Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Makaleler

Makaleler Makale bölümü

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Panoptikon ya da Toplumsal İlişki Olarak Özgürlük
Cevaplar
0
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
144
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 23.Temmuz.2018, 14:00   #1
 
Kazcynski - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kazcynski
Emekçi
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 05.Nisan.2008
Üye No: 7057
Bulunduğu yer: Yeryüzü
Mesajlar: 2,395
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 983
834 Mesajına 1,973 Teşekkür Aldı
Standart Panoptikon ya da Toplumsal İlişki Olarak Özgürlük

Özgürlük bir ayrıcalık olarak doğmuş ve o zamandan bu yana öyle kalmıştır. O böler ve ayrıştırır. En iyiyi geri kalanlardan ayrı tutar. Özgürlüğü cazip hale getiren farklılıktır: Onun varlığı veya yokluğu; yüksek ile düşük, iyi ile kötü, istenen ile aykırı olan arasındaki zıtlığı açığa çıkarır ve temellendirir.

En başından itibaren özgürlük birbirinden keskin bir biçimde ayrılmış iki sosyal durumun birlikte var olmasını temsil eder; özgürlüğe ulaşmak ve özgür olmak terimleri ise düşük sosyal durumdan daha yükseğe çıkmak anlamına gelir. Bu iki sosyal durum pek çok yanıyla birbirinden ayrılır fakat karşıtlıklarının içinde özgürlüğün niteliğiyle ilgili bir yönü daha fazla sivrilmiştir. Bu, başkalarının iradesine bağlı eylem ile kişinin kendi iradesine bağlı eylem arasındaki farklılıktır.



Birinin özgür olabilmesi için en az iki kişi gerekir. Özgürlük sosyal bir ilişkiye, toplumsal koşullarda bir asimetriye işaret eder; o, esasen, toplumsal ayrımı gösterir yani toplumsal bölünmeyi varsayar ve gerektirir. Kişiler ancak kurtulmak istedikleri bir çeşit bağlılıkları olduğunda özgürleşebilirler. Eğer özgür olmak her yere gidebilme izninin olması anlamında kullanılıyorsa (Oxford İngilizce Sözlüğü (OED) bu kullanımın 1483’e dayandığını söyler) bu aynı zamanda evlerine bağlı, özgürce hareket etme hakkından feragat etmiş birilerinin var olduğu anlamına gelir. Eğer özgür olmak bağlardan ve yükümlülüklerden (OED, 1596) ya da iş ve sorumluluktan (OED, 1697) kurtulmak anlamına geliyorsa, bu ancak bağlı ve yükümlülüklerini taşıyan ya da çalışan ve sorumluluk sahibi insanlar sayesinde mümkündür. Eğer özgür olmak kısıtlanmadan eylemek anlamındaysa (OED, 1578), bu diğer bazı kimselerin eylemlerinin kısıtlandığını ima eder. Eski ve ortaçağ İngilizcesinde özgürlük hep muafiyet anlamına gelmiştir: vergi, ayakbastı bedeli, görev, hükümdarın yargı yetkisinden muafiyeti. Muafiyet yeri geldiğinde ayrıcalık anlamı kazanır: Özgür olmak bir kurumun, bir şehrin veya bir mülkün ayrıcalıklı haklarına sahip olmakla eşdeğer görülür. Muaf ve ayrıcalıklı olanlar artık soyluluk ve itibarlılık saflarına katılmıştır. On altıncı yüzyılın sonuna kadar özgürlük, asil soya sahip olmak, soyluluk, cömertlik ve asillikle, yani ayrıcalık ve üstünlüklerinin delili olarak görülen tüm güçlü ve kudretli özellikle eşanlamlı olarak kullanılır. Daha sonra terim soyluluk bağlantısını kaybetse de ayrıcalık anlamını korur. Artık özgürlük söylemi aslen özgür olmayan bir insanlık durumunda kimin özgür olma hakkına sahip olacağı sorusuna odaklanmıştır.

Modern toplum, öncüllerinden, kendisine yönelik yaklaşımını bekçi – usulünden bahçıvan –usulüne çevirmesiyle ayrılır. O, toplumsal düzenin devamlılığını (yani insan hareketinin belli parametreler içinde tutulmasını ve insan davranışının bu parametreler içinde tahmin edilebilmesini ) gündemde tutulacak, üstüne düşünülecek, tartışılacak, ilgi gösterilecek ve çözülecek bir mesele olarak görür. Modern toplum güvenliği sağlamak için bilinçli önlemler almadan güvenli kalınabileceğine inanmaz, Bu önlemler her şeyden önce insan davranışının yönlendirilmesi ve kontrol edilmesi yani toplumsal kontrol anlamına gelir. Toplumsal kontrol gerektiğinde iki şekilde uygulanabilir. İnsan, yapılması istenmeyen şeyleri yapmaktan alıkoyulduğu ya da yapılması istenen şeyleri yapmaya teşvik edildiği durumlara sokulabilir. Toplumsal düzen için zararlı olduğuna inanıldığından bazı şeylerin yapılması istenmez. Birtakım şeylerin toplumsal düzeni sürdürüp canlandırdıklarına inanıldığından yapılması istenir. Bu, ister uzak durulması istenen, arzu edilmeyen bir davranış, ister teşvik edilip arzu edilen bir eylem olsun, mühim görev uygun koşulların yönetimidir. Yalnız bu görev ikiye ayrılır: engelleme ve teşvik etme. İnsanların şans verildiğinde toplumsal düzenin sürdürülmesinin aksine davranacaklarına inanmak için yeterli neden varsa, yönetimin amacı engellemektir. Eğer başka birtakım insanların şans verildiğinde mevcut düzeni sağlamlaştıran eylemler üzerinde olacaklarına inanılıyorsa, amaç teşvik etmek olur. Dışerklik ile özerklik [heteronomi ve otonomi], denetim ile özdenetim, sistemli yönetim ile özgürlük arasındaki karşıtlık bununla ilgilidir.



Michel Foucault ustaca yorumuyla, bizlere Jeremy Bentham’ın Panopticon’unun (tam adı: Panopticon; or, the Inspection House, containing the Idea of a new Principle of Construction applicable to any Sort of Establishment, in which persons of any description are to be kept under Inspection and in particular to Penitentiary-House, Prisons, Houses of Industry, Work-Houses,Poor-Houses, Manufactories, Mad-Houses, Lazarettors, Hospitals, and Schools: with a Plan of Management adapted to the Principle) modern gücün ıslah edici doğasına dair önemli bir kavrayış olduğunu göstermiş; onun esas amacının organların yönetimi, temel yönteminin ise gözetleme olduğunu açığa çıkarmıştır. Yine de bu yorum Panoptikon’dan çıkarılacak kendi içinde gayet başarılı başka birtakım hususları dışarıda bırakır:

Panoptikon özgürlük ile tutsaklık, özerk ile güdümlü eylem arasındaki karşıtlığa dair bir kavrayıştır. Bu karşıtlık idealize edilmiş iki örnek arasındaki basit bir mantıksal ayrımdan çok, bir toplumsal yapı içinde birbirini belirleyen pozisyonlarla sosyal ilişki şeklinde kendini gösterir. Karşıtlığın her iki tarafının da aralarındaki bu yakın ve çapraşık ilişki içinde uzmanlık bilgisiyle donatılmış ve bu bilgiyi kullanma yetkisine sahip uzmanlarca tasarlanıp denetlenen toplumsal koşulların bilinçli, bir çeşit bilimsel yönetiminin bir ürünü olduğu gösterilmiştir.

Panoptikon’un (bu evrensel kontrol makinesinin) mahkûmları, yalnızca kapatılışlarının hizmet etmesi gereken amaçla, yani bekleneceği üzere onları oraya koyanların niyetiyle tanımlanır. Bu mahkûmlar güvenli gözetimin, bir yere kapatma yalnızlık, zorla çalıştırma ve bilgilendirmenin nesneleridir. Koşullarının arkasındaki niyet onları olmadıkları ve olma iradesi göstermedikleri şeylere dönüştürmektir; Onları en başta mahkûm yapan da bu irade yoksunluklarıdır. Hapsedilmeleri sırasında tutuldukları koşulların, onları hapsedenlerin amaçlarına en iyi şekilde hizmet etmesi için dikkatlice hesaplanması gerekir. Böyle amaçlardan bazıları şunlardır: “İflah olmazı cezalandırmak, deliyi kontrol altında tutmak, ahlaksızı ıslah etmek, şüpheliyi tutuklamak, başıboş gezeni çalıştırmak, yoksulun bakımını sağlamak, hastayı iyileştirmek) heveslisini herhangi bir endüstri dalıyla ilgili bilgilendirmek ya da onu eğitime giden yolda yükselen yarış için yetiştirmek”; kapatılmanın toplumsal kimliği amacına bağlı olarak çeşitlilik gösterir. O, “ölüm odalarında müebbet hapis, duruşma öncesi kapatılma için tutukevleri, cezaevleri, ıslahevleri, darülacezeler, fabrikalar, tımarhaneler, hastaneler ya da okullar” halini alabilir. Ne var ki kapatılan kişinin koşulları, kapatılmanın toplumsal kimliğiyle birlikte farklılaşmaz.

Anlaşıldığı üzere, çeşitli sınıflardaki mahkûmlara uygun toplumsal koşullar, onların içkin özellikleriyle (yaşlı ya da genç, sağlıklı ya da hasta, suçlu ya da suçsuz, ahlaken düşkün ya da masum, onarılamayacak biçimde yozlaşmış ya da ıslah edilmeye muhtaç, cezayı hak eden ya da ilgiye aç olmaları gibi) değil, kendi hallerine bırakıldıklarında yapmaları olası eylemler ile kapatılmalarının gerektirdiği eylemler arasındaki düzenlemeyle (ya da bunun eksikliğiyle) ölçülür. Bu ikisi arasında olması muhtemel uyuşmazlığın mahkûmun iradesizliğine mi, fiziksel ya da ruhani güçsüzlüğüne mi, yoksa psikolojik hamlığı veya kusurluluğuna mı atfedilmesi gerektiği önemli değildir. Mühim olan tek şey istenen davranışın sadece başkalarının iradesiyle sağlanabileceğidir, mahkûmun iradesi ya yoktur ya da kasten “söndürülmüş” veya baskılanmıştır.



Panoptikonun (beklenen işlevsel görevi her neyse) mahkûmlarını birleştiren, gözetmenin mahkûmun eksik ya da güvenilmez iradesi yerine denetçinin iradesini yerleştirme niyetidir. Denetçinin (hapishane gardiyanları, ustabaşılar, doktorlar; öğretmenler) iradesi, mahkûmun davranışlarını tanımlamak, yönlendirmek ve denetlemek zorundadır. Belirtmeliyiz ki mahkûmların kendilerinden yapmaları istenen şeylere dair ne hissettiklerinin önemi yoktur; emirleri meşru görmemiş ya da denetçilerin niyetlerini “içselleştirmemiş” olmaları mühim değildir. Panoptikon mahkûmların ne düşündükleriyle ilgilenmez, sadece ne yaptıklarıyla ilgilenir. İdeolojik hâkimiyet, kültürel hegemonya) beyin yıkama ya da ruhani itaate erişmek için gösterilen çaba başka nasıl adlandırılıyorsa, bu panoptikon bağlamında alakasız ve açıklanamaz bir tuhaflık olarak görülür. Kimse mahkûmların yapacaklarını en nihayetinde isteyerek yapıp yapmayacaklarını sormaz, yaptıkları sürece sorun yoktur.

Ahlaki reform meselesini davranışın en temel dışerklik ilkelerine kadar budamanın kinizim rüzgârını çağırması muhtemeldir. O, ahlaki olarak egemen bireyin söylemiyle uyumsuz ses çıkaran özgürlükçü savlara açıkça meydan okur. Bentham bu rüzgârı öngörmüş ve onu açık olanla yüzleştirmeye karar vermiştir. Liberal eleştirmenlerin öfkesini önceden kontrol altında tutmak için şüphelerini onlar adına dile getirmiştir: “Özgür bir vatandaşın liberal ruhu ve enerjisi, bir askerin mekanik disipliniyle ya da kesişin kanaatkârlığıyla değiştirilemez değil midir? Bu incelikle yapılandırılmış düzeneğin sonucu, insan suretinde bir dizi makine inşa etmek olmaz mı?” Ardından, Bentham bu şüphelerin gereksiz, korkularınsa yanlış yönlendirilmiş olduğunun açık kanıtı olarak gördüğünü ortaya koymaya devam eder:
Tüm bu son derece hoş ama hiçbiri meselenin özüne dokunmayan sorgulamalara tatmin edici bir cevap verebilmek için meseleye tümüyle hakirn olmak gerekir. Bu disiplin yoluyla mutluluğun artması mı, yoksa azalması mı daha muhtemeldir? Onlara askerler diyelim, keşişler ya da makineler olsun, yani onlar yine de mutlu olanlar olacaktır: zaten gerisi önemli olmamalı. Savaşları ve fırtınaları yorumlamak ilginçtir lakin barışın ve sakinliğin keyfi çıkarılır.

Zaten “özgür bir vatandaşın liberal ruhu” hiçbir şart altında panoptikon tarafından beslenmeyecektir. Ama o, barış ve sakinliği ve dolaylı olarak mahkûmların mutluluğunu garanti eder. Panoptikon tarzı barış ve sakinliğin ne anlama geldiğini, Bentham’ın savunmasının sav birliği ve tutarlılığıyla göze çarpan bütünselliğinden çıkarmak kolaydır. Bu barış ve sakinlik durumunun iki yüzü vardır. Nesnel olarak, bu durum mahkûmun hareketlerinin dışsal bağlamda düzenliliği, sabitliği ve tahmin edilebilirliği ile nitelendirilir. Hiçbir şey şansa bırakılmaz ve hiçbir gerçekçi seçenek mahkûmu seçim gerekliliği ile sınırlamaz. Umut edecek hiçbir şey yoktur ama korkacak bir şey de yoktur. Öznel olarak ise, “barış ve sakinlik” durumu mahkûmların davranışlarının denetçinin iradesi ile uyuşmazlık içinde olmadığı konusunda güvence verilmesi anlamına gelir ve bu yüzden öfke uyandırmaz, dolayısıyla bir başkaldırı ve buna verilen cezadan söz edilemez. Amirler mahkûmların davranışlarının uyumlu olmasından başka bir şeye ihtiyaç duymadığından ve durum hiçbir çelişki ya da ahlaki belirsizlik içermediğinden ödül akışını istikrarlı tutma sanatını öğrenmek kolaydır ve öğreneni bir çatışma içine sokmaz, Barış ve sakinliğin bu iki yüzü kendi aralarında mutluluğun hem gerekli hem yeterli bileşenlerini sağlar. “Bireyin özerkliği”, seçme özgürlüğü bunların arasında değildir.

Ne var ki, Bentham’ın mahkûmları uzuvları dışarıdan iplerle hareket ettirilen birer kukla değildir. Mahkûmların düşünen ve tasarlayan varlıklar olması beklenir, onlar seçimler yapar ve eylemleri her zaman bu seçimlerden birinin ürünüdür. Onlar da geri kalan hepimiz gibi mutlu olmaya gayret ederler. Dolayısıyla tek bir konuda güvenilebilirler: Genellikle kendilerine daha az değil, daha çok mutluluk getirecek olan kararı verme eğiliminde olacaklardır. Yine de seçim yapmak bir mutluluk arama yöntemidir, mutluluğun kendisi değildir. Bu nedenle seçim yapanlar, sahip olunduğu andan itibaren seçime yer ve ihtiyaç bırakmayan, o “barış ve sakinlik” durumunu tercih ederler.

Panoptikonun tasarımcısı yalnızca en iştah kaçıncı alternatiflerine izin verme yoluyla, basitçe “barış ve sakinliğin” avantajlarını belirginleştirerek, o tercihin sürekliliğini kolayca güvence altına alabilir. Bu sürekliliğin, koğuşundan faydalı ve kazançlı işgücü çıkarabilmesine bağlı olmasından endişelenen panoptikonun gelecekteki gözetmenine, mahkûmların halihazırdaki gergin durumlarında baskıyı tamamlamak için ekstra bir çabaya gerek olmadığı konusunda teminat verir. Bentham’ın sözleriyle gelecekteki gözetmen,
işe girişirken sınırlarını nasıl belirleyeceğini bana sormayı nadiren gerekli bulacaktır. Bu yönetim altında, ellerinden geleni yaparak üreten çalışanlarına iş güvencesi olarak daha fazla ne dileyebilir, hayal edemiyorum. Mahkûm her halükarda endüstrinin vereceği güvenceden ve parça başına değil gün başına ücretlendirilen sıradan bir ustabaşının çalışkanlığından çok daha fazlasını bulacaktır. Bir adamın çalışmak dışında başka hiçbir meşgalesi yoktur, konuşacak bir Allah’ın kulu olmadan, sabahtan akşama hayat ekmeğini yiyip suyunu içmek dışında… Bu teşvik onun elinden geleni yapması için gereklidir; Ama daha fazlasını yapmaya gerek yoktur.

Bayat ekmek, su ve tek kişilik hücrenin yalnızlığıyla karşılaştırıldığında, herhangi bir değişim –buna ağır işgücü ve azami fiziksel çaba da dâhil– ödül olarak algılanacaktır. Seçim aslında basittir, düzgün ve faydalı davranma yetisinden yoksun insanların bile doğru tercihe yöneleceğine güvenilebilir. Bu güvenin kaynağı, seçen kişiye atfedilen erdemler değil, seçimin basitliğidir. Seçme kolaylığını muhafaza etmek, panoptikon adı altında tanımlı “yönetim” in görevidir. Görev, ancak ve ancak, zorunlu olduğu bildirilmemiş her davranışı yasaklayıp bertaraf etmeyi amaçlayan ve bu amacını gerçekçi kılmaya uygun kaynaklar tarafından desteklenen düzenlemelerle gerçekleştirilebilir.
Panoptikon’un ana fikri, görevi rutin işlemlere indirgeyerek kolay ulaşılabilir bir şekilde sunan, ucuz ve kusursuz kaynakları sağlamaktır. Bentham’ın söylemiyle bu kaynaklar, hem mahkûmlara hem denetçilere alan yaratan belirli bir mekân düzenlemesiyle, özellikle de çok amaçlı bir binanın özel tasarımıyla üretilir. Fakat bu mimari aracın arkasında, dönemin teknolojik ufku tarafından sınırlanmış uygulanma şeklinin ötesinde daha geniş bir prensip yatar.

Bentham’ın kendi sözleriyle panoptikonun özü, denetçinin konumun merkeziyeti ile o meşhur ve etkileyici görülmeden görme düzeneğinin birleşmesine dayanır. Bu, özün bilgi eşitsizliği olması anlamına gelir: Denetçi mahkûmlara dair her şeyi bilirken, mahkûmların denetçi hakkında hiçbir bilgisi yoktur. Denetçinin bulunduğu yer ve yaptıkları, sırla örtülmüş, görünmez ve bu yüzden tahmin edilemezken, mahkûmun yaptığı her şey daimi inceleme altında olup, sürekli değerlendirmeye ve ıslah edici bir karşı eyleme açıktır. En azından mahkûmlara yansıtılan bu olmalıdır. Şüphesiz, gerçek anlamda kesintisiz yapılan gözlem güzel olurdu fakat bu yapılabilse bile fazlasıyla masraflı olacağı söylenebilir. Bu yüzden Bentham’a göre, “istenilecek bir sonraki şey” şudur; “Her anında buna inanmak için nedenler gören ve bir türlü aksine ikna olmayı başaramayan mahkûm nihayet kendi durumunu ’denetim altında’ olarak kavramalıdır.” Mahkûm mahremiyetinin yabancıların dik bakışları karşısındaki savunmasızlığı her an varlığını korumalıdır. Asıl önemli olan, denetçinin “bariz her yerde bulunma hali”dir (vurgular Bentham’a ait). Denetçinin gözlerinin sürekli üzerilerinde olduğuna bir kere ikna olan mahkûmlar, bir daha asla kendi kafalarına göre davranamayacak ve kendi iradelerini kullanabilecekleri hiçbir fırsata sahip olamayacaklardır; bu yüzden de kullanılmamaktan ötürü güçsüz kalan iradeleri günden güne solacaktır. Kontrolün kalıcılığı ve aynı anda pek çok yerde bulunuşu, mahkûmları sadece özgürlüklerinden mahrum bırakmayacaktır: Eğer etkiliyse, onların özgür olmaktan, kendi eylemlerini seçmek ve yönlendirmekten, kendi hayatlarını biçimlendirmek ve yönetmekten aciz hale getirecektir. Artık onlar, hayatlarını kendileri yerine denetçinin düzenlemesine ihtiyaç duyacak; özel mutluluk türleri, kendilerince “barış ve sakinlik” durumu artık elde edilmek ve sürdürülmek için özgür olmamayı, yani dışerkliği gerektirecektir. Ve bu mucizevî yeniliğe, ahlaki nutuklar, nasihatler ya da mahkûmun ruh ve zihnini birleştiren farklı herhangi bir yol gerekmeden ulaşılacaktır. İhtiyaç duyulan sadece görünürdeki davranışsal kontroldür ve bu, başlıca prensibi bilgideki eşitsizlik olan dışa bağımlılıklar ağının uygun bir şekilde organize edilmesine bağlıdır.

“Görülmeden görme”, denetçileri, denetledikleri mahkûmlar karşısında özgür yapar. Bu durumda denetçinin özgürlüğü, mahkûmların yaptığı ya da dilediğinden bağımsız hareket edişine ve mahkûmlara kendi iradesinin nesneleri gibi davranabilme yetisine, yani mahkûmların eylemlerini etkileme ve değiştirme, davranışlarının belirleyicisi olarak onların iradelerinin yerine kendi iradesini koyabilme yetisine dayanır. Onlardan bağımsızlık ve onlar üzerindeki hâkimiyetin kombinasyonu denetçilerin mahkûmlar karşısındaki özgürlüğünü oluşturur. Özgürlük bir tarafında dışerklik ve irade yokluğunun yer aldığı ilişkinin diğer tarafıdır. Denetçiler, eylem özgürlüğü mahkûmiyet şartlarının dışında bırakıldığından dolayı onlar karşısında özgürdür.

İlişkisel olarak denetçilerin özgürlüğü yalnızca tek yöne işaret eder. Yüce ve her yerde olan denetçiler için de tıpkı karşılarındaki mahkûmlar gibi özgür olmadıkları ilişkisel yönler vardır. Neticede denetçiler panoptikona kendi seçimleri olmayan özel bir görevi yerine getirmek için yerleştirilirler: izlemek ve emir vermek. Görevin kendiliğinden tatmin edici olması gerekli değildir, en iyi ihtimalle makul bir hayat sürmek için tatmin edici bir yoldur ve bu yüzden sıyrılabileceklerini hissettikleri anda, görevin gerektirdiklerinden daha azını yapmaya çekinecekleri konusunda güven vermezler. Bu nedenle en karmaşık politik sorulardan biri, “Quis custodiet ipsos custodes?”(gözetleyenleri kim gözetleyecek?) sorusu, başkalarının davranışlarını yönetme yetkisi verilmiş her türden insana sorulduğu kadar panoptikonun personeline de sorulmalıdır. Gerçi panoptikonun tasarımı zaten bu sorunu hesaba katmıştır: Bentham bize bunu en etkili yöntemle çözeceğinin güvencesini verir. Bu yöntemde, “yardımcı muhafız ya da denetçiler, hizmetliler ve her türden astlar, tıpkı mahkûmlar ya da yönetilen diğer kişilerin kendi karşılarında olduğu gibi, baş muhafız ya da denetçinin aynı karşı gelinemez kontrolü altında olacaklardır.” Denetçilerin karşı gelinemez kontrolü ile mahkûmların karşı gelinemez kontrolü, aynı prensiple yani bilginin asimetrisi yoluyla güvence altına alınır. Denetçilerin doldurduğu merkezi locanın içerisi, mahkûmlar için ışın geçirmez ve görünmezken, baş muhafızın bakışları karşısında tamamen şeffaftır. Denetçiler gözetmenin ne zaman onları iş üzerinde izlemeyi seçeceğini bilemeyecektir zira o bunu istediği her an görünmeksizin yapmakta özgürdür. Mahkûm için denetçi neyse, denetçiler için de gözetmen odur yani “açıkça her yerde olabilen”dir. Baş muhafızın denetçilerin karşısındaki bu özgürlüğü, denetçilerin mahkûmlar karşısındaki özgürlüğüne sınırlamalar dayatır: Seçenek yelpazelerine koymaları yasaklanan tek şey koğuşları üzerinde baskı kurmama tercihidir. Yani denetçilerin, mahkûmların özgürlüğüne izin verme özgürlüğü yoktur. Sonuçta onlara tanınan özgürlük de sınırsız değildir. Denetçilerin (çalışanlar, gelirleri çalışma zamanına bağlı değişmeyen, görevlerini içsel bir çekimden dolayı değil düzenli maaş için yapılan bir iş olarak görenler) bir çalışan grubu olması durumunun mantığı, davranışlarının çalıştıkları kurumun amaçlarıyla uyumlu olacağının garantisini vermediğinden, özgürlüklerinin sınırsız olmasına da izin verilmez. İstenmeyen, zararlı davranış önüne geçilemeyecek bir ihtimaldir. Bu tarz bir davranış, tasarlanmış önlemler yoluyla yapay olarak engellenmek zorundadır. Bu nedenle denetçinin hayati önemdeki eylemlerinin dışerkliğini belirleyecek bir düzene ihtiyaç duyulur.

Yukarı, “gözetleyeni” “gözetleyen”e, yani baş muhafızın kendisine doğru bir adım daha attığımızda resim tümüyle değişir, Panoptikon, tasarımcısı tarafından özgür bir girişimciye, mahkûmların işgücünü pazarlanabilir bir ürün üretimine ve dolayısıyla panoptikonun kendisini kazançlı bir işletmeye dönüştürmek için en iyi fırsatı değerlendiren teklif sahibine ihale edilecektir. Baş muhafız-girişimci artık kendi menfaatini gözetecektir. Kendi menfaati ona mahkûmların sağlıklı ve güçlü kalması, düzenli çalışmayı aksatmamaları, çalışma alışkanlıkları edinmeleri ve dolayısıyla eğer oraya iyileştirilmek için kapatıldılarsa iyileştirilmeleriyle ilgilenmesini söyleyecektir. Böyle bir menfaat uygulamaya konulduğunda yok denecek kadar az bir kontrole ihtiyaç duyulur. Kurucunun panoptikonu tasarlanma amacı doğrultusunda kullanacağına güvenilebilir. Kâr arzusunun ve zarar korkusunun onu doğru tür davranış konusunda motive edeceğine güvenilebilir ki bu, panoptikonu uygun yönde daha fazla ve daha fazla çalıştırmak için gerekli türde davranıştır. Bu üst düzey gardiyan kendi hesabına göre iyi korunacaktır. Mantığı ona, kişisel menfaatlerinin panoptikonun amaçlarını tamamen ve sürekli olarak yerine getirmesini talep ettiği bilgisini verir.

Panoptikonun amacına en adamakıllı ve güvenli şekilde ulaşması için nasıl kullanılması gerektiğinin kararı, gönül rahatlığıyla girişimcinin menfaatine bırakılabilir. Girişimcinin, “Adamlarımı aldığımda onları hangi işlerde çalıştıracağım?” sorusuna Bentham kısa ve net bir cevap önerir: “kendi hünerlerini dönüştüreceklerine ikna edebildiğin her işte.” Ve girişimcinin sorma ihtiyacı duyduğu diğer tüm sorulara da aynı şekilde cevap verir. Tasarımcılar panoptikonu tasarlamış ve böylece bir işin başarılı –hem yeterli hem de etkileyici– bir şekilde yapılması için gerekli şartları temin etmiş olarak sorumluluğu girişimcilere devreder. Tasarımcılar sahneden tümüyle çekilmeye ve yaratımlarının günlük işlerine müdahil olma konusundaki tüm ayartmalardan kaçınmaya zorlarlar kendilerini. Girişimciye ne yapacağını söylemek, panoptikonun mimari olarak belirlenmiş mantığı ile girişimcinin kar odaklı hesaplarının cazip birleşimine yararlı bir şey katmaz sadece ikisi arasına bir takoz koyabilir ve birleşimin esas potansiyelini düşürür. İnsanları “en iyi yapabildikleri işleri sürdürmekten alıkoyan” tüm kanunlar zararlıdır ve her koşulda bunlardan kaçınılmalıdır. Bentham gelecekteki girişimci adına der ki: “Hukukun benim duvarlarımın içerisinden defedilmesini isterdim.” Ve o, bunun sadece girişimcinin kişisel kazancı uğruna değil, aynı zamanda (bu ikisi birbirinden ayrılmaz) bir toplumsal düzen fabrikası olarak panoptikonun başarısı adına da olduğunu söyler. Bu tam da girişimcinin özgürlüğünü eşsiz biçimde arzulanır kılan ve toplumsal anlamda yasalara bağımlı görevlilerin yönetiminden çok daha faydalı yapan şeydir:
Sözleşme planı kabul edilirse; bu görüşteki düzenlemeler başa bela olur, şimdiye dek çok az düzenleme varken, artık çok çok fazlası olacaktır. Reddedilirse; şimdiye dek çok fazla düzenleme varken, artık çok çok azı olacaktır.’
Güç ve yatkınlık eylemi doğurur: Onları birleştir. Yani hedefe ulaşılmış, iş bitirilmiştir.

Michael Ingnatieff, Sanayi Devrimi eşiğindeki İngiltere döneminin ceza hukuku ve uygulaması üzerine yaptığı, zekâ ve kavrayışıyla hayran bırakan çalışmasında> Bentham’ın biri parlamenter devrimin savunucusu, diğeri panoptikonun tanıtıcısı olan “iki karakteri”nin “çelişik değil tamamlayıcı” olduğunu yazmıştır.
Sivil toplumda hakların genişletilmesi, mahkûm ve suçluların “ancien regime” altındayken keyfini çıkardığı örtük özgürlüklerin kaldırılmasıyla telafi edilmek zorundadır. Eşit olmayan ve gitgide bölünen bir toplumda, emniyeti riske atmadan özgürlüğü genişletmenin ve rızayı kuvvetlendirmenin tek yolu budur.

Bir uçta mahkûmların tümüyle bağımlı, makinevarî varoluşu ile diğer uçta baş muhafız-girişimci-işadamının tamamen özgür, dizginsiz ve engellenmemiş durumu arasındaki zıtlık, ortalarında (baş muhafızın görevli memurları ve- mahkûmların efendileri olarak ikili bir kimlik içinde) bulunan denetçilerle birlikte daha derin olamazdı. Yine de bu çatışma ne içsel olarak tutarsız bir grup prensibin beceriksiz bir sonucu ne de mantıksal bir hataydı. Toplumu, tek bir evrensel “öz” üzerinden insan türünün bütünü olarak ve her birey için ayrı ayrı açıklama (ya da yasalandırma) çabasındaki çoğu özgürlük, insan hakları veya genel olarak insanlık âlemi filozofunun aksine Bentham, emniyeti güvence altına alma gayesiyle toplumsal düzenin pürüzsüz bir şekilde yeniden üretiminin, açıkça birbirine zıt ama yine de karşılıklı olarak birbirini şartlayan ve doğrulayan iki toplumsal yaklaşımı tortu olarak bırakmaya mecbur olduğunun tümüyle farkındadır: birinin ideal anlayışında sınırsız özgürlük vardır, diğeriyse sınırsız bağlılık için çabalar. Panoptikon bu karşıtlığın ikinci kutbuyla sınırlanmış bir araç değildir; O, Benthamın ikinci karakterinde öğütlenen, sivil ve siyasi hakların genişlemesiyle üretilmiş atığın elden çıkarılması için tasarlanmış bir mekanizma da değildir. Panoptikon, bir parça çabayla, toplumun tamamı için bir kıssa olarak okunabilir: tutarlı, düzenli, suç işlenmeyen ve medeni itaatsizliğin kolayca tespit edilip başa çıkıldığı, üyelerinin en yüksek çıkarlarını ve en büyük mutluluklarını gözeten, hayatta kalması ve başarısı için zaruri tüm işlev ve görevlerle tamamlanmış bir toplum. Böyle bir toplumda Panoptikon, birilerinin özgürküğüntın diğer kesimin tutsaklığının ise ötekinin özgürlüğünü mümkün kıldığını gösterir. Panoptikon, parlamenter reforma bir ilave değildir; o, reformu kendi durum ve meşruiyetine dâhil eder.

Özgür baş muhafız-girişimci, panoptikonun bu dünyaya ait olmayan yalıtılmışlığının zalim bir karakteri olmaktan çok, Bentham tarafından açıkça ve gururla günlük yaşamdan ödünç alınmış bir karakterdir. “Girişimci olacak kişi, öğrenmesi kolay birtakım işlerle meşgul olmuş, sıradan şartlarda sahip olabileceği miktarda işgücüyle oldukça iyi iş çıkaran, daha iyi şartlarda elde edeceği daha büyük işgücüyle daha da iyisini yapacağını umut edebilen bir adam olmalıdır”!” Özgürce kazançlarının peşinde koşan ve bunu yaparken emretme ve başkalarının çalışmasını düzenleme yetileri edinen adamların sayısı dünyanın her yerinde sürekli artıyor. Panoptikon, başındakinden yeni yetenekler kazanmasını ya da eskileri dönüştürmesini talep eden, suçlarla savaşmak için özelleşmiş bir kurum değildir. O, tam aksine sırf, bilinçli olarak amaca uygun tasarlanmış ve bu yüzden aynı emek yatırımıyla daha yüksek getirisi olması beklenen koşullar altında “ticaretle meşgul insanların oldukça iyi yaptıkları şeyleri” daha da iyi yapmaları için bir fırsattır.

Panoptikonun mahkûmları ne dış uzaydan gelen yaratıklardır ne de özel ısmarlama kurallar gerektiren suça yatkın bir insan kategorisidir. Bentham’ın çizdiği resim oldukça bilindiktir. “Fabrika işçisi” benzerliğini fark etmek hiç de zor değil. Bu resme ilham veren fabrika işçisinin imgesidir; onun davranışının olağan kaynaklarının, kendisini esnetmesini sağlayan güdünün, başıboş kalmasını sağlayanların, tek başına seçmekten açıkça aciz olduğu türde davranışı kendisi için seçen, uygun şekilde düzenlenmiş bir ortama duyulan sözde ihtiyacın imgesidir. Mahkûm, fabrika işçisi imgesinin bünyesinde barındırdığı tüm bu özelliklere sahiptir ve panoptikonun amacı duvarları içine hapsedilmiş insanlarda zaten mevcut olan iş gücünü ve insani zaafları en iyi şekilde kullanmak için gereken mükemmel koşulların bir kez daha sağlanmasıdır. “Onları şu ya da bu türde bir işe bağlayacak herhangi bir akıllı düzenlemenin olmadığını farz edersek, girişimcinin eline düştüklerinde karşılaşacakları iş her ne olursa olsun onlara en çok para kazandıran iş olacaktır; mahkûm-işçi ne kadar kazanırsa, efendi de ondan o kadar fazla yararlanabilir.”

Bu yüzden Panoptikon mevcut toplumun betimleyici bir modeli olarak okunabilir; döner bir binayla sınırlanmış minyatür bir model ama en önemlisi “mükemmel” toplumun düzeltilmiş, geliştirilmiş, idealize edilmiş bir modeli. Yani mükemmel olmayan orijinalinin aksine, ihtiyaç duyulan yerlere birlik oluşturacak ortak gayretler yerleştirdiğinden ve onu diğerlerinden ayırdığından, ne az ne çok düzenlenmiş bir toplum; son tahlilde suçu bertaraf eden, zararlı toplumsal davranışı bünyesinde frenleyen, endüstriyel atıkları yok eden bir toplum; üyelerini özenle farklı kategorilere ayıran, bu yüzden bütünün düzgün çalışmasına ve böylece herkesin mutluluğuna uygun farklı özgürlük ve tutsaklık ölçütleri sunan ve tüm bunlar sayesinde her üyesine en uygun düşecek eylem için düzenli, güvenceli, tehdit edilmez ortamı sağlayan bir toplum.

Kapsam ya da sözde ılımlılığıyla değilse de (açık ya da gizli) hırsıyla Panoptikon, Parsons’ın zahmetle inşa edilmiş sosyal sistem modeliyle karşılaştırılabilir,” İki çalışmanın da aradığı, insanların dengeli ve uyumlu bir şekilde birlikte yaşamasının bir modelinden yani değişen görevlere adapte olabilen, kendi varoluşunun koşullarını yeniden yaratma yetisine sahip, azami çıktı (her nasıl ölçülüyorsa) ve asgari atık üreten bir modelden aşağısı değildir. İki idealize edilmiş imge de tek bir amaçtan beslenir. Yine de amaca ulaşmak için tümüyle farklı yollar izlemeyi önerirler.

Panoptikon, Parsons’ın modeliyle yan yana okunduğunda aralarında, herkesin kabul ettiği sayısız farklılık içinden en öne çıkanı, Bentham’ın kontrol makinesinin bir özelliği, daha doğrusu Parsons’ın modelinde son derece belirgin bir rol oynayan özelliğin eksikliğidir. Eksik olan özellik, ahlaki eğitim, kültürel bütünleşme, fikir birliği, değer kümesi, “temel koordinasyon” meşrulaştırma gibi çeşitli terimlerle ya da Parsons ve takipçilerinin toplumsal bütünleşmenin “manevi” normatif akılcı-duygusal doğasını ifade etmek için kullandığı başka hangi isim varsa onlarla adlandırılan özelliktir. Panoptikonun mini-toplumunun farklı seviyeleri arasında iletişimin yerini sessizce gözünü dikip bakmak alır; ortam, ödül ve yaptırımların manipüle edilmesi, kültürel savaşım ve ideolojik baskıları gereksiz kılar. Mini – toplumun bu dayanıklılığı, meşrulaştırma ya da fikir birliğinden yaratılmamıştır. Onlara ne olursa olsun, dayanıklılığı sürecektir.

Esasen Bentham’ın toplumunun katmanlarının bir arada kalmasında, insanın evrensel olarak hazzı acıya (daha doğrusu acının varlığı yerine yokluğunu) tercih etmesi dışında, kültürün rolü çok azdır. Eğitim ve kandırmacanın sonucu olmayan bu tercihin kültürel bir özellik gibi düşünülmesi zordur. O, bir üründen çok bir şart olarak belirir panoptikonun tasvirinde; sistemin çalışmasının sonucu değil, bu çalışmayı mümkün kılan en temel faktördür. Bu evrensel insan özelliği bir insan yaratımı değildir, basitçe bu insanların olma şeklidir. Kendi kültürel kökeni bile şüpheli olan bu yegâne birleştirici özellik dışında. Parsons’ın iyi bütünleşmiş her sistemin vazgeçilmez gerekliliği olduğuna dair bizi ikna edeceği bir dizi ortak kültürel norm aramak boşunadır.

“Merkez” tarafında “çevre”ye kendi değerlerini dayatma, yani örgütleme, eğitme veya propagandasını yapma çabası yoktur. Astlarının zihinlerine aşılamayı amaçladıkları tek inanç, koşulsuz teslimiyetle birlikte yöneticilerin üstünlüğünün ve ardından gelen bencillik kimliğinin kalıcılığı ve değişmezliğidir, Aksi halde farklı kategorilerdeki aktörlerin sistemde doldurduğu yerler, farklı türde davranışı gerektirir. Bu kategorilerden biri için tamamen, diğeri için kısmen gerekli olan davranış, ahlaki algılar veya öğütler, kültürel normlar, inanışlar ya da bunların kabul ettiği değerlendirme ve seçenek standartları tarafından değil, altına yerleştirildikleri kontrolün çeşidi tarafından belirlenir. Esasen zihinlerinin çalışma şekli hakkında bilgimiz az olsa da sistemin çalışma şeklini anlamak için gerekenden daha az değildir.

Bentham’ın sistemini bütünleyen benzerlik değil farklılıktır. Mükemmel derecede koordine edilen mini-toplum, gücün açıkça gözlenen bir biçimde ayrılmasıyla bir arada tutulur. Güç ayrımını oluşturan, sınırlanmamış seçenek ile minimuma indirgenmiş çıplak varoluşsal seçenek arasındaki ve özgürlük ile tutsaklık arasındaki ayrımdan fazlası değildir. Yönetenler özgürdür, özgür olanlar yönetir. Yönetilenler özgür değildir, özgür olmayanlar yönetilir.

Nihai toplum teorisini üretmek için hayat boyu süren arayışının başında Talcott Parsons, insan eylemine dair, toplum içinde hareket etmenin kendi içsel muğlâklığını hesaba katmayan mevcut tüm kavramlara karşı duyduğu hoşnutsuzluğu ifade etmiştir. Parsons kendi amacını şöyle ifade eder: Onun istediği, eylemin gönüllü doğası ve rastlantısal olmayan karakterini eşzamanlı değerlendirerek atalarının geleneksel zaaflarını ortadan kaldıracak türde bir eylem teorisidir. Açıkça bağdaşmaz görülen özelliklerin böyle bir kombinasyonu, Parsons’ın varsaydığına göre, tüm eylemlerin değişmez bir özelliği, aktörün durumunun olgusal “öz”üdür, Her bir eylemin içindeki bu mantıksal uyuşmazlık, her aksiyonun içindeki aşkın, peşinen (a priori) gerçek olan bu ikilik verildiğinde, Parsons toplum teorisi üretmek için doğru başlangıç noktasının eylemin genellenmiş bir formu (“tanımına uygun eylem”) olduğuna inanır. Nitekim kendisi de bunu uygulamıştır. O, her aktörün aynı evrensel özü paylaştığı bir toplumsal sistem modelini aşama aşama inşa eder: Aktör bir yandan özgürce seçebiliyorken diğer yandan tüm eylemlerinin rastgeleliği, paylaşılan kültürel sistem ve dağıtılmış (ve farklılaşmış) toplumsal roller tarafından bozulmaktadır. Her ne kadar her aktör eylemin aynı aşkın ikililiğini gösterse de aktörün a priori yatkınlıkları, kültürel sistem ve toplumsal yapının (deneysel olarak verilmiş davranışsal sonuçlar üretmek için) müdahale ekli tüm aktörler için aynıdır. Parsons’ın genel toplum teorisi, temelde eş birimlerden oluşmuş bütünün bir teorisidir.

Aktörü ve onun eylemini, sosyolojik teori üretmek için başlangıç noktası seçmek ve aktörlerin özde homojen olduklarını varsaymak, birbirini koşullandırır ve doğrular. Birbirlerini aynı anda makul ve gerekli kılarlar. Bu durumu sadece mantıksal analiz oraya konmaz; bu aynı zamanda birçok sosyolojik teori incelemesi yoluyla da ispatlanır. Aktörlerin homojen olduğu (“tanımına uygun aktör” yaklaşımı) varsayımı ile toplumsal eylemi toplum teorisi için bir çıkış noktası (hatta bazen tüm çalışma alanı) olarak seçme kararı kombinasyonunun Parsons’la sınırlı olduğu düşünülemez. Bu kanı, Parsons ve en bilindik muhalifleri, sözgelimi etnometodolojistler tarafından tüm Schutzian sonrası üretilen teorilerle birlikte, çağdaş teorinin tefsire dayalı ya da Wittgensteindan esinlenmiş dalları arasında paylaşılan bir şeydir. Bu sosyolojik teori çeşitlerinin hepsi, toplumun öz birimi olarak özgürce seçen bir fail kavramını gerektirir. Toplumun fail olan böyle üyelerinin tamamının eldeki bilgi yığınına erişimi vardır, hepsi birçok sınırlı anlam alanı arasında yer değiştirir, her biri kendi bağıntısına karar verir, simgeler, dili kullanır, üretir, anlamlan çözer ve dahası. Günlük yaşamın idamesi için gerekli olan ne varsa tüm aktörler tarafından paylaşılır, İzlenen her etkileşim, özünde aynı olan ve eşit ölçüde donatılmış üyelerin işidir.

Bentham’ın modelinin başlangıç varsayımı benzerlik değil, farklılıktır, Bazı aktörler diğerlerinden daha özgürdür: Çeşitli kategorilerdeki aktörlere bölüştürülmüş özgürlük derecelerinde yapılan ayrımcılık zaten toplumsal sistemin döküldüğü kalıbın dolgusudur. Ayrımcılık eylemden önce gelir. Eylemin içerik ve potansiyeli, etkileşimler ağında ki burada seçme özgürlüğü olanlar buna maruz kalanların seçimlerini sınırlar, kapladığı yerle bağlantılıdır. Toplumsal düzen, “olgusal olarak eşit” ve aynı şekilde özgür failler arasındaki karşılıklı etkileşimin beklenmedik bir sonucu değil, bazı insanların diğerleri için belirlediği bir şeydir. Taraflar, toplumsal düzen içinde onlara sunulan ve görevlilerden talep ettikleri özgürlük dereceleriyle ayrılırlar. Eğer “insanların toplumu meydana getirdiği” doğruysa, bazı insanların diğerlerinin içinde yaşayıp hareket etmek zorunda oldukları türde bir toplum meydana getirdikleri de doğrudur. Bazı insanlar normları kurar, bazıları da onları takip eder.

İlhamını sibernetik sistem analizinden alan Michel Crozier, düzenlenmiş her sosyal ağın içindeki gücü, belirsizlik kaynakları üzerindeki kontrole bağlar; belirsizlik koltuklarına en yakın olanlar (davranışları başkalarının durumundaki belirsizliğin kaynağı olanlar), yönetirler. Eylem, normatif (yasal ya da geleneksel) düzenlemeden bağımsız olduğu sürece belirsizlik yaratabilir; normların yokluğu ya da yetersizliği eylemi tahmin edilmesi güç yapar ve bu yüzden söz konusu eylemden etkilenenler, özgürce seçebilenlerin iradesinin kaprislerine maruz kalır. Öte yandan insanlar, etkileşimin normatif olarak bağlı ve bu yüzden rutin hareket eden katılımcılarının davranışlarını görmezden gelirler: Tekrarlanan, monoton davranış, duruma bağlı denklemin “bilinmeyen değerinin yerini alamaz ve güvenilir varsayımlar diyarına sürgün edilebilir.

Bu analiz ışığında özgürlük, bir yönetme kapasitesi, bir güç teşebbüsü olarak belirir. Birileri bağlı olduğu sürece özgürlük gücün kendisidir.

Sibernetik kavrayışı öngörmüşçesine Bentham, temel yapıtaşı olarak özgürlüğün farklılaşmasını kullanarak pürüzsüzce işleyen, uygulanabilir ve etkili bir sistem modeli inşa etmiştir. Bentham’ın sistemi etkileşimlerin ilişkisel bağlamlarından oluşur, Parsons’ın modelinde ve benzerlerinde olduğu gibi tekil aktörlere atfedilmiş tekil rollerden değil. Bu sistemde mimar dikkatini bir tarafın davranışını diğeri için neredeyse saydam (genel anlamıyla, onu ikincinin sürekli incelemesine açarak: dolaylı olarak, onu yok denecek kadar az seçeneğin olduğu bir menzile iterek) ve diğer tarafın davranışını ilkine göre mümkün olduğunca opak (“görülmeden görme” aygıtı aracılığıyla ve sanal olarak diğer tarafın seçme özgürlüğündeki tüm kısıtlamaları kaldırmak yoluyla) hale getirmeye odaklamıştır. Saydamlık ve opaklık ya da daha genel anlamıyla tahmin edilebilirlik (kesinlik) ile tahmin edilemezlik (belirsizlik) arasındaki bu karşıtlık yoluyla, güç ve itaat ilişkisi güvenli hale gelir. Açıkça çelişen yatkınlık ve ilgi alanlarına sahip gruplar, çelişkinin kapsamında ya da yoğunluğunda bir küçülme olmadan, ahenkli bir sistem içine entegre edilir.

Karşıtlığın kutupları arasında müphem bir orta menzile yerleştirilmiş olanlara ilişkin Bentham şu kutsal soruyu sorar: “Quis custodiet ipsos custodies?” (gözetleyenleri kim gözetleyecek?) Aniden bunu gardiyanların gardiyanı, baş muhafız-girişimci-iş adamının kendisine sormayı durdurur. Esasen o, panoptikonun hukuk bilincine sahip muhtemel muhaliflerinin, bu sorunun yapının aşağıdan yukarı her parçasıyla eşit derecede alakalı olduğunu düşüneceklerini kabul eder. Ve böylece o, baş muhafıza yöneltilen soruyu bekler fakat sadece onu hedef şaşırmış olarak tespit edip yok saymak amacıyla. Mahkûmlar için en uygun düzeneği düşünürken Bentham’ın hevesle kovaladığı titiz düzenlemelerin, sonsuz önlemlerin, dikkatlice yönetilen çevre baskılarının gerekliliği baş muhafız söz konusu olduğunda düpedüz inkâr edilmiştir. Onlar sistemin bu seviyesinde zarardan başka hiçbir şey getirmez. Bu, kesinlikle baş muhafızın koğuşları üzerindeki egemenliğinin etkisini düşürecektir; aynı zamanda onun fedakarlığını, yaratıcılığını ve enerjisini, sistemin bir bütün olarak uygulanabilirliğini ve başarısını da çökertecektir.

Baş muhafız, eylem için doğru güdülere ve onlara uygun davranmak için yeterli kaynaklara sahip olduğundan, yasal normlara ve düzenlemelere ihtiyaç duymaz. Her ikisinin mevcudiyeti sonucunda doğan davranış artık özdenetimli olabilir. Aktör tarafından kontrol edilen ve sonuçlarıyla karşılaştırılıp gerektiği gibi düzeltilen davranış, istenen örüntüye doğru yön değiştirir. Arkasındaki güdü kar etmek olacaktır; bu güdüye uygun davranmak, satışa uygun ürünler yapıp onları markette satmak anlamına gelir. Kar etmek doğru yolda olma işareti, zarar etmek ise eylemin değiştirilmesi gerektiğine dair bir uyarı işareti işlevi görecektir. Kazanç kaynak gerektirir, baş muhafız böyle kaynaklara sahiptir; bu yüzden o özgür bir fail olabilir ve diğer özgür faillerle, kendi girişimi ve sorumluluğuyla etkileşim içine girebilir. Yasa koyucular bu noktada dinlenebilirler. Şu andan itibaren onlara ihtiyaç yoktur.

Şu andan itibaren. Buradaki “şu an”a, uygun şekilde tasarlanmış toplumsal sistemin yürürlüğe konmasıyla ulaşılmıştır. Yasa koyucular dinlenebilirler; çünkü tasarlama işi adamakıllı yapılmıştır ve sistem bazı üyelerini özgür bırakmayı kaldırabilir, dahası kendi başarısı için bazı üyelerinin özgürlüğüne ihtiyaç duyar.

Toplum modellerini kuramlaştıran insanlar entelektüellerdir, yani genellikle seçkin üyeler ama yine de bilgi sınıfının (sembolik bilginin “üretilmesi ve dağıtılmasıyla ilgilenen” insanların sınıfı) üyeleridirler. Entelektüeller olarak var olma biçimini oluşturan özel bir tür üretken uygulama, toplumun geri kalanı karşısındaki pozisyonları, kendi rollerine dair bir kavrayış ve birtakım şahsi hırslarıyla meşgul olurlar. Toplumun model imgelerine işlenen ve kuramlaştırılanlar, işte bu uygulamalar, bakış açıları ve hırslardır. Toplumsal teorilerde nadiren kimliklerini gizlemeden belirirler; normalde, iyi görüş açısı sağlayan noktanın saptanmasını zorlaştıracak şekilde boyanmış sözde nesnel bir resim içine “gömülmüş”lerdir. Onlar, bir tür “sosyolojik yorumlama”yla, resimleri, resim-üretenlerin toplumsal kategorilerine tanınmış belli durum ve eylemlerle ilişkilendirmek için gösterilen sistematik çabayla resmin içinden geri çıkarılmak zorundadır. Bu tür bir çaba, eğer başarılı olursa, resimleri özel kolektif tecrübenin izdüşümleri olarak anlamamızı sağlar.

Bilgi sınıfının sözcüsü olarak –bilinçli seçimleriyle değilse de toplumsal konumlarının mantığı gereği- entelektüeller, toplumsal bütünü, kendi çalışma ve yaşama şekillerini, toplumun işlemesini merkezî hale getirecek şekilde görme eğiliminde olacaklardır. Esasen ürettikleri kuramsal modeller, toplumu, yüklenen görevlerin ayrıcalıklı görüş açısından, görünen ve bilgi sınıfı tarafından kabul edilen bir toplumsal bütün olarak gösterme eğiliminde olacaktır. Bu tarz görevlerin doğası, dolayısıyla bakış açısı ve sonuç resmi entelektüel aktörlerin toplumsal konumu ve işlevlerinin tarihsel dönüşümü. Onlar, toplumuyla birlikte değişecektir; aynı zamanda onlar, içinde ilgili entelektüel sektörlerinin konumlandığı ve işlediği toplumsal ortamla birlikte çeşitlilik gösterecektir.

Bu kurala göre, akademik ortamlardaki entelektüeller tarafından üretilen modeller, bütününde sembolik etkinliklere yönelik bir önyargı sergileyecektir. Onlar, toplumu çoğunlukla bir dizi sembol yönetme görevi olarak tasvir edecek; iyi dengelenmiş bir toplumu ise sembolik olarak ifade edilmiş belli değer ve normların hâkimiyetinin garanti altına alındığı, akışlarının ve aşama aşama ilerleyen tasvirlerinin toplumsal altbölümlerle ve işlev farklılaşmalarıyla düzenlendiği bir toplum olarak düşüneceklerdir. Parsonsçı modelin şaşırtıcı etkisi ve popülaritesi en azından bir dereceye kadar akademinin ortam tarafından oluşturulmuş kolektif eğilimiyle “mükemmel uyum” göstermesinden kaynaklanır. Aynı eğilimle şu dikkat çekici hakikat açıklanabilir: Akademik eleştirmenlerin zamanında mutlak güce sahip Parsonsçı sistemde buldukları hataların tamamı sembol üretimi ve sembol dağılımının merkeziyetinin daha da fazla vurgulanmasına neden olmuştur. “Modernite’’nin verdiği özgüvenin çöküşü ve “postmodernitenin çoğulcu seçmeciliğinin yükselişiyle birlikte, “merkezi kümeler”, “değer hiyerarşileri” ve “temel koordinasyorılarrn yerine; dönen, dağınık, koordine edilmemiş değer ve anlam üretimi kovulmuştur. Yine de Parsons’ın önsezisinin nihai varsayımı asla sorgulanmamıştır: Toplumsal düzen sembol manipülasyonunun bir sonucudur.

Uzun vadeli akademik kuramlaştırma eğilimi karşısında Bentham’ın modeli şaşırtıcı biçimde farklı görünür. Bu fark, eğer Bentham’ın “en azından öncelikle” bir üniversite üyesi olmadığı hatırda tutulduğunda daha iyi anlaşılabilir. O, siyasetçi, idari yönetici ve toplumsal yenilikçiler dünyasının çok yakınında yaşayan entelektüeller çemberine aittir ve bu dünyanın ilgi ve kaygılarını, eldeki görevlerin dile getirilme şeklini, toplumsal eylem aygıtları ve böyle bir eylemin dayandığı kaynaklar konusundaki seçimini büyük ölçüde paylaşarak, bu dünyayla sürekli söylem içinde bulunmuştur. “Sağduyusal olarak açıkça ortada”, eğitim ve vaaz rolleriyle akademinin ya da entelektüellerin, Bentham’ın yazılarında beliren toplumsal sistem içinde neredeyse görünmez olmasına şaşmamalıdır. Yine de bu, “bilgi sınıfının en iyisi olan entelektüellerin büyük resimde bulunmadıkları anlamına gelmez. Onlar esasen resmin içindedir ve hatta belki de akademik olarak üretilen modellerde olduğundan daha korkunç biçimde sabitlerdir; bununla birlikte onlar da tıpkı panoptikonun denetçileri gibi “görülmeden görürler.”

Bentham’ın modeli, entelektüellerin tasarımcılar, insan davranışını yönlendiren kuralların bilgisine ve bu kuralların maksimum faydaya dönüştürülebileceği toplumsal ortamı inşa etme yetisine sahip uzmanlar olarak barındırdıkları ayrıcalıklı görüş açısından yorumlanmıştır. Panoptikonun mükemmel biçimde dengelenmiş dünyası, uydurma, tasarlanmış bir dünyadır; bilgili, düşünceli ve mantıklı bir mimarın ürünüdür. Siyasetçiler onun çizimleriyle yönlendirilen yapı ustalarıdır. İnşaat bir kere tamamlandığında ne entelektüel-tasarımcılara ne de siyasetçilere ihtiyaç kalmaz. Özgür girişimcilere ihtiyaç duyan ve özgürlüklerini ortak çıkar uğruna kullanmaları için ideal koşulları sunan bir toplumsal sistem kendi başının çaresine bakabilir. İşgüzar tasarımcıların günlük müdahalesi, ahlak vaizleri ve toplumsal erdem eğitimcilerinin telkinleri olmadan kendi kendini sürdürebilir. Ama tüm bunlar başladığında, tasarım çoktan tamamlanmıştır.

Burada tartışılan iki tür modelde de entelektüeller iyi bütünleşmiş, yaşayabilen toplumsal sistemde normları belirleyen yasa koyucular olarak belirir. Onlar yasa koyucuların rolünü oynayabilirler fakat bunun en az iki farklı yolu vardır: Parsons tipi modellerde olduğu gibi sembol işletmecisi, ideologlar olarak; Bentham ya da benzeri modellerde olduğu gibi uzman tasarımcılar, teknologlar olarak. İlk durumda bilişsel bakış açısı, modeli kuranlar tarafından, özgürlüğün, “tanımına uygun bireyin özelliği ya da hakkı olarak, eğitim, toplumsallaşma ya da genel manada kültürel alıştırma nesneleri olmaları açısından paylaştıkları durumlarla tektipleştirilmiş sistemin evrensel her biriminin niteliği olarak algılanmasına sebep olur. İkinci durumda özgürlük) toplumsal düzenin üretim ve yeniden üretim mekanizması içinde bir etken olarak belirir: ağı bir arada tutan stratejik düğüm noktalarına yerleştirilmiş bir etken. Akıllıca pay edilmiş, daima dağıtımsal bağlamda düşünülen bir kaynak olarak kalır: Bir ucu dışerklik olan bir ilişkinin öteki ucudur. Burada özgürlük bir yandan bu ilişki tarafından yaratılırken, diğer yandan onun devamı için başlıca koşuldur. Özgürlük ayrıcalık ve güçtür.


Bu yazının tamamı yazarın Özgürlük isimli 1998 tarihli eserinin 1. bölümünden alınmıştır.

Zygmunt Bauman

Liberteryen.org
______________________________________________________
'Şiddet her zaman kötü değildir. Kötü olan şiddete duyulan tutkudur.' Jim Morrison

Kazcynski isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 3 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 3 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com