale konusuyuz? Bu anlamda tek gelişim eğrisi gösteren hareket Kürt Yurtsever hareketi. Fakat gerek 7 Haziran sonrası Bakur'da gerekse de son süreçte Başur ve Rojava'da ve hatta daha öncesinde Rojhilat'ta yurtsever hareketin de sınırlılıklarını, gelişim için kabul etmek zorunda kaldığı zorunlulukları vs. gördük. İran'da silahlı mücadeleye ara vermesi, Irak'ta peşmergenin Irak ordusu tarafından püskürtülmesi döneminde bir alternatif oluşturup karşı-hamle geliştirememesi, özyönetim direnişlerinde yaşanan askeri mağlubiyet ve en son Afrin... Toplumsal örgütlenme, lojistik ve fert olarak askeri güç, deneyim olarak en ileri aşamada olan yurtsever hareket dahi bu durumu yaşadı. Diğer devrimci hareketler için şu anda yurtsever hareketin maddi gücüne ulaşabilmek bile çok uzak bir hedef. Bu noktaya tekrar döneceğim.

Yunanistan'da Syriza iktidarının ne kadar reformist bir hal aldığı iktidar olduğundan bu yana giderek artan biçimde ortada. FARC yaklaşık altmış yılın sonunda silah bıraktı. Nepal'de devrimin eşiğine gelindi hatta politik devrim demokratik muhtevada gerçekleşti fakat anında kapitalizmle uzlaşıp devrimin ilerletilmesinin önüne geçildi. Bugün Prachanda karşı-devrimin liderlerinden biri ve Maoistlere karşı mücadele eden hükümetin başbakanı. 2006'ya kadar gerilla hareketinin lideriydi. Tek sorun monarşi miydi? Chavez'den sonra Venezuela'nın durumu ortada. Raul'ün Küba'sı ABD ile barış köprülerini kurmada ne kadar ilerledi, bilemiyoruz. Tamil Eleam Kurtuluş Kaplanları 2005-6 yıllarında artık düzenli ordusunu kurmuşken ve hatta hava ve deniz birlikleri oluşturup havadan ve denizden Sri Lanka hedeflerine eylemler yapacak noktaya gelmişken 2009'a gelindiğinde fiziksel olarak tamamen imha edildi. Ortadoğu'da devrimci krizin bütün belirtileri varken 2011'deki Arap Baharı bu memnuniyetsizliğin dışavurumuyken ne oldu da emperyalizm tüm enerjiyi gerici hareketlere aktardı. Kitleler için devrimciler neden bir umut olamıyor da tüm bu boşluğu radikal İslam dolduruyor. Sadece edilgen bir biçimde emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin oyunlarıyla mı açıklayacağız bu durumu? Biz ne yapıyoruz? Neden halklara umut olamıyoruz?

Bence değişime ayak uyduramadık. Diyalektiği işletemedik. Değişen koşullara göre kendimizi yenilemeyi revizyonizm olarak algıladık. Her başarısızlığımızda, yenilgimizde bu durumu kendi dışımızda ele alarak özeleştiri yapamadık. Bunun sonucu olarak, kendi yanlışlarımıza eğilmeyi göze alamayıp, yüzleşemediğimiz için giderek daha sekter bir hal aldık. Hırçınlaşarak biz her fedakarlığı yaptık, her yanıyla doğruyduk ancak düşman çok güçlü, halk da vefasız diyerek kendimizi avuttuk. Bu durum bizde bir yenilgi psikolojisi oluşturdu. Zaten devrimci yapıların çoğu bu durumu 12 Eylül sonrasında yaşamış, peşine gelen 91 restorasyonu ve karşı-devrimiyle tamamen moralsizleşmişti. Hep bir nostalji özlemi, "ne günlerdi o günler, eskiden ne kadar iyiydi" perspektifiyle geçmişte takılıp kalmıştı. Doksanları devrimci inancını koruyarak atlatan hareketler de F Tipleri sürecinden sonra giderek o psikolojiye doğru savruldu. Bunun sonucu ya iyice sivil toplumcu tarza dönen, liberal örgütlenme anlayışı ya da kendi dar dünyasında sıkışıp kalan, devekuşu devrimcilik anlayışı olarak iki sonuç verdi. Gezi canlanma için bir fırsat olarak görüldü. Ancak iddiam odur ki; Gezi sonrası devrimci Hareket şu an en etkisiz, güçsüz dönemini yaşıyor. Bunu sadece kitle sayısı veya güç anlamında demiyorum. İdeolojik ve politik olarak da daha önce direnme veya örgütlenmeyi büyütme gibi bir mücadele içinde olan devrimci hareket için şu anda süreç VAROLABİLME aşamasına gelmiştir. Şu anda direniş noktası yurtsever hareket dışında diğer hareketler için varlık-yokluk savaşımıdır. İlk defa bence devrimci hareket bu kadar geri bir noktadan barikat oluşturmaya çalışıyor. Hem de hem fiziksel hem de ideolojik yönden. Artık devrimci iddiasında vazgeçen liberalleşmiş devrimci hareket de, sekter bir tavır alarak dogmatik hareket eden devrimci hareket de varlık-yokluk mücadelesi vermektedir. Bugün için tek güç olabilme iddiası olan ve varlık-yokluk kaygısı taşımayan hareket yurtsever harekettir. Fakat onun da ulaştığı bu düzeye rağmen sınırlarının ne olduğu da az çok ortaya çıkmıştır.

Tüm bu yaşanan olumsuz gidişatın hem içsel hem de dışsal sebepleri bulunmakta. Çıkış da ancak bu sorunları yaratan sebeplere eğilerek yapılabilir. İçinde bulunduğumuz durum büyümek, güçlenmek için bir fırsat da olabilir. Yenilgiden zafere giden yol bulunabilir. Ancak önce en başta dediğim gibi şapkayı öne koymak gerekmektedir. Zaten biz bu çıkış yolunu bulamazsak dünya için felaket çığ gibi büyüyerek gelmekte. Hem sosyal-ekonomik sebeplere dayalı olarak çıkarılacak olan savaşlar ile katliamlar, vahşetler, mülteci akınları toplumsal felaketi büyütecek hem de kapitalizm bu seyriyle devam ede ve biz bir engel konumuna gelemezsek doğanın da artık geri döndürülemez şekilde yok edilmesi sürecine girilecek. Artık komünizm sadece insanların değil diğer canlıların ve doğanın da tek kurtuluşu haline geldi. Fakat biz bu duruma ters orantılı olarak giderek daha da gerilemekteyiz. Güç haline gelebilmek için önce hastalığı teşhis etmemiz gerek.

Dediğim gibi; önce tarihi ve devrimler tarihini yeni bilgiler ışığında en baştan tekrar ele almamız gerek. Sonrasında özellikle 91 sonrası varolan değişimleri ve gelişimleri her yönüyle inceleyip analiz etmemiz gerek. Bu sayede nerede hata yaptığımızı, eksiklerimizi teşhis edebiliriz. Sonrasında bu hastalığı tedavi edecek çözümleri bulabiliriz. Bu hem ideolojik hem politik hem de pratik yönüyle olmalı. Önce toplumlar tarihi boyunca olan önceki tüm mücadele deneyimlerini tekrar değerlendirmeli, sonrasında sanayi devrimi sonrası tüm devrimci deneyimlerden yeni dersler çıkarmalıyız. Kapitalizm karşısında hangi sebeplerle yenilgiye uğradığımızı, neden her geçen gün kapitalizmle aramızdaki makas farkının açıldığını tahlil etmeliyiz. Güncel durumda, kapitalist-emperyalist sistemin yeni sömürü metotlarını, kitleleri nasıl kazandığını, güçlü ve zayıf noktalarını önce kendi coğrafyamızdan başlayarak tüm dünya geneline doğru genişletmeliyiz.

Bu ML'ler için ideolojik yenilenme halinde olmalı. Tüm komünist akımları kapsayacak şekilde genişletilmeli ve azami birlik haline gelme amacı taşımalı. Diğer devrimci hareketlerle ( anarşizm vd. ) politik temelde olmalı. Ortak bir hat oluşturulabilmeli. Tüm toplumsal dinamikler, düzen içi mücadele alanları da dahil olmak üzere ( kültürel etnik-din-mezhepsel sorunlar vb, kadın, çevre vd. sorunlar) devrimci mücadeleye bağlamanın yolları aranmalı ve tüm bu sorunlar etrafında kitleleri kapsayacak şekilde genişletilmeli.

91 sonrası ve özellikle son 10-15 yıl bilimsel ve teknolojik gelişim açısından çok büyük değişimleri içermektedir. En belirgin gelişim olan internetin yaygınlaşması dünya genelinde tüm farklı toplumların etkileşimini artırmıştır. Cep telefonları, tüketim araçları ve maddelerindeki hem çeşit olarak hem de niceliksel artış sıradan insanların da düzenle kurduğu bağları geliştirmiştir. Bugün bir küçük burjuvanın veya işçinin kaybedecekleri geçmişe nazaran çok daha fazladır. İnsanların çoğu bu değişimi refahın yükselmesi olarak algılamakta, bu nispi refahtaki artışın aynı zamanda sömürüyü de artırdığını, gelir dağılımındaki uçurumu derinleştirdiğini görememektedir. Suni denge düzen lehine daha da perçinlenmiştir. İnternet ve diğer kitle iletişim araçları muhalif fikirleri insanlara ulaştırma açısından imkan sunmaktadır. Fakat diğer yandan düzenin denetimi ve propaganda gücü de artmaktadır. Devrimciler eskiye nazaran 10 kat daha kitlelere ulaşabiliyorsa düzen de en az 1000 kat daha ulaşabilmektedir. devrimci propagandadan çok daha fazla düzenin dezenformasyonu etkili olmaktadır. Bu alanlara daha çok eğilmek gerekmekte. İnternet, cep telefonları vs. düzenin dinleme, teknik takip vs. denetimini de artırmakta hem legal hem illegal mücadele daha da denetim altına alınmaktadır. Bu da mücadele yöntemlerini değiştirmeyi ortaya çıkarmaktadır. elektronik ve telekomünikisyondaki gelişim, yazılım ve otomasyondaki ilerleme devletlerin askeri gücünü katlamakta ve mücadeleye ket vurmaktadır. Bu durum sadece örgütlenme değil askeri ve politik stratejilerde de yeni duruma ayak uydurmayı şart koşmaktadır. Tek başına uydu-yer haberleşme teknolojisi, İHA, SİHA vb. icatlar bile güç dengesini bozmaya yetmektedir.

Şu anda bankacılık sistemi borçlanma üzerinden emekçileri ekonomik kıskaç altına almakta. Krediler, kredi kartları, tüketimin özendirilmesi ve reklam sektörü üzerinden oluşturulan tüketim çılgınlığı hadsafhada. Borç batağında olmayan ülke, kuruluş, şirket, birey hemen hemen yok. Bu borç toplamda piyasada nakit olarak veya hesaplarda gözüken paranın çok üzerinde. Dünya bankacılık sistemi olmayan para üzerinden insanları borçlandırdı. Bu paraların çoğu batak durumda. Ve bunun sonucu daha büyük savaş ve yıkımlara başvurarak sistem krizlerini aşma yoluna gidecek. Borç batağındaki insanlar daha da köleleştirilecek. Savaşla silah satışı, savaşın yatacağı yıkımla imar üzerinden yeni rantlar oluşturulacak. İşgal edilen yerlerde yeni kredi kartı köleleri olacak. Fakat sürecin sonunda artık su, hava vb. hayat alanları da tamamen sömürü alanına dahil edilerek sadece insanların değil doğanın katliamı da katlanarak devam edecek. emekçilere bu hususlar temelinde gitmenin ve örgütlemenin yolları, metotları bulunmalı. Buna bağlı strateji ve taktikler geliştirilmeli.

Bunun yolu da bilimsel, teknolojik gelişimlere daha vakıf olmamızla olabilir. Bilim-teknik alanında yeni buluş ve icatlar, sanat ve kültür alanında yeni eserler bizim için önemli alanlardır. Buralardan öğreneceğimiz çok husus var. Üretimde kol emeğinin ağırlığı giderek azalmakta. Temel çelişki emek-sermaye çelişkisi, bu sınıflı toplumlar varolduğundan beri sabit. Fakat emeği ve sermayeyi temsil eden sınıf veya sınıflar tarih boyunca değişmekte. Emeği artık sadece işçi-köylü temelinde açıklayamayız. Artık belli bir mülke sahip olan ama üretimin en önemli ağırlığını oluşturan teknik elemanlar emekçi sınıflar içinde önemli bir yekun oluşturmakta. Üretim giderek makineleşmekte ve otomasyon ağırlık kazanmakta. Hem donanım hem de yazılım olarak tasarım işini gerçekleştirenler doğrudan ve dolaylı olarak üretimden temel bir rol oynamakta. Tarımda çalışan çiftçi-işçi sayısı azalırken giderek tarım da makineleşmekte. Şu anda tarlasında öküzle saban süren hemen hemen yok gibi. Neredeyse tüm tarım toprakları traktör yardımıyla sürülmekte, biçerdöver ile hasat yapılmakta. Bu değişimler Ciddi bir işsizlik oluşturmakta. Makinelerin yaptığı iş ile boşa düşen emekçi sınıflar eğitim ve istihdama bağlı olarak üretim içinde yer alamayıp boşta kalmakta. Kapitalizm tüm verimsizliği ve akıl dışılığı ile gelişimini devam ettirmekte. Nispi olarak daha çok mülk sahibi olan entelijensiya da sonuç olarak sermayenin tahakkümü altında. Bir bilim insanının yaptığı bir icat o bilim insanına 1 kazandırıyorsa onun telifini alan sermaye en az 1000 kazanmakta. Bir doktor özel hastanede 20 bin kazanıyorsa çalıştığı hastaneye belki 1 milyon kazandırmakta. Onun yirmi bin kazanması sadece karnı tok sırtı pek köle olmaktan öteye gidememekte. her şeyden öte bu kesimler entelektüel bağımsızlıktan mahrum olarak devletin ve sermayenin tahakkümü altında yaşamakta. Bu alanlara daha çok eğilmeliyiz.

Tüm bu gelişmeler ışığında son dönemde silah bırakan, etkisizleşen, düzen içileşen veya marjinalleşen tüm örgütlerin bu düştüğü durumun sebebini emperyalist-kapitalist düzendeki bu niceliksel ve niteliksel değişimin oluşturduğu yeni şartlar ve bu değişen dinamikleri yeterince çözümleyememekte arayabiliriz. Dert burada derman da burada. Çıkışı da ancak buradan bulabiliriz. Güç ve örgütlenme olarak en iyi dönemini yaşayan yurtsever hareketin emperyalist devletlerle ilişki kurma zorunluluğu, mevcut gücüne rağmen Afrin'de yaşanan durumun açıklaması da burada. Hem yerel-bölgesel hem de evrensel ölçekte çözümü, birliği, örgütlenmeyi yakalamak için son derece ilmi ve bilimsel araştırma yapmak ve yeni ideolojik katkılar sunmak zorundayız. Devrim anlayışımız ne olmalı? Devrim stratejimiz ne olmalı? Devrimde temel ve öncü sınıflar hangileri? Sınıfların rolü ve mevzilenmesi nasıl olmalı? Tek ülkede ve bölgesel mi tüm dünyada aynı anda mı devrim hedeflenmeli? Legal mi, illegal mi? Silahlı mı, silahsız mı? Hangi model silahlı mücadele... Eski tarzda ayaklanma, halk savaşı, PASS vb. mi? Bunların reddi veya sentezi olacak yeni modeller mi? Kitlelerin hassas noktaları neler, hangi sorunlar daha yakıcı, bu sorunlar üzerinden nasıl kazanılabilir? vb. sorular çoğaltılabilir. Ancak önce yeni koşullar bilimsel temelde analiz edilip, komünist ilkeler etrafında süzgeçten geçirilmeli. Hiç bir eski anlayış tabu haline getirilmeden tıpkı Lenin'in Marksizme yaptığı katkı, Mao'nun ML'ye yaptığı katkı, M.Çayan'ın 3. bunalım dönemi koşullarında ML'ye ve Mao'ya yaptığı katkıyı örnek almalıyız. Onlar gibi cesaretle sorunların üzerine gitmeli. En kritik yaralara tereddütsüz neşter vurmalıyız. Bu derece köklü bir çözüme başvurmadan "Hasta Adam" olmaktan kurtulamayacağız. Şu anda hasta yatağımızda yatıyoruz. Ama kendimizi tedavi etmezsek önce komaya sonra mezara girme riskimiz mevcut. Ancak bu neşteri vurursak yeniden doğuşu gerçekleştirebiliriz.

Sevgi ve saygılarımla...
______________________________________________________
"Bırakın doğruları gelecek söylesin ve herkesi eserlerine ve başarılarına göre değerlendirsin. Bugün onların olsun; ama uğrunda çok uğraştığım gelecek benimdir." - Nikola TESLA"
ÇAYAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
ÇAYAN Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 3 Kisi:
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com